Yeni bir doğum günümüze doğru gidiyoruz.
Biyolojik olarak doğumlar vardır, kutlanır. Siyasal olarak doğumlar vardır, anılır. Kültürel olarak doğumlar vardır, kutsanır. Felsefik olarak doğumlar vardır, yaşanılır…
Biz PKK’yle yeniden doğduk hem kutluyoruz, hem anıyoruz, hem kutsanıyoruz hem de yaşıyoruz.
PKK bir insanı tepeden tırnağa yeniden yaratma eylemidir. Hele hele bu insan sömürge statüsüne dahi alınmayan bir halkın evladıysa bu yeniden yaratım daha yakıcıdır.
Bir arkadaşımızın deyimiyle “devrim düşürülmüş, düşmüş insanların yeridir”. Çünkü özgürleşmek için mücadele edenler, konumlarından memnum olmayan insanlardır, toplumlardır. Yani düşürülmüş insan ve toplumlardır. Bunun içindir ki özgürlük mücadelesine düşürülmüşlükten kurtulmak isteyenler gelir.
Kendi halinde memnun olanların arayışları yüksek olmaz. Memnun edilmişlerin çok fazladan alıştırılmışlıkları söz konusudur. Öyle olunca yenilere yelken açmak akıllarına gelmez. Gelmez, gelemez çünkü onlar var olanın içine, kenarına, yanına monte edilmişlerdir. Başka bir deyimle sisteme entegre edilmişlerdir. Bu düşürülmüşler içinde geçerlidir
PKK dünyanın en statüsüz halkı olan Kürtler içerisinden bir müjde hareketi olarak doğdu: “sen özgür olabilirsin, bu lanetli konumdan çıkabilirsin, kendin olma mücadelesine atıldığın andan itibaren onure edilirsin” müjdesi. İşte, PKK bunun için düşürülmüş bir toplumu bir halkı dünya insanlık arenasına görkemli yeniden doğum yaptırma hareketi ve müjdesidir. PKK bu bağlamda bir toplumsal statüyü alt üst etmenin de adıdır. PKK bir halka reva görülen boyunduruğu parçalamanın ta kendisidir. PKK karanlık günleri yırtarak geleceğin aydınlık günlerine yelken açmanın bizatihidir.
PKK Martı Jonathan misali yükseklerde tüm tehlikelere rağmen seyretmeye cesaret etmenin de ifadesidir. PKK ezilenlerin sesi olan İsa gibi gerektiğinde çarmıhı göze alarak dağların doruklarına tüm insanlığın günahlarını sırtına alarak çıkarak haykırmanın da adıdır. PKK geriliklere, köhnemişliklere, hakaretlere, zincirlemelere, prangalara, kötülüklere, çirkinliklere, ikiyüzlülüklere, zulme karşı yeni için, hoşgörü için, onurlu olmak için, köleliklerden kurtulmak için, iyilikler için, güzellikler için, dürüstlük ve adalet için yola çıkanlara ses olmanın da adıdır. Bir şeyler yapmak isteyipte yapamayanların, rahatsız olupta bir tavır alamayanların, bir şeyler söylemek isteyipte söyleyemeyenlerin, konuşmak isteyipte dilleri kesilenlerin, haykırmak isteyipte Hallaç gibi derisi yüzülenlerin, insanca Mani gibi yaşamak isteyipte taşlarla bağlananların seslerini, haykırışlarını, tavırlarını, çığlıklarını tokça, gürce hiç bir şeyden çekinmeden yaşama ve eyleme dökebileceğimizi söyleyen müjdenin kendisidir.
Kürdistan tarihi ihaneti bol olarak bilinen bir tarihtir. Hiç şüphe yoktur ki bugüne kadar yaşamasını bilebilmiş ise kahramanlıkları da bol olan bir tarihtir. Özcesi Kürdistan tarihi denildiğinde ilk akla gelen; bu iki karakterdir. Kürdistan tarihinde ihanet edenin, düşmanlarıyla işbirliğine girenin, kendi halkını tutsaklığa götürenin, işgalcilerin yanında yer alarak ülkeyi işgale peşkeş çektirenin, devşirilenin, Mangurt olanın, kendisini inkâr edenin ve inkârcılığı geliştirenin neredeyse hesabı hiç sorulmamıştır, sorulamamıştır. Nedeni ise Kürdistan tarihinde ihanetin, işbirlikçiliğinin neredeyse her zaman galebe çaldığı gerçekliğidir. Öyle ki Kürdistan’da ihanet öyle egemenleri tarafından kanıksanmıştır ki artık ihanet eden, hainlik eden, işbirlikçilik eden dahi bunu farkında bile olmaz. Çünkü öyle ihanete genleri yatmış ki olup biteni adeta “normal” görür. Nedeni ise dediğimiz gibi ihanetin ve işbirlikçiliğin hesabının sorulamamasıdır.
PKK işte bu hesap sormamaya son vermenin adıdır. İhanete, işbirlikçiliğe, hainliğe inan darbedir. Haki Karer yoldaş “pırıl pırıl bir 18 Mayıs günü al kanlara boyandı”'ğında mücadele durmamıştır. Tersine önce Haki yoldaşın katilleri bulunarak hesabı sorulmuştur, peşinden ise Haki yoldaşın anısına-madem düşmanları bu kadar yok etmek istiyor-inadına mücadeleyi daha yükseltmek gerekiyor. Bunun adı da partileşmektir; yani PKK’yi kurmaktır. Dahası; PKK, Şairin söylediği o “İhanetin Göğsüne Hançer Gibi Saplandı” cümlesi, tarihi bir tespittir. Yapılması gereken bundan sonra deşifre olmuş olan İhanete, İşbirlikçiliğe ve Hainliğe karşı sağlam bir yaşam duruşunun sergilenmesidir. Ve bu duruşun adı işte PKK’dir. PKK’li olmaktır.
PKK bir başkaldırı ve isyan hareketi olarak en çok toplumu tutsak alan geriliklere karşı düşünce ve eyleme geçmedir. Kürdistan’da gericilik denilirken ilk akla gelen feodal geriliklerdir. Daha doğrusu feodal komprador gericiliktir. Kürdistan, feodalizmin boyunduruğu altında inim inim inlemiş ve adeta insanlığı kapatmıştır, insanlığa kapatılmıştır.
