HPG

Kurdistan Halk Savunma Güçleri

Düşmanın tüm zorbalık, inkâr ve imha politikasına inat savaşmaya devam ediyoruz. Egemenlere inat Botan’ı, Serke Deryani’yi, Axyan’ı, Hezil vadisini asla bırakmayacağız.

Bizler Kürdistan’ın ve ezilen tüm halkların özgürlüğü için fedaice savaşarak kanımızın sonuna kadar mücadele edeceğiz.

  Bir taburluk güçle Serke Deryan’ın Axyan’a bakan yamacında kış üstlenmemizi yapmıştık. Karın sessizliğinden baharın renklerine yeni yeni ulaşmaya başlamıştık. Havanın dondurucu soğukluğu ve zorluklarına rağmen baharı müjdeleyen mart ayına yaklaşıyorduk. Deli Şubat’ı geride bırakıyorduk, ancak bu mart diğer Martlardan farklı geçecekti. Tam kıştan kurtulduk derken Mart’ın ilk gününde kar yağmaya başlamıştır. Kar dinmeyi bilmiyordu. Her yer yine bembeyaz olmuştu. Doğa yine tek renge bürünmüştü. Güneş her yeri ışınlarıyla ısıtıyor ve aydınlatıyordu. En güzel görüntü de bembeyaz bir örtünün masmavi gökyüzüyle bütünleşmesiyle oluşan eşsizlikti. Sanki önceden böyle bir manzarayla hiç karşılaşmamış gibi gözlerimiz büyülenmişti. Kar tanecikleri mücevherler gibi parlıyordu. Doğa yine tüm güzelliğini, yarattıklarına sunuyordu.

7 Mart...

 Hemen aşağımızda Axyan köyü; üst tarafımızda keşifçilerin gittiği yerde ise Kani Botke’ye yakın Hasyan köyü karşımızda duruyordu. Diğer tarafımızda Serke Deryan, onun az aşağısında da kampa bakan bir mağara vardı. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar günü için moral hazırlıkları yapılmıştı, fakat kaldığımız yerin koşullarından dolayı bir gün erken yani 7 Mart gecesi kutlama yapacaktık. İmkanlar dahilinde güzel bir program hazırlamıştık. Tepeye gitme sırası bizim takıma gelmişti. Tepede üç gün kalındığından dolayı hazırlıklarımızı yapmaya başladık. Ama bölük komutanımız morale katılıp sabaha doğru tepeye gideceğimizi söylemişti. Karda oranın boş kalmasının doğru olmadığını söylememize rağmen bir şeyin olmayacağını belirtmiş böylece 8 Mart’ı bir gün önce kutlamıştık.

8 Mart...

 Taburdaki arkadaşlar göreve gideceklerdi. Biz de tepede sakin bir gün geçireceğimizi planlıyorduk. Gece iki ya da iki buçuk civarında arkadaşlar tepeye gitmemiz için bizi kaldırdılar. Mangaca çantalarımızı sırtımıza, silahlarımızı omzumuza aldık. Ve gecenin parlayan yıldızları altında bir manga bayan arkadaşla beraber Serke Deryan’e doğru yola koyulduk. Yağan kar donduğu için kara batmadan rahatça yürüyebiliyorduk. Yokuşu çıkmaya başlayınca biraz zorlanmıştık, çünkü bizden önce tepeden inen arkadaşlar kayarak inmişlerdi, yol da donmuş ve yol olmaktan çıkmıştı. Tempo ağırlaşınca iki arkadaşın önden giderek yolu açmasını daha uygun bulduk. Böylece daha hızlı ilerleyecektik ve zorlandığımız bu tırmanışın sonunda mağaraya ulaştık. Hemen çevreyi kontrol ettik. Zaten kardan dolayı çok fazla hareket edemiyorduk, çünkü karda oluşan ayak izlerimiz bizi deşifre edebilirdi. Çevreyi kontrol ettikten sonra bir battaniye alarak mağaranın ağzını kapattık ve ateş yaktık. Kısa bir süre sonra gönderdiğimiz keşifçiler geldiler ve kardan dolayı yolun kapandığını söylediler. Ne olursa olsun güvenlik için yolun açılması ve keşif yerine gidilmesi gerekiyordu. Onları tekrar göndermek zorunda kalmıştık. Biz ise mağaranın dışında cihazı dinleyerek çevreyi kontrol ediyorduk, arkadaşlar ise bir taraftan kendilerini ısıtıyorlar bir taraftan da kahvaltı hazırlıyorlardı.

