HPG

Kurdistan Halk Savunma Güçleri

“Bu sonsuz beyazlık içinde 41 can...”

 Sabah mangadan dışarı çıkmak istiyorum. Kapıyı açıp bakıyorum, dışarısı çıkılır gibi değil. Kar yarı bele kadar ulaşmış.

Tekrar içeri giriyor, bir şeyler yazmaya çalışıyorum. Manganın üzerini kaplayan kar, ışığın içeriye girmesine izin vermiyor. Kalemi bırakıp, dışarı çıkıyorum. Dağlar iç içe girmiş, yükseltiler bembeyaz.

Kampımız sükûnet içinde. Çoğu arkadaş eğitimde, kimi arkadaşlar ise benim gibi bir şeyler yazmaya çalışıyor. İlerleyerek sırta çıkıyorum. Uzakta görünen kamplarda da derin bir sükûnet yaşanıyor. Sırtın yükseltisinde rüzgârın uğultusu ve soğuğu daha bariz. Vadiye bir kez daha bakıyorum, vadiden akan suyun üzerindeki düzlükte bulunan yapıya takılıyorum. Hafif yamaca yaslanmış gibi duruyor, etrafı sur gibi duvarla çevrili ve kapısının üzerini kar kaplamış. Ama yapı karın altında kalmamış, kar onu örtmeye yetmemiş.

Bu yapıyı biliyorum.

Şehitliğimiz!...

Kimlerin orada yattığını da biliyorum.

Havalar güzelken bile oraya yaklaşma cesaretini gösteremiyordum. Gidip içine girmeyi ya da önünde durup, izleme cesaretini bile gösterememiştim. Gizemi sarıyordu. Büyüsüne kapılmıştım ve büyüsünün bozulmasını istemiyordum. Gidersem büyüsünün bozulacağını düşünüyordum. Kar yağmamışken ve yakınından geçerken bile oraya gidememiştim. Bir şey beni tutmuştu hep. Şimdi bu sırtın üzerinde ve lapa lapa yağan karın altında gözlerim oraya takılıp kalmıştı. Oradakiler, üstü açık surun içerisindekiler, üşümezler mi, uyumazlar mı, acıkmazlar mı?

Üşümemek için halay çekiyorduk. Halay çekiyorlar mıydı? Yoksa birbirlerine sarılarak mı ısınıyorlardı? Yoksa toprakla ısınıp, toprakla üşür mü olmuşlardı. Çantalarında ekmek var mıydı acaba?..

Yine bakıyorum, surun içinde hiçbir hareket yok.

Nöbet mi bekliyorlar, törene mi durmuşlar üşümeyenler, acıkmayanlar, susamayanlar?

Gerçek ve düş arasında bunları düşünürken sanki bir çığlık yükseliyor; “Biz dünyanın kötülüklerini yargılayan, gecelerin ve gündüzlerin yargıcıyız, dağların ve halkın koruyucusuyuz. Yüce insanın felsefesiyle yaratılan kanunlarla yargılıyoruz. Bizler her Kürd’ ün yüreğinde ve beynindeyiz. Bizden kaçış yok, olamaz da “.

Bir his, kendini yargılamanın dayanılmaz tutkusu, kendimle hesaplaşmaya çağırıyor.

Dünya bir sis coğrafyası, yerden kopmuş, sis içindeki bir boşlukta durmuş günahlarımla hesaplaşacağım. Kendimi sırttan bırakarak yapıya doğru gidiyorum. Ön tarafta silah ve bayrak resmi olan duvarın önünde, geniş merdivenler üzerinde duruyorum. Geniş örülmüş surun üzerinde sarı-kırmızı-yeşil renklere boyanmış şişler. Şişten şişe uzanan ince zincirler, her iki taraftan dolaşarak ön kapıda buluşuyor. İki küçük dörtgen sütun arasında, üzerinde askeri sancak bulunan kapı için, yeşil renk seçilmiş.

Yarısı batmış ay gibi duran taş kemer üzerinde şehitliğimizin adı yazıyor.

“Şehit ŞERİF”

Karla kaplı merdivenlerden yukarı çıkıyorum. Ortada duran mezarın üzerinde bir yıldız. Üzerinde “Şehit ŞERİF” yazıyor. 41 arkadaşım disiplinli dizilmiş bekliyor. Hepsinin mermer taşlarında birer yıldız ve isimleri kazılmış.

Ön sıralara bakıyorum; Berivan, Botan, Nugihan, Cemal, Karker, Rezan, Zilan...

Şehit Şerif’ i Avaşin’ in kenarından hatırlıyorum. Elinde zaman zaman kullandığı bastonuna yaslanmış mahsun mahsun bakıyor.

Şehit Şerif, Botan’ ın Hilal köyündendi. 89’da gerillaya katılmış köylü bir genç olmasına rağmen, devrimci çizgiyi anlamada ve uygulamada güçlü bir çaba sahibi olmasından dolayı tabur komutanlığına yükselmişti. Birçok eyleme katılmış, defalarca yaralanmış, en son aldığı bir kurşundan dolayı ağzı hafif yana doğru eğilmişti ve bu yaranın bıraktığı etki ona garip bir masumiyet kazandırmıştı. Bir defasında balık yakalarken arkadaşlarla birlikte vücuduna bakmıştık. Vücudu, delik deşik coğrafyamız gibiydi.

