HPG

Kurdistan Halk Savunma Güçleri

Garisa, silahlı mücadelenin hikâyesinin tanığıdır. Bütün olayların ve yaşanmışlıkların anasıdır.

Her yüksek tepenin yanında ya da her ağacın ardında bilinmemiş, duyulmamış ve yorumlanmamış bir olay vardır. Garisa'nın gerilla savaşı için anlamı özel bir yere sahiptir. Botan sözcüğü, silahlı mücadele tarihinde tatlı bir söz olmuş, dile geldikçe herkesin ağzını tatlandırmıştır.

Garisa güç ve heybet sahibidir, eşsiz bir konudur. Bu nedenle düşman güçleri bu bölgenin her yerine kolay kolay geçemez. Yüksek, sarp ve zorlu dağlara sahiptir. Bir yanında Çaçê, öte yanında Pîro Dağı vardır; Herekol ise zaten bütün gerillaların anasıdır. Yalnız bugün değil, tarihte de büyük bir ad ve şöhrete sahiptir. Bir yandan yüksekliği ve sarplığı, diğer yandan Herekol'de yaşanan savaşlar ve çatışmalar düşmanın gözünde bir set gibi olmuştu. Bu yüzden bütün dağların korkusu düşmanın zihnindeydi, fakat Garisa'nın ve özellikle Herekol'ün korkusu farklıydı. Gerillanın bu bölgede geliştirdiği mücadele ve buraya verdiği anlam, silahlı mücadele tarihine bir harita gibi kazınmıştı.

Savaşın başladığı zamandan beri Garisa'da bu bölge halkı için yaşamın anlamı değişmişti. Daha önce düşmanın zulmü ve zorbalığı altında inleyen yaşam, silahlı mücadeleyle eski anlamını yitirdi. Garisa 1989'dan sonra gerilla kampı olmuştu; sanki kışın soğuğundan ve ayazından kurtulmuş, baharın gelişiyle sevinmiş gibiydi.

Silahlı mücadelenin onuncu yılı kutlanmıştı, fakat o yıl savaş önceki bütün yıllardan daha zorlu olmuştu. Düşman bütün vahşetiyle yola çıkmış, büyük temizlik operasyonlarıyla gerillanın üzerine geliyordu. Düşmanın "ya bitireceğiz, ya bitireceğiz" sloganı her yerde söyleniyordu. Gerilla ise kendi "ya zafer, ya zafer" sloganıyla hareket ediyordu. Bölgenin her yerinde büyük direnişler ve savaş destanları yaşanıyordu. Böylece yılın ilk aylarında başlayan çekişme bütün zorluğuyla sürüyordu.

Günler geçiyor, aylar geliyordu. Artık yıl sonuna doğru gidiyordu. Gerilla yine her yıl olduğu gibi kamp hazırlıklarını yapıyordu. Fakat düşman o yıl, halk ile gerillayı birbirinden koparmak için Garisa ilçesinde gerillaya yardım eden neredeyse hiçbir köy bırakmamıştı. Yani onlar da düşmanın vahşetinden paylarını almıştı. Ya tümden yakılmış ya da yıkılmışlardı. Sonuçta köylüler göç etmiş, yurtlarını geride bırakmışlardı. Binlerce yıldır kurulmuş olan o köyler artık harabe gibi kalmıştı. Yalnız baykuşlar şahit duvarların üzerinde ötüyordu. Bölgede düşmanın kendisine dayanak yaptığı birkaç korucu köyü kalmıştı. Onlar da düşmanın güvenliği için orada duruyordu. Yani bölgede düşmanın güçlerini yerleştirdiği birkaç köy kalmıştı. Fakat yüksek dağlarda yine bu dağların koruyucuları, bu yurdun ve halkın özgürlüğü için mücadele edenler kalıyordu. O yılı savaşın sıcaklığıyla geçirmiş olsalar da mevsim yine önceki mevsimler gibi değildi. Yani doğal olarak kış döneminde savaş biraz duracaktı.

Sis yüksek dağların doruklarına varmıştı; artık sis ve bulutsuz kalmıyorlardı. Kış süsünü herkese gösteriyordu. Beyaz kar, gelin duvağı gibi elbisesini her yere sermişti. Garisa bütün heybetiyle tek renge bürünmüştü. Karın rengi Garisa'nın bütün güzelliğini kendi renginin altında saklamıştı. Gerilla da bu yurdun konuğu olmuştu. Bu yeri kendilerine yurt etmişlerdi ve umutlarını gerçekleştirmek için bütün soğuklara ve ayazlara tahammül ediyorlardı. Bu nedenle bir grup yoldaşın yiyecek hazırlıkları için Êrs köyüne gitmesi, daha önce oraya sakladıkları erzakı çıkarıp birliklerine getirmesi gerekiyordu.