  Hava yavaş yavaş açılmaya başlamıştı. Parlayan yıldızlar teker teker kayboluyordu. Karanlık yerini aydınlığa bırakıyordu. Uzaktan görünen Herekol dağı tüm görkemliliğini ispatlarcasına karşımızda duruyordu, sanki Besta’nın Pirusu yani Piru tepesiyle güzellik yarışına girmişlerdi. Hava açıldıkça Serke Mehmede Use’nin bize bakan tarafının aşağısında bulunan Axyan köyünün üst tarafındaki 93’te düşürülen karakolun beyaz duvarları belirginleşmeye başlıyordu.

  Hava açılır açılmaz Irak yapımı olan dürbünü alarak keşif yapmaya koyulmuştuk. Sanki yeryüzü beyaz bir giysi giymişti. Keşif amaçlı yukarıya giden arkadaşlar da gelmişlerdi. Gökyüzü özgürlüğü, yeryüzü beyaz bir kefeni aradaki boşluk ise büyük bir sessizlik ve durgunlukla bir şeyleri beklediğini hissettiriyordu. Bu sessizlik ve durgunluk fırtınadan önceki sessizliğe benziyordu. Gecenin ikisinden beri karın içindeydik, ayaklarımız buz kesilmiş ve ellerimiz bir şey tutmaz olmuştu. Arkadaşların çağrısı üzerine içeriye girdik, yemeğimizi yedik ve kendimizi ısıttık. Ateşin sıcaklığına yoldaşların sıcaklığı da eklenince hemen ısınıvermiştik. Çayla beraber Beytüşebap’ta Ware Kurdo’nun suyu üzerinde arkadaşların yazın yapmış oldukları peynirimizi yemiştik. Bizim yemeğimizi yediğimiz esnada kobra sesleri de gelmeye başlamıştı. Bunun üzerine hemen dışarıya çıktık. İki kobra Herekol dağının üzerinde Hosyan’a doğru geliyorlardı. Havanlar atılmaya başlamıştı. Biz ilk başta keşif amaçlı geldiklerini düşünüyorduk, fakat büyük bir ihtimalle karda bıraktığımız izlerden yerimizi bulmuşlardı. Hemen ardından Piro’nun üzerinde “Kara İnek” olarak kodladığımız iki kobra daha görünmüştü. Takım komutanımız Tekoşin arkadaşa; “Operasyon var.” dediğimde Tekoşin arkadaş; “Bu kadar kar varken düşman gelemez.” Cevabını verdi. Fakat kobraların bu karda dolaşması normal olmadığından ve diğer arkadaşları hareket etmeleleri için uyararak dürbünle keşif yapmaya başladım. Telsizi otomatiğe aldım, cihazdan anladık ki düşman hareket içindeydi. Kodlarından anladığımız kadarıyla Hosiyan çeteleri araziye çıkmıştı. Noktaya haber vermek istedik, ama operasyonun çıkıp çıkmayacağından tam emin olmadığımız için çekimser bir durum yaşıyorduk. Helikopter Kani Botke üzerine varmıştı, bile. Korucular cihazdan kendi istikametlerini pilota tarif ediyorlardı. Dürbünü Kani Botke üzerine adeta sabitleştirdiğimde birden karın üzerinde kefen gibi giyinmiş askerleri görmüştüm. Yanımdaki arkadaşları paniğe düşürmeden düşmanın araziye çıktığını söyledim. Kani Botke askerlerle dolmuştu. Hemen noktaya çağrı yaparak durumu aktardım. Düşman Kani Botke alanını yani keşifçilerin gittiği yeri ele geçirmişti. Keşifçilerin gidip gitmediği soruldu ve yerine gitmediklerini öğrendik. Bize de hemen üstümüzde olan Serke Deryan’ı tutup sağlama almamız gerektiği talimatı verildi ve “Kısa bir zaman içinde size takviye güç göndereceğiz, kendinizi koruyun.” denildi. Bu arada kobralar Besta’nın hemen her yerinde dolaşmaya ve her yere hâkim olmaya çalışırcasına geziyordu. Her tarafımızda kobralar dolaşıyordu. Uludere’de meşhur olan, Şanstere ve Besta’nın üst tarafına düşen Gîre Rîjde’nin üzerinde de kobralar inekler uçuyordu.