Öyle ki Kürdistan bir avuç derebeyin, ailenin, ağanın eline kalmış ve istediklerini topluma dayatan bir yapılanma hakim olmuştur. Bir adım ötesinde işgalcilerle el ele, Kürdistan toplumunu tutsak alan, nefes aldırmayan bir kompradorluk. Bu bir yön, önemli bir yön.
İkinci yön ise belki de daha önemli olanı feodalizmin yarattığı toplumsal karakterdir. Feodalizm özü itibariyle donukluktur. Donmuşluktur. Soğukluktur. Başka bir deyimle doğmalarla yaşamadır. Yaratılan ön yargılarla o toplum içerisinde yaşayan insanları tutsak almaktır. Öyle kalıplar oturtulur ki insanlar karşı çıkamaz olurlar. Bu bir sistem olarak böyledir. Feodalizm tepeden tırnağa tahakkümdür. Hiyerarşidir. Tekçiliktir. Renksizliktir. Kendi dışında olanı rettir. Küçümsemedir. Kendisini her şeyin merkezinde görerek etraflıca bakamamaktır. Darlıktır, körlüktür. Feodalizm kapalılıktır. Kendine dönük yaşayarak dünyayı, geçmişi ve geleceği kendinde öldürmedir. Öyle ki ufuksuz olmaktır. Ufuk’u varsa da dar olan feodal ufuktur. Bu ise oldukça sığ olan aile, akraba, kabile, aşiret sınırlarına takılarak yaşamaktır. Özcesi feodalizm hiçbir görüşe, yaşam biçimine yaşam şansı tanımayan hoşgörüsüzlüktür. Kendisini yaşatabilmesi içinde müthiş feodal kalıplar oluşturmadır. İlkelliktir. (İlkelliği kapanmışlık ve gericilik olarak ele alıyoruz. ) Böyle bir sistemde, feodal değer yargıların hakim olduğu toplumlarda, ortamlarda başkaldırmanın yeri olamaz. Çünkü feodalizm özünde sinmişliği toplumun tümüne yayma ve hakim kılmanın da kendisidir.
Böyle bir sistemde alışılmış olanlara karşı durmak en büyük günah sayılır. Günahı işleyen ise aforoz edilir. Böyle bir sistemde ya boyun eğerek el öpersin ya da boyun eğdirirsin el öptürürsün. Başkasına da yer yoktur. İnsanın insanca, onuruyla kendi iradesiyle yaşamasına şans tanınmaz. Böyleleri çıkmışlar ise onlar ilk elden taşlanmalıdır. Böyle bir sistemde ayrı görüşlere yer olmaz. Farklılıklar suçtur. Yeni düşünceler suçtur. Çokluk suçtur. Özcesi demokrasi burada askıdadır. Demokrasi suçtur. Böyle bir sistemde dediğimiz gibi kadına yer yoktur. Böyle bir sistemde sadece egemenlerin söz hakkı vardır. Diğerleri ise marabadırlar, yani kurmançtırlar. Söz hakkı olanlar geleneksel bilinen ailelerdir. Şeyhlerdir, beylerdir, ağalardır, kompradorlardır, işbirlikçilerdir, devletin kapısında, meclisinde yer alan tayfalardır. Ve bunlara karşı çıkmak ölüm fermanını imzalamaktır.
İşte PKK Kürdistan’da demokratik bir toplum yaratmak isterken ilk elden yapacağı bu köhnemiş sisteme karşı durmak olmuştur. Toplumun bağrına bir ur gibi saplanan bu hastalık tedavi edilmeden, bu hastalık aşılmadan Kürdistan’da bir devrimin yapmanın hiçbir anlamı olamazdı. Yani eğer Kürdistan’da demokratik bir yapı oluşturulmak isteniyorsa ilk elden bu feodal komprador işbirlikçi ağ tümden parçalanmalıydı. Başka da yolu olamazdı. PKK bu bağlamda feodalizme, feodal kompradorlara, gerici çitlere, iç parçalanmışlığa, işbirlikçi aileciliğe karşı gelişen bir başkaldırı hareketi olarak doğmuştur.
Kürt halkı dünyanın en kadim halklarındandır. Ortadoğu’da geçmişi en köklü olan Aryen bir topluluktur. Tarihte bilinen ilk yerleşimleri kuranların ardıllarıdırlar. İlk köyleri kuranlardır. İlk ekimi yapanlardır. İlklere çok imza atmış olanların bugün yaşayanlarıdır. Neolotizmin oluşumunda başat rol oynamışlardır. Tarihe çok farklı isimlendirmelerle geçen bu kadim halk 1970’lere geldiğimizde yok olmayla, silinmeyle, erimeyle, özümlemeyle bitme noktasına doğru hızla yuvarlanmaktaydı. Bu bir durum tespitidir. Ancak burada Kürt halkına eleştirinin de ötesinde işgalci ve sömürgeci güçlerin inkârcı ve imhacı politikalarının ne kadar güçlü ve etkili devrede olduğunu söyleme vardır. Reber Apo’nun “biz sıfırdan alıp getirdik” dediği durum budur. Lakin durum sıfırında da altındadır. Değerli Ape Musa’mız önderliğin bu sözüne atfen; “doğrudur, ama bizde sıfırın altından sıfıra getirdik” diyecek kadar bir erime söz konusudur. Eğer PKK anlaşılmak isteniyorsa öyle çok büyük teorik, ideolojik, felsefik açılımlara gerek yoktur. Ape Musa’mızın “bizde sıfırın altından sıfıra getirdik” sözü yeterlidir.
Yok, olmakla yüz yüze bırakılmış, eritilmeyen bir yanı kalmamış, Türklüğün kültürel yayılma alanı olarak kültürü hem talan edilmiş hem de çalınmış, insanları kendilerinde kaçmaya başlamış, resmi ideolojinin en tortu ham maddesi olarak “kırolaştırılmış”, alay konusu olarak sinema ve sanat sahasında işlenmiş, Kürtlüğünden nefret etmeye başlayarak devletin kapısında bir memurluk için yüz takla atmış, bio-iktidarlar adeta nefes alış verişi kontrol altına alınmış bir Kürt ve Kürdistan bugün tek bir kelimeyle; ayaktadır. Hem de dipdiri. Utanılan Kürt’ten bugün kıymetlenmiş bir Kürt yaratılmıştır. Kendisinden kaçan Kürt’ten kendisiyle övünen bir Kürt yaratılmıştır. Kültürü talan edilen bir Kürt'ten bugün gürül gürül akan ve kültürünü serpen bir Kürt yaratılmıştır. Dili neredeyse unutulan bir Kürt'ten bugün 10 yaşındaki kızların Kürtçe dersi verecek kadar gelişme potansiyeli gösteren bir Kürt yaratılmıştır. Tarihi silinen, inkâr edilen, yok sayılan bir halkın ne kadar köklü bir tarihi olduğu gerçekliği yaratılmıştır. Siyaseten eritilen bir halktan bugün siyasetinin en dinamik öznesi olan bir halk yaratılmıştır. Örgütsüzleştiren, dumura uğratılan bir halktan bugün Ortadoğu’nun belki de dünyanın en örgütlü halkı yaratılmıştır. Ürkek, korkak, tereddütlü olan ve böyle yaşayan bir Kürt’ten kendisine olağanüstü güvenen bir Kürt yaratılmıştır. Kısacası; ölüm döşeğinde komalık olarak yaşayan, bitkisel bir hayat sürdüren Kürt’ten bugün bağışıklık sistemi en güçlü olan bir Kürt yaratılmıştır.
Eleştiri öncelikle beğenmeme durumudur. Olanı yeterli bulmamadır. Beğeni ölçülerine sahip olmadır. Her şeye evet dememesini bilmedir. Ve her şeyden önce verili olanı ret ederek daha güzeli ve iyiyi arama gerçekliğidir. Kürdistan adeta cendereye alınarak sürekli bir işkencehane olmasına rağmen insanlarının ağırlıklı bir bölümü bu durumu görmezden gelerek kendilerinden memnun bir yaşamı sürdürmeye devam etmiştir. Horlanmasına rağmen, küçük görülmesine rağmen, dilliyle kendisiyle alay edildiği halde o bunu görmekten çok uzaktır. Çağının dışına itilmesine rağmen o bunu fark etmeden bir halkın birliğinin yaratacağı enerjiyi düşünmeden ailesel çıkarlar ve aşiretsel çıkarlar peşinden koşturulmuştur. Tuhaf gelecek ama Kürt kendi kendisinin düşmanı ettirildiği halde bu iç düşmanlaşmada neredeyse keyif duyacak ve bu keyif duymayı da meşrulaştıracak hale getirmek için elinde geleni yapacaktır.
İşte böyle bir Kürt’tü sen eleştiremesin. Kaldı ki feodal toplumda eleştiri yerine hakaret, küçük düşürme ve dedikodu vardır. Önyargılar vardır. Birde bunun tersi olan kendisinden razı, kendisini beğenen ve de birilerine methiyeler yakmak vardır. İşte PKK tümden bu durama bir müdahale hareketi olarak doğmuştur. Öncelikle var olanı beğenmedi. Kabul da etmedi. Ret etti. Verili olana savaş açtı. Başkaldırı esasen buradan başladı. PKK’nin, ilk işi eleştiri oldu. Bir halkı överek popülizm yapmadı. Şişirerek kendisine yandaş aramadı. Bir insanı, bir halkı sevmenin ilk yolunun onun iyi olmayan yanlarının değiştirilmesi için kavga vermenin gerektiğinin bilinciyle hareket ederek eleştiri geliştirdi. PKK, ulusal birliğin önünde kim engelse onu ya da onları-rütbesi ne olursa olsun, ismi ne olursa olsun-topa tutmuştur. Ulusal birliği sağlamak için ise ulusal bütünlük önünde ne kadar engel ve engelleyici unsur varsa topa tutmuştur. PKK Kürt halkını eleştirmiş, ancak Kürt halkına karşı sonsuz sevgisini de hep beslemiştir. Sevgi esasen derinlikli bir kavramdır. Sadece değer vermeyi ifade etmez. Aynı zamanda beğenmediğin yönler ya da yanlar varsa bunları değiştirmeyi de öngörür.
Kürdistan toprakları daha önce kadının yükseklerde seyrettiğini çok tanıklık etmiştir. Bir anlamda kadının görkemli tarih sahnesine çıktığı topraklar bu topraklardır. Ne var ki tarihin çarkı üçlü kurnaz ittifaklıyla değiştirilmiştir. Çarpıtılmıştır. Kadın görkemliliğinden her gün bir şeyler kaybederek erkeğin sadece sürülecek tarlası olana kadar gelmiştir. Üçlü kurnaz ittifak diye bilinen-askeri şef, yaşlı kurnaz erkek ve kadından tüm sırları çalan şaman ya da rahip-kadının yarattığı komünal değerlere dayalı adaletli, eşitlikçi, özgürlükçü, merhametli, paylaşımcı ve ortakçı yaşamı kendi kirli emelleri için el atarak adım adım ortada kaldırmıştır. Ve giderek bunun yerine kendi çıkarları için, var olan artı değerlere el koyarak, hiyerarşik, tahakkümcü bir sistemi adım adım geliştirmiştir. Bu ise beraberinde sınıfların oluşmasına, yani ezenle ezilenleri, sömürenle sömürenleri, çalışanla çalıştıranları yaratarak insanlığı kirletmiştir. Bununla da kalınmamıştır; ilk sömürge ulus olarak kadını tümden muhalif olmaktan çıkarmak için kadına müthiş yüklenmiştir. Adeta yaşamın her safhasında kadının o görkemli yaşam sisteminin bir daha gelmemesi için kadına ne kadar kötülük varsa yakıştırmıştır. İlk elden; şeytani özellikler ona atfetmiştir. Kadın, cennette yasak meyveyi yediği için cennette kovulmanın sorumlusu olarak tutulmuş ve dünyanın en çirkin ve kötü özellikleri ile tanımlanmıştır. (Parantez açarsak; kadın eğer var sayılan yasak meyveyi yememiş ya da yedirmemiş olsaydı acaba bugün bu dünya olacak mıydı diye sormadan da gerçi insan edemiyor ya!)