94’te Önderlik sahasında eğitimden geçmişti. Parti Önderliği, “Şerif sen çok yıprandın seni Avrupa’ya yada Mahmur’a gönderelim, pratikte zorlanırsın” dediğinde Şerif arkadaş bunu kabul etmemiş ve Parti Önderliğine ısrarla ülkeye gitme istemini belirterek ülkeye gelmişti. Ciddiliği ve parti çizgisini uygulamadaki kararlılığıyla tanınırdı. Her şafak söktüğünde dürbünü alıp nöbet yerine gider, en az bir saat keşif yapmadan güne başlamazdı. Bu onun için sabah duası gibiydi. Herkes onun önünde kurallı ve ciddi olma ihtiyacı duyardı. Yaşamındaki tutarlılık, netlik ve ciddiyet doğal olarak bu havayı yayıyordu.

Şehitliğin önünde duruyorum, sanki yüksek ve güleç bir ses,

“Hevaaal!” diye bağırıyor.

Zagros yükseltisindeki zozanları hayal ediyorum. Şehit Botan, Kani Xeskê’nin yakınından “gel gel” diye bağırıyor. “Bekle geliyorum” diye karşılık veriyorum. Arkadaşlarla vedalaştıktan sonra atı da alarak gidiyorum. Dağın diğer yamacındaki zomlara ve arkadaşların çadırlarına yaklaşıyoruz. Öndeki düzlükte top oynayan çocukları gören Botan, hemen yeleğini ve silahını çıkarıp, taşların üzerine koyuyor. Ben daha “dur nereye” demeden çocuklarla top oynamaya başlıyor bile.

“Heval gidelim” diye bağırıyorum,

“Otur otur, biraz oynayalım gideriz” diye cevaplıyor ve terden sırılsıklam oluncaya kadar oynuyor, çocuklarla çocuklar gibi koşturup duruyor.

Geldiğinde terden yüzüne yapışmış sarı perçemleri ardından, hınzır hınzır bakıyor. Ben, “Bak Botan geç kaldık” derken çocuklardan biri gol atıyor.

“Bak kuralsıza, bizim takıma gol attı, ben olsaydım atamazdı” diyerek gitmeye yelteniyor, bırakmıyorum. Tekrar yola çıkıyoruz.

Botan arkadaş, Avaşin’ de bir tepeye giderken ayağında mayın patlamıştı. Mayın küçük olduğu için ayağı, bileğine yakın bir yerden kırılmıştı. Bu yüzden hafif aksardı. Ve aksayarak yürümesi ona sempatik bir hava kazandırırdı. Hele o ayağıyla top oynaması yok mu? Kahkahalara boğardı bizi. O haliyle savaş taburuna gitmeyi dayatıyordu. Bana, “Karasu arkadaşın yanına gideceğim, o yufka yüreklidir, biraz konuşsam gönderir” dediğinde;

“Havanı alırsın. Ayağından dolayı seni bir yere göndermezler. Bir de tabur şimdilik sınırda ve bizim kadar bile hareketli değil” diye karşılık vermiştim. O da, “Ama bazen eyleme gidiyorlar, biz de gidip birkaç eyleme katılırız. Buralarda çok kaldık “demişti.

Botan, gülerek söylediği için bana espriymiş gibi gelen her şeyi yapmış ve istediğine ulaşmıştı. Bir ara tabura gittiğimde Botan arkadaşı gördüm. Takım komutanı olmuştu. Yine güleçti. Yine arkadaşlarla espriler yapıyor ve ortamı kahkahalara boğuyordu. Yaz mevsimindeydik ve hava oldukça sıcaktı. Terlediğimi görmüştü ve illa da gidip suya dalalım diye diretiyordu.

Kar yağmaya devam ediyor. Şehitliğin önünde hayal ile gerçek sınırında gidip geliyorum. Kar şehitliğin üzerini kaplıyor ve gözlerim mermer taşların üzerinde yazılı isimlerden birine daha tıkılıyor; Şehit Cemal...

Cemal arkadaşı ilk geldiği günlerden, yeni savaşçı eğitiminden hatırlıyorum. Dağlar ve gerilla ile tanışmanın heyecanı içinde mahcup mahcup duruyordu. Askeri eğitimlerdeki hırsı ve tez canlılığı dikkatimi çekmişti. Coşkuluydu, duyguluydu. Kendine ilişkin hiçbir kaygı gözetmiyordu, hesapsızdı...

Eğitim bitip, pratiğe yönelirken, “Cemal arkadaş sen biraz sıcak davranıyorsun, daha soğukkanlı ol, kendini koru. Böyle devam edersen erken şehit düşeceksin” dediğimde saygılı bir ifadeyle, “Sen hem ‘geliş’ diyorsun hem de diyorsun ki ‘kendini koru’, olur mu bu? gidip hesaplaşacağız” diye yanıtlamıştı. Ayrılmıştık.

Her taraf bembeyaz. Yamaçlar kar altında. Bu sonsuz beyazlık içinde 41 can... Sanki dünyanın ayrımcı kirli sistemine inat, hiçbir fark gözetilmeden kadın-erkek, hiçbir parça ayrımı yapılmadan, aynı sırada ve rütbesiz uzanmışlar. Cins, bölge, ulus, dil ve din farkı gözetmeyen bu yiğitlerin her biri bir kahramanlık sergilemişti.

Buraya sorgulayan yargıçlarımızın önünde kendimle hesaplaşmaya gelmiştim. Hava fırtınaya çevirmişti ve kar yağıyordu. Biliyordum ki bahar yakındı...