 Talimat üzerine ağır silahlarımızı alarak bir kısmımız yukarıya çıkacak bir kısmımız da tepe yerinde mağarada kalacaktık. Kış kampında kalan taburumuz yıldırım hızı ile harekete geçmişti, bile. Bazıları keşif yerine bazıları da kamptaki malzemeleri sağlama almak amaçlı hareket ettiler. Taburdaki arkadaşların çoğunun da Deryan boğazına gitmesi gerekiyordu. Çünkü her yer karla kaplı ve düşman birçok yere indirme yapmıştı. Deryan boğazı elimizde olan bir alandı. Kayalıkları bol, bazı yerlerinde kendini teknikten koruyabileceğin yerleri var, yani gerilla için elveriş bir alandı. Biz de tepe yerinin az üstünde olan Serke Deryan’a doğru harekete geçmiştik. Yakın olduğu için erken ulaşmıştık, ama bir sorunumuz vardı. Serke Deryan’ın zirvesi çıplaktı ve önceden yapılan kanallar da kardan kapanmıştı, yani artık işimize yaramıyordu. En sonunda zirveye çıkma yerine yamaçta kalmaya karar verdik. Ağaçların seyrek olduğu yere mevzilendik. Tabi mevzi dediğimiz de bir ağacın dibi ya da kayalıkların altındaki boşluklardı. Her birimiz bir ağacın yanında yarıya kadar kara batmış bir şekilde kobra ve jet seslerini dinliyorduk. Tam o sırada taburdan takviye amaçlı tepeye gelen arkadaşlar görünmeye başladı. Takım komutanı Berivan arkadaşla birlikte bir grup takviyeyle gelmişti. Mehmet Can arkadaş grubun en önünde boynundaki dürbünüyle yanımıza ulaştığında bize: “Bugünü dünya kadınları farklı etkinliklerle kutlarken PKK içinde yer alan kadın da, 8 Mart’ı savaşarak kutluyor ve mücadele ediyor.” demişti. Herkes çok duygulanmıştı. Hem kadın hem de gerilla oluşumuz kadın mücadelesi açısından daha farklı anlamlar kazandırıyordu. Bize az ötede olan ağacın yanına gitmemizi ve orada beklememizi söyledi. Hemen ardından diğer arkadaşlar ve Berivan arkadaş da geldi. Niye burada kaldığımızı sorduğunda tepe zirvesinin uygun olmadığını söyledik. Sonra birbirimizden uzak ve mesafeli bir şekilde yerleşmeye başladık. Bu sırada kobra ve jetler Dola Şiyun boğazı gibi bazı yerleri bombalıyor ve en çok da vurduğu yeri vuruyordu. Karşımızdaki tepelere asker ve Hosyan, Segirke korucuları yerleştirilmişti. Çünkü herhangi bir görüntü gördükleri zaman hemen yer tarif ediliyor ve bombalanıyordu. Kaldığımız yerin hemen üst tarafında iri gövdeli ağaçlar vardı. Orası şimdi bulunduğumuz yerden daha sağlam görünüyordu, bunun için arkadaşlara oraya gitmemiz gerektiğini söyledim. Kobralar çok alçaktan geçiyorlardı ve vurma ihtimalleri de çok yüksekti. Yukarıya doğru gitmeye başladım. Kobra sesini duyunca arkamdan gelen arkadaşa yerinde kalmasını, gelmemesini söyledim. Ben daha yerime ulaşmamışken kobraların bize doğru geldiğini gördüm. Yakınımda bulunan ağacın dibine girdim, vücudumun yarısı kara batmıştı. Kobralar üzerimizden geçiyor, jetler çevreyi vuruyor ve jetlerin vuramadığı yerleri de kobralar vuruyordu.