Uzun bir zamandan sonra erzakımızı sakladığımız yere ulaştık. Bütün yoldaşlar yüklerini hazırladı ve dönüş yoluna girdik. Fakat Êrs köyünden çıkmadan önce bir meşe ağacının altında oturup soluklandık. Bir sigara içtikten sonra saat akşam yediye yaklaşıyordu. Dünya yavaş yavaş kararıyordu. Bir süre yürüdük, fakat öyle bir fırtına koptu ki artık gözlerimizi açamıyorduk. Kar ve yağmur öyle yağıyordu ki her yer bembeyaz olmuştu. Zaten biraz yürüdükten sonra yolu şaşırdığımızı anlamıştık. Yola girdiğimiz yerden sabah altıya kadar karın içinde gidip geldik. Zaman geçtikçe rüzgâr, fırtına, kar ve tipi gücünü artırıyordu. Öyle olmuştu ki silahlar soğuktan omuzlarımıza yapışmıştı. Artık hemen hemen hepimizin dizleri gevşemişti ve güçlükle ilerleyebiliyorduk. Önceden yarım saatte geçebildiğimiz yolu, yorgunluktan üç saatte bile bitiremiyorduk. Her yoldaş bu durumdan çabuk çıkmak için bedenindeki bütün gücü kullansa da bir yandan yükün ağırlığı, diğer yandan fırtına bu güç ve iradeyi zayıflatıyordu. Zayıflıyor, umduğumuz gibi ilerleyemiyorduk.

Birden arkadan haber geldi ve "Aras yoldaş ile Xerîb yoldaş artık yürüyemiyor" denildi. Kalkıp bizimle yürüsünler diye bedenlerini biraz hareket ettirdik. Fakat bu yoldaşlar, yuvası kar içinde kalan bir kuş gibi, "Siz kendinizi yoldaşlara ulaştırın, yoksa siz de bizim gibi olursunuz" diyorlardı.

Onlara ve içinde bulundukları duruma baktıkça, uzun günlerin yoldaşlığı o kar ve fırtına gibi gözlerimin önüne geliyordu. Birlikte dolaştığımız, yürüdüğümüz ve güldüğümüz günlerin hepsi eski bir resim gibi gözlerimin önüne düşüyordu.

Kar gittikçe daha sert yağıyor ve yolumuzu bozuyordu. İki yoldaşımız Aras ve Xerîb'den biraz uzaklaştıktan sonra başka bir yoldaş da "Siz gidin!" dedi. Onu ayağa kaldırmaya çalıştık, fakat bedeni buz kalıbına dönmüştü; kendini ayakta zor tutabiliyordu.

Yine o yoldaşı geride bırakmak zorunda kaldık. Bir yandan elimiz o yoldaşlardan kopmuyordu, diğer yandan da başka yoldaşları kurtarmak için yolumuza devam etmek zorundaydık. Yol artık çok zorlaşınca her defasında bir yoldaş sırayla karda yol açıyordu. Her seferinde bir yoldaş öne geçip karı yarıyordu. Biraz yürüdükçe bir kurşun sıkıyor, biraz ısınsın diye ellerimizi silahımızın namlusunda gezdiriyorduk.

Uzun bir yürüyüşten sonra sabahın aydınlığı yavaş yavaş kendini gösteriyordu. Dünya açılıyor, kar ve fırtına yüksek yerlere çekiliyordu. Şukal köyünün üstündeki çeşmeye çabuk ulaşmak istiyorduk. Çeşmenin yakınında bir mağara vardı. Bir saat sonra mağaranın yakınına ulaştık. Zaten yoldaşlar da silahlarımızın sesini duymuş, rüzgâr gibi yardımımıza geliyorlardı. Hep birlikte mağaraya gittik. Doktor ve bütün yoldaşlar kan dolaşsın diye bedenlerimizi ovdu...

Not: Kar eridikten sonra yoldaşlar o yoldaşların cenazelerini buldu ve askeri bir törenle defnetti.

Bahoz KOÇER