İşte 27 Kasım günü kadının öteleştirilmesine dur demenin de adı olmuştur, kadının mal olmakta çıkarılmasının da adıdır. Kadının kadın yapılması değil kadının kadın olarak kendisine bilinç ekmesinin de günüdür. Bugün Kürdistan’da en ön saflarda kadın yürüyor, gerillaya en çok kadın katılıyor, etkinliklerde en çok kadın öndedir, en çok etkili renk kadın rengidir, siyasete-yani kamusal alana-en çok kadın ilgi duyuyor, kültürel sahada en etkili sima yine kadınlı olanıdır, savaşın en kızgın ortamında komutanlık yapan yine kadındır, siyasetin yönlendirenlerin başında kadın gelmektedir, Dağlarda kadın en başat olan öncüdür. PKK kendisini kadın partisi olarak isimlendiriyor ve PKK içerisinde en etkili bireyler kadınlardır. Daha da ekleyelim; sıkıysa PKK’nin etkili olduğu yerlerde kadına dönük yamuk ağız konuşulsun. PKK tarihi baştan beri bir kadın tarihidir. Kadının renginin hep geliştirildiği, geliştirilmek istendiği bir tarihtir. Ve bunun için diyoruz ki; herkesten daha çok 27 Kasım günü kadının günüdür. Ve diyoruz ki; 27 Kasım PKK’nin doğum günü aynı zamanda Kürdistan’da kadının da doğum günüdür.
27 Kasım gününün başka bir anlamı da tüm bu tarih silmelere, belleksizleştirmelere dur demenin de başlangıcı olmasıdır. Kahramanlıkları bugüne sadece taşımak değil, ölümsüzleştirmenin de dili oldu 27 Kasım günü. Yazılmamış olanları yazan, gün yüzüne çıkmamış olanları gün yüzüne çıkaran, hak ettikleri yeri almayanları hak ettikleri yere yerleştirirken de, hak etmeyenleri de deşifre ederek teşhirini iyi yapan bir gün olmuştur 27 Kasım. Kim Humbaba’yı, kim Key Akser’i, kim Şergo’yu, kim Ahmed’e Xani’yi ve nice bugünlerde isimleri ağızlarımızda düşmeyenleri gün yüzüne taşırarak tüm dünyaya, tüm Kürtlere götürdü diye soracak olursak, 27 Kasım günüyle başlayan bir süreç olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Denilecek ki bunlar eskidende biliniyordu. Evet, bunlar eskiden de biliniyordu. Ama tarihin karanlık ve tozlu raflarında bu tarihi belgeleri indiren 27 Kasım’dır. Bu unutulmayacaktır. Geçmişte Kürtler kıymetsizlendirilmişlerdi. Düşmanlar, sömürgeciler Kürt’le o kadar alay etmiş ve rencide etmişlerdi ki Kürt bizatihi kendisiyle alay eder ve Kürtlüğünden kaçarak aslında kendinden kaçardı. Ancak 27 Kasım günü ile başlayan kürdün kıymetlenmesi söz konusudur. 27 Kasım ile giderek gelişen PKK mücadelesi kendisini dağlara çıkararak dağlarda bir direniş kültürünü yeniden yaratmıştır. Kürt özgürlük savaşçıları dağlarının doruklarında tüm zorluklara inat bir halkı yeniden yaratırlarken elbette onlar kıymetleneceklerdir. Elbette kıymetlendirileceklerdir çünkü insanın en önemli varlığı olan yaşamını feda etmeyi görkemli başardılar. İnsanın en sevdiği canı bir halk için müthiş bir özveri ile ortaya koyarak vermesini-hem de hiç bir şey istemeden-bildiler. Hem de yaşamı uğruna ölecek kadar sevdiler. Bunu yapanların ağırlıklı bir bölümü bu halkın bağrından çıkan, en seçkin evlatlar olmalarından kaynaklı da, halkımız onları yaratanların nasıl bireyler olduğunu bilerek kıymetlendirmiştir. Dahası, 27 Kasım günü ile başlayarak gelişen kendisini bir halkın derdine derman etme girişimi giderek gürbüzleşerek Kürdistan tarihinde olmayan bir kültürü kalıcılaştırdılar. Kahramanlık kültürünü… Halkımızın diliyle; Onur Savaşçıları Kültürünü.
27 Kasım sonrası Kürt cesaretli olan Kürt’tür. Bugün eğer 7 yaşındaki çocuklar taşlarla düşman panzerlere saldırıyorlarsa, 70’lik analar mücadelenin en ön cephesinde kavga ediyorlarsa ve tabii ki bir ana oğlu şehit düştüğünde eline kına sürerek bir nevi damat kılıp evlendiriyorsa, yani bir ana olarak en kutsal ve mutlu gününü yaşıyorsa orada artık bir halk tümden en güzel yönleriyle yaratılmıştır. Bir ülkede analar artık tümüyle cennete girmeyi hak ediyorlarsa orada güzelleşen bir halktan söz etmek çok fazla yerindedir. Kürdistan’da analar, çocuklar, gençler, güzel körpecik kızlar ve çınarlık meleler çoktan cennetlik olmuşlarsa orada tümden bir halkın güzelleşmesi söz konusudur. 27 Kasım günü işte bir halkı tümden güzelleşmesine doğru götüren en önemli adımlardan bir tanesidir. “PKK İle Kürtlük güzeldir” derken onurlu olmuş bir halkın, başkasına boyun eğmeyen bir halkın, insanlığın her zaman güzel olacağı kesindir. Ve Kürt halkı çoktan güzelleşmiştir. Çünkü Kürt artık bir şehit yoldaşımızın deyimiyle;”Roman gibi yazılmak, Şiir gibi okunmak, Efsanevi dillerde eylemde konuşmak, Eylemle yaşamak ve yaşamı aşk tutkusuyla sevmek” gibi özgürlüğü ve güzelleşmeye doğru hızla ilerliyor.”
Kasım Engin- Ayrıntılar
İlk defa nereden, kimden, hangi hadiseden dolayı dinlediğimi tam olarak hatırlamıyorum ama böyle bazı toleranslı konularda, hemen beynimin kıvrımlarının bir köşesinde şimşek gibi çakıveriyor bu hikaye;
Adamın biri, günün birinde bir yılanla arkadaşlık kurmuş. (günlük yaşamın içinde de bazı zamanlar çok farkında olunmadan, birçok ilişki ve bunların seyri aslında insani özelliklerden ziyade, fabl’dan ileri gelmektedir, aynen bu hikayede olduğu gibi) Gel zaman, git zaman bu dostlukları öyle bir hal almış ki, adam ne zaman yılanı ziyarete gitse yılan adamın ayaklarının dibine bir altın bırakıyormuş. Zaten çok fakir olan ama aynı zamanda bir o kadar da onurlu olan bu adam, utana/sıkıla yılanın verdiği bu altınları kabul ediyormuş.
Günün birinde bu adam hastalanır ve yorgan-döşek yatmaya başlar. Zaten fakir olduğundan dolayı, onun bu hastalığından dolayı ailesinin geçimi başlı başına sorun olmaya başlamıştır. Bu durumun farkında olan adam, oğlunu yanına çağırmış ve ona; “falan yerde bir delik var. Git orada bekle, yanına gelecek bir yılana benim oğlum olduğumu ve hasta olduğumdan dolayı onun ziyaretine gidemediğimi söylediğinde, sana bir adet altın verecektir” demiş. İlk başta söylenilenleri tam olarak algılamayan çocuk, aile ilişkilerinden ve babasına duyduğu derin saygıdan ötürü bir şey demeden, babasının dediği yere, yılanla buluşmaya gitmiş.
Sözü edilen yere geldiğinde beklemeye başlamış ve aynen babasının dediği gibi bir yılan çocuğun yanına gelmiş. İlk başta ürken çocuk babasının dediklerini söyleyince, yılan sessizce gidip bir adet altınla çocuğun yanına gelmiş ve usulca altını çocuğun yanına bırakmış. Bunun üzerine büyük bir şaşkınlığa kapılan çocuğun aklına hınzırca bir plan gelmiş. Yılanın altını kendi deliğinden getirdiğini gören çocuk, bütün altınların orada olduğunu düşünmüş. Bunun üzerine eline geçirdiği büyük bir odun parçasıyla yılanın yuvasını eşelemeye başlamış. Yuvayı kazmaya çalıştığı bir anda yılanı da yaralamış adamın uslanmaz çocuğu. Çocuğun bu yaptıklarından korkuya kapılan yılan, çocuğu bu korku ve can havliyle ısırmış. Tabi böylelikle adamın çocuğu ölmüş.
Aradan günler geçmiş, yıllar geçmiş adam birgün yine yılanın yuvasına gitmiş. Usulca oturmaya başlamış ve bir süre sonra yılan sessiz bir şekilde adamın yanına sokulmuş.
“Neden buraya geldin” diye sormuş adama.
“Seninle tekrardan arkadaş/dost olamayız mı” diye sormuş adam da yılana.
“Artık bende bu kuyruk acısı, sende de bu evlat acısı varken bizim dost olmamız imkansız” demiş yılan, adama.
Yazının başında da ifade etmeye çalıştığım gibi hayatın bazı anlarında bu hikaye benim aklımda çakıverir böyle!
Bugünlerde Miroğlu’nun yazdığı yazılarla da, benim aklıma bu hikaye hemen hemen hergün gelmekte.
Öncelikle PKK’nin Kalem Kanadı diye kendi akli dengesizliğinin içinde tanımlamaya çalıştığı safsataları ve kendisini marjinal demokrat aydın havalarına büründürmesinin temel nedeni yaşadığı kuyruk acısından ve içine düştüğü koşullanılmış çaresizlikten ileri gelmektedir. Bu durumda Miroğlu’nun yapabileceği tek şeyi bulunuyor elinde; o da efendilerine sonuna kadar hizmet etmek. Geçmişi dahi bu konularda şaibelerle doludur, yani aydınlık ya da mücadele adamlığından ziyade, bir çok karanlık noktanın eşiğinde bu kişiye rastlamak mümkündür. Böyle birinin söylediği her söz ve içine girdiği her davranış, insanları şüpheye sevk etmektedir. Bu saldırganlığı kendi ayıbını saklama yönündeki gayretlerinden ötürü gelmektedir ve bir bakıma kraldan daha kralcı bir düşün içinde, kendini haklı çıkarabilmenin gayreti içerisindedir. Ondan dolayı da kurduğu hayalleri vardır Miroğlu’nun.
Kendisinin milletvekilliği ya da Etiler’de sahneye çıkma gibi hayalleri olabilir.
Her insanın olduğu gibi Miroğlu’nun da kurduğu hayaller kendisini ilgilendirmektedir. Fakat hayalleri uğruna ya da yaşamakta olduğu kuyruk acısından dolayı, bir halkın değerlerine ve kurtuluş teminatlarına alçakça saldırı yapma hakkını kendinde görmemelidir.
Uşaklık ettiği siyasal akım kendisine bu hakkı tanıyabilir, belki bu menfaatlerin doğrultusunda kendisine sunulan imkanlardan da sonuna kadar yararlandırabilirler. Fakat devran değişir diye bir düşünce zaman zaman kendisini hissettirmelidir Miroğlu’nda da!
Daha öncesinde çalıştığı gazetenin baş yazarı bu konular hakkında birçok kesimi ve Kürt Halk Önderliğine yönelik sağduyu çağrılarında bulunmuştu. Herhalde gazetenin baş yazarı konunun hassasiyetini ve vehametini anlayabilmişti. Fakat Miroğlu denilen zat-ı muhterem konunun üzerine inatla gitmekte ve daha çok kaşımaya çalışmaktadır. Yani bir bakıma inatla caminin duvarını kirletmeye çalışmaktadır!
Günümüzde bu halkın değerleri olarak tarihe geçen bu kurumsal-örgütlü güçlere böylesine don kişotça yönelmek sadece ve sadece kendisine kaybettirir.
Elbette içine düşmüş olduğu kuyruk acısı belli noktalara kadar anlaşılır olmaktadır! Bu konuda metanetin gerektirdiği erdemi gösteremeyişi bıçağın altında dolaşmasına neden olmaktadır. Sonrasında yapılacak herhangi bir sağduyu çağrısının anlamı olmayabilir!
Sözün özü böyle giderse kırmızı kalemle çekilen bir çizgi devreye girer!
Miroğlu’da, mortoğlu olur bu toprakların tarihinde!
Toprak Cemgil
- Ayrıntılar
Ne oraya ne şuraya ne de başka bir yere bakmak önemli değildir.
Önemli olan PKK göre nerede durduğundur.
Hani bir söz var ya.
“Ne söylediğin değil nerede durduğun önemlidir”.
Her kim nerede duruyorsa O’dur ve durduğu yer kadardır.
Bu her insan için geçerlidir.
Hele Kürtler için daha fazla geçerlidir.
Kim ki, PKK sempatizanı ise kendisine ben insanım diyebilir.
Kim ki, PKK destekçisi ve aktif çalışanı ise O daha fazla diyebilir ki ben insanım.
Kim ki, PKK gerillası ve şehidinin annesi, babası, kardeşi ise başını dikçe tutabilir ve diyebilir ki, ne onurdur ki ben insanım.
Kim ki, PKK gerillası ise diyebilir ki, ben insan olmanın ulaşılmaz zirvesindeyim.
Yine diyebilir ki, ben insan olmanın ulaşılmaz ufkundayım.
Bu onura her kes nail olamaz.
Bu onura nail olmak yürek ister, beyin gücü ister.
Bu onura nail olmak her şeyden önce dağ duruşlu olmayı gerektirir.
Bu onura nail olmak her şeyden önce, ahlakın piri u pakına, fedailiğin emsalsiz kişiliğine sahip olmayı gerektirir.
Bu onura nail olmak her şeyden önce, para-pul-makam-mevki-şan-şöhret gibi ne kadar insana düşman satılık nemalar varsa onlardan arınmaktır.
PKK dışında kimse varmı ki, bu en insani değerleri içinde barındırsın.
PKK kuruluşunun 32.yılını geride bırakırken ne takdire şayandır ki, PKK olanlar.
Ne takdire şayandırlar ki, PKK destekleyeni, sempatizanı, çalışanı olanlar.
Ne takdire şayandırlar ki, onlar ki ben insanım çünkü PKK’liyim diyenler.
Çünkü kendine PKK’liyim diyenlerin nasıl bir efsanevi direnişi başlattıkları tarih tanıktır.
Tarih tanıktır ki, ilk insanlık nüvelerinin kalan kırıntılarına dayananarak PKK kuruldu.
Çünkü biliyoruz ki, ilk insanlık beşiğini bu topraklarda yaratıldı.
Çünkü biliyoruz ki, ilk insanlık nüvelerinin tohumları bu topraklarda atıldı.
Çünkü biliyoruz ki, ilk defa özgürlük,eşitlik ve direniş değerleri bu topraklarda oluşturuldu.
Tüm bu değerlerin üstünü betonla örtük diyen, devşirmelerin kurduğu batının devşirmesi T.C ye karşı PKK’yi kuranlara selam olsun.
PKK’yi kurarak en kahraman kişiliklerin direnişini dünya sahnesine çıkaranlara selam olsun.
Betona tohum ekip, betonu çatlatarak filizlenmesini sağlayanlara selam olsun.
Salkım saçak çiçekler gibi Kürdistan’ı, Mezopotamya’yı boydan boya çiçeklendirenlere selam olsun.
Mezopotamya’yı da aşarak dünyayı çiçeklendirip özgürlük bahçesini dönüştürmek için diş ile, tırnak ile, yürek ile, beyin ile direnenlere selam olsun.
Selam olsun Önder APO’ya.
Selam olsun Haki Karerlere.
Selam olsun Kemal Pirlere.
Selam olsun Xeyri Durmuşlara.
Selam olsun Mazlum Doğanlara.
Selam olsun Beritanlara.
Selam olsun Zilanlara.
Selam olsun Egitlere.
Selam olsun Egitlerin ardılları tüm HPG gerillalarına.
Bu dağlar yerinde durdukça, Kürdistan gerillası varoldukça ve bu halk serhıldan halkı olarak direndikçe daha nice yıllara ve asırlara sığacak bu PKK.
Nice yıllar ve asırlarca varolacak PKK’ye selamla olsun.
Özgür Bilge
- Ayrıntılar
Gençlik ruhunu anlatmaya gerek yoktur. Herkes bu ruhun ne olduğunu biliyor. Dinamikliği, atılganlığı, canlılığı derken yeniye olan özlemi hep dillendirilir. Ve tabii ki birde gençlik derken her şeyi hemencik kabul etmeyen, boyun eğmeyen olarakta bilinir. Bilinmesi gereken diğer bir özelliği ise herkesin onun yanında geçerken her şeyi yapamamasıdır. Gençlik onursuzlaştırmaya tahammülü en az olan kesimdir de. Başka bir deyimle doludizgindir.
Yukarıda söylenenleri hepimiz az çok biliriz, bilmemiz gerekir. Şöyle ya da böyle bizde gençlik yıllarını yaşadık. Belki de tümden yukarıda tarif edilen tarzda bir genç olamadık. Ancak her zaman böyle olmak için bir uğraş içerisinde olduk. Olmaya çalıştık.
Verilen devasa bir mücadele ardından yeniden içimizde tasarladığımız, hayal ettiğimiz gençlik ruhunu yaşama zamanı gelip geçmektedir. Binlerce Kürdistanlı genç belki de bu ruhu görülmeyecek bir şekilde kıyılarda, köşelerde yaşamaktadır. Belki de binlerce genç isimsiz kahramanlar olarak sadece bilinenlerin yüreğinde çoktandır yer edinmişlerdir. Ancak bilinen ve alenen herkesin gördüğü odur ki Kürdistan dağlarında belki de henüz bıyığı terlememiş, yüzlerce Kürdistan genci ölümüne milyonluk Türk ordusuna karşı kafa tutmuşlardır. Ve yine onlarcası bu uğurda canını gönüllü olarak feda etmişlerdir. Ve tabii ki bıyığı henüz terlememiş erkek gençlerin yanı sıra bu mücadelede kocaman emekleri olan yüzlerce genç gerilla kadın militanda yer almışlardır. Ölümüne faşizmin üstüne üstüne yürümüşlerdir ve kimisi ölümün çemberinde geçerek şahadet tacını da giymiştir.
İşte tüm direnişlerle yaratılan bir ruh oluşmuştur. Biz buna gençlik ruhu diyelim. Biz buna kendisini tanıyan ruh diyelim. Biz buna başı dik ve onurlu ruh diyelim. Biz buna boyun eğmeyen ruh diyelim. Ve tabi ki biz buna yeni şekillenen ve asla sömürgeci karakteri, boynu bükük köle kişiliği yaşamayan yeni ruhta diyelim. Siz buna özgürlük temelinde kimyası değişmiş yeni gençlik ruhu deyin. Biz ise yeniden yaratılmış bir halkın ruhu diyelim. Hem de direniş ruhu.
En son birkaç gün önce Nusaybin’de, polislerin gençlerimizin üzerine saldırmasında gördük. Beş yaşındaki bir çocuğa dahi tahammül edemeyerek tutuklamak isteyen bir faşist polis güruhuna karşı çıplak ellerle, birkaç taşla karşı koyan bu yeniden yaratılmış ruhu gördük. Faşist polisler alışmışlar halkımıza hor bakmaya. Alışmışlar küfürler savurmaya. Alışmışlar tokat çekmeye. Alışmışlar fırça atmaya. Alışmışlar höd çekmeye. Ve alışmışlar istediğini almaya ve istediğini kovalamaya.
Ama bu kez Nusaybin’de biz başka bir şey görüyoruz. Bu kez Nusaybin’de alınan çocuğu sahiplenen bir gençliği görüyoruz. Polisin küfrüne ve jop'una karşı yumruklarını sıkarak cevap veren bir yeni Kürt gençliği görüyoruz. Ve ardından da arka arkaya kaçan bir polis güruhunu görüyoruz.
İşte yeni gençlik ruhu dediğimiz olgu budur. Sömürgeciliğin yarattığı korkuyu kırarak hem de TC’nin silahlı, coplu polisine sadece yumrukla cevap veren bir gençlik. Geri adım atmayan bir gençlik. Kendisinden koparılmaya çalışılan bir parçayı, almaya çalışan bir gençlik.
Evet, işte bu yeni gençlik ruhudur. İşte bu özgüveni oluşmuş yeni gençlik ruhudur. Yeni bir kimyadır bu. Özgürlük kimyası daha doğrusu özgürlüğe kilitlenmiş özgürlük ruhu kimyası.
Artık Kürt gençleri nerede olurlarsa olsunlar, nerede bulunurlarsa bulunsunlar polislerin onlardan koparacakları bir parçayı geri almalıdırlar. Polise boyun eğmemelidir. Geri adım atmamalılar. Gerektiğinde üstüne aynen Nusaybin’deki o genç gibi yumruk sallamasını bilmelidirler. Taşlar, Molotoflar bilinen ‘silahlardır’. Artık yumruklarda birer ‘silah’ olmuştur. Artık topluca polislerin üzerine yürüyerek bizden aldıkları gençleri, çocukları, ihtiyarları ve anaları alma zamanıdır. Artı zaman gençlik zamanı ve gençlik ruhunu doludizgin yaşama zamanıdır.
Artık zaman bizim zamanımızdır.
Kasım Engin
- Ayrıntılar
Anlaşılan o ki gerillayı silahsızlandırmak için çeşitli çevreler çok yönlü propagandalarını derinleştiriyor. Bunun başarılabileceği düşüncesine iten de gerillanın tabanı denilerek, birçok zaman birleştirilerek yargılanan ve bu ağır baskı altında artık nerede durduğunu tam olarak kestiremeyen kesimlerden geliyor.
Silahların zamanının geçtiği tezi neoliberalizmin fikir babalarının “ideolojiler çağı kapanmıştır” düşüncesiyle gündeme hakim olan bir fikirdi. Herhangi bir grup, kesim, halkın haklarını talep etme ve bunları savunmak; kendi kültürel ve ahlaki öğelerini koruma mücadelesi yürütme yerine sisteme teslimiyetini ve parçalanmış bir toplum yaratmayı hedefleyen bu düşünce günümüzde üstü örtülü bir şekilde devam ediyor. Bunun yanında bin yıllardır silah kullanma yetkisini elinde tutan devletçi, savaşçı iktidarın tüm tehditlerini bertaraf etme, hak arama taleplerini sınırlandırma girişimi olarak da değerlendirilebilir.
İnsanın kominal toplumda savunma amaçlı kullandığı ve topluluğa ait silahların bir üst aşaması olarak fetih, talan ve saldırı pozisyonunda işlerlik kazanan silahlardan bu yana değişmeyen bir mantıkla karşı karşıyayız aslında. Madenlerin silah yapımındaki önemi ve bu madenlerin çıkartılması ve işletilmesindeki zorlukların giderilmesinde dahiyane kurnazlık sergileyen “kutsal ittifaklar” zamanından kalma bir alışkanlık.
Tabii artık silahların bir sektör haline gelmesi ve kolay ulaşılıyor olması bu işlevini yitirdiği gibi bir sonuç yaratmaz. Herhalde neredeyse onlarca anlaşma ve ittifakla birbirlerine bağlanmış ülkelerin birbirlerine karşı tırmandırdıkları silahlanma yarışları salt o devletlere gözdağı anlamı taşımıyor. Devlet geleneğinin güvenilmezliğinin yarattığı etkiler olsa da her iktidar erkinin bir başkasının elindekilere göz dikmesi gerçeği söz konusu olsa da artık egemenlik kurmak ve o değerleri ele geçirmek için o kadar zor yollara başvurulmuyor. Kısacası esasta iktidarların rahat ve huzur ortamını daim tutabilmek ve çıkarlarının kalıcılığını sağlamak için sömürünün kaynaklarını bastırmaya yarıyor silahlar.
Çıplak zor aracı olan silahların yanı sıra özel ve psikolojik silah kullanımı kapitalist modernitenin en yoğun ve güçlü aracı konumunda. Sınırsız ve sayısız medya ve iletişim aracının kullanımının özendirilerek tüm insanlığa yayılımıyla her eve hatta her cebe kadar sızabilen iktidar sahipleri artık silah kullanımına gerek duymadan insanları düşüncelerinden, savunduğu doğrulardan caydırabildiğinden bu yöntemi daha kolay, ucuz ve etkili bir silah olarak kullanıyor.
Bu etkiden kurtulabilen ve örgütlülük sahibi olan kesimler karşısındaki yöntem ise tabii ki çıplak zor. Şiddet, katliam, terör, işkence yöntem ve çeşit zenginliği yaşasa da vazgeçilmez temel bir yaklaşım olarak eldeki sopa olarak tutulmaktan vazgeçilmiyor.
Özcesi silah tüm insanlık tarihinde olduğu gibi günümüzde de egemen iktidarcı güçlerin temel bir ‘çözüm’ aracı olarak kullanılmaya devam ediliyor.
Silah kullanan ve tehditler savuran bir cenah karşısında yapılabilecekler sınırlıdır. Seçenekler azdır. Hatta iki yolla sınırlandırılabilir. Ya dayatmayı kabul eder, binyılların özgürlük arayışçılarının hayal ve seslerini yüreğinden ve beyninden silerek uydu bir kişilik olarak basit bir sistem taraftarı bireyci olarak yaşamaya çalışırsın ya da “Anlamını, hakikatini bilmeyen insanlık ya olamaz, ya en alçakçası, en barbarcası olur.” diyerek kendini ve toplumunu onurlu ve özgür bir gelecek yaratımına katmaya çalışırsın.
İşte PKK gerillalarının da seçimini bu iki yol üzerinden değerlendirmek gerekmektedir. PKK, Kürt halkının, tüm Ortadoğu ve insanlığın özgürlüğüne kilitlenmiş, çözmeye aday olduğu sorunları sistemsel olarak tanımlayan bir hareket. PKK’yi şiddete bulaşmış ve ne yaptığını bilmeyen insanlar topluluğu olarak değerlendirmek ve kendince kimi dayatma ve taleplerle halkını ve insanlığı savunma özelliğinden saptırabileceğini düşünmek herhalde en büyük aymazlık olsa gerek.
Amed zindanlarında Mehmet Hayri Durmuş ve Kemal Pir arkadaşların yaptıkları savunmalarda da karşı çıktıkları bir nokta buydu. “Bizi basit bir şiddet örgütü olarak tanımlayıp yargılayamazsınız. Biz, ideolojik bir hareketiz” diyerek sistem sahiplerinin kitlelerin gözünde karartmaya çalıştıkları hareketi savunarak gerçek uğraşılarını mahkeme salonlarında bir bir dillendirmişlerdi.
PKK, kapitalist sistemin dünya insanlığına uyguladığı politikaları eleştirip yargılayarak, yeni ve daha yaşanılır bir dünyanın eskinin çözüm yöntemlerini aşan bir keskinlik, kararlılık ve yöntem zenginliğiyle uygulama iddiasına sahip bir örgüt. Bin yıllardır insanların kafalarında sabitleştirilmiş tüm düşünce kalıplarını, insan iradesini yok sayan her türlü dayatmanın karşısında “özgür insan” yaratımını hedefleyen bir örgüt. Hedef ve amaç belirlediklerini kendi içinde ve Kürt toplumunda 30 yıllık bir mücadelede açığa çıkardığı sonuçlarıyla ortaya koymuş bir hareket. Ve daha fazlası.
PKK’nin uyguladığı mücadele yöntemlerinin bu hedefler doğrultusunda yaşayacağı zenginlik tabii ki kendi amaç araç ilişkisinin üzerinden yürüyecektir. Yoksa telkin ve dayatmalara boyun eğerek sözde demokratik sivil iradenin belirleyeceği hatta uydu bir örgüt olması beklenemez. Eğer PKK çevrenin söz ve dayatmalarına kulak kabartarak yönünü bulmaya çalışsaydı PKK diye bir şey hiçbir zaman olmazdı. Bir çift söz ve umut kırıntısı bile denilemeyecek kimi duygularla başlayan PKK hareketinin ve uyguladığı yöntemlerin bu doğrultuda değerlendirilmesi ilgililerinin doğru sonuçlara ulaşması açısından yerinde olacağı kesindir.
Biz, gerillalar olarak da bu silahın döneminin geçtiği tartışmaları içinde söyleyebileceğimiz şudur; Kürt halkı ve öncüsü Önder Apo özgürleşmedikçe, hakları garantilenmedikçe ve bunlar karşısında devlet şiddeti var oldukça silahların zamanı kapanmayacaktır. Herkesin böyle bilmesi ve okuması onurlu bir barışın yolunun açılmasında da etkili olacaktır. meşru savunma yapmak her canlının hakkı olduğu kadar bizlerin de en temel hakkıdır ve bu hakkı korumak adına dün olduğu gibi bugün de her türlü koşulda görevimizin başında olduğumuzu halkımızla paylaşmak istiyoruz.
Pir Kemal
- Ayrıntılar
Sıkılı yumrukları havada, tok ve bir ağızdan çıkan slogan sesleriyle sokakları çınlatırken veya bir duvara, uğruna koskoca ütopyalar kurulan kutsal harfler çizilirken görülür ya çoğu zaman; devrimci, o değil.
Koyu, askeri yeşili parkesi, uzamış sakalı ya da atkuyruğu yapılmış saçı ve makyajsız yüzüyle tam da parmaklarının avuç içine doğru birleştiği o yuvarlağın derinine sıkıştırdığı sigarasından derin ve keskin bir nefes çekerken görülür ya; devrimci, o da değil.
Cepte kalmış olan üç beş liranın hesabı yapılarak gelinmiş bir kahvehane ya da cafe köşesinde ısmarlanmış çayları yudumlayıp hararetle tartışırken görülür ya bir grup; devrimci, o, hiç değil.
Hayalleri ve geleceği tutsak alabileceğini düşünenlerin hapsettiği soğuk beton ve demir parmaklıklar arkasında inancı ve iradesiyle ölüme yatmış, bir deri bir kemik kalmış fotoğraflarında gözleri ışıl ışıl parlayan da değil devrimci.
Kapısına tekmesini vurarak içine girdiği ve o pastel renkli duvarlarında çarpan kararlı ve tok sesiyle tarihi yargılayan, yurtseverliği, fedakarlığı haykıran da değil devrimci.
Kim bilir nereden ele geçirdiği ve yavuklusu gibi bağlandığı o soğuk namluyu koltuk altında, kemer arasında, bir ahşap döşemenin içinde saklarken bir