 Arkadaşlar belirlediğimiz yere inmeden önce beni de çağırmışlardı, fakat ben onları duymadığım için ses verememiştim. Arkadaşlar bunun üzerine benim şehit düştüğümü zannetmiş tekrar geri de dönemeyeceklerinden mağaraya gitmeye devam etmişlerdi. Kobra vuruşları altında iniyorlar, tepe yerinden bir grup arkadaşın da geldiğini görüyorlar. Yanımızdan giden arkadaşlar bizi sorduklarımda bizim şehit düştüğümüzü söyleyince Berivan arkadaş, hiç değilse silah ve raxtları almaları gerektiğini söylemişti.

 Çocukluğumdan bu yana nefret ettiğim inleme sesini duymamla hareket etmek istedim. Bu inleme Mahir arkadaşa aitti. Her tarafım donmuştu, hareket etmek istiyordum, ama yapamıyordum. İnleme adeta bir mıknatıs gibi beni kendisine çekiyordu. “Heval! Heval!” diye bağırmaya başladım, ancak cevap alamadım. Tekrar bağırdım;”Heval kimsin? Gel mağaraya, arkadaşların yanına inelim.” Ancak yine cevap alamamıştım. Bütün gücümü toplayarak sesin geldiği yöne doğru ilerlemeye başladım. Birden silahımın yanımda olmadığını farkettim. O yolu tekrar yürümek çok zordu. Zar zor birkaç adım ilerlemiştim. Aklıma birden Kani Botke’de düşmanın olduğu ve oradan rahatlıkla Serke Deryan’a yani bulunduğum yere gelebileceklerini, hatta gelmiş olabileceklerini düşündüm. Ne olursa olsun silahımı almak zorundaydım, tüm gücümü toplayarak geri döndüm ve silahımı aldım. Önümde üç koca gövdeli ağaç bulunuyordu. Sonunda inleme sesinin geldiği yere ulaşmıştım. Ve bir insanın asla görmek istemediği durumla karşılaştım. Ağaçların arasında kanıyla karı kırmızıya dönüştüren ve donmuş bir halde olan Gabar arkadaşı gördüm. Hemen onun üzerine de hafiften düşen Mahir arkadaş vardı. Hemen yanlarına gittim. Gözlerime inanamıyordum, aslında inanmak istemiyordum. İnleme sesi Mahir arkadaşa aitti. “Kalk, diren, aşağıya arkadaşların yanına gidelim,” dedim. Mahir arkadaş başından yara almıştı ve sinirleri yıprandığından gözleri artık görmüyordu, ayrıca kolundan da yaralanmıştı. Benim kim olduğumu sordu, ben de söyledim. Mahir arkadaş sürekli “Biji Serok Apo!” sloganını atıyordu. Psikolojik savaş sıcak savaştan daha zordu. Birden bizden az ötedeki ağacın yanında Mehmet Can arkadaşın yattığını gördüm. Lacivert montundan tanımıştım, onu. Derin bir uykuya dalmış gibi öylece yatıyordu. O da ölümsüzler kervana katılmıştı.

NOT: BU ANI YAZISI BOTAN GÜNLÜKLERİNDEN ALINMIŞTIR…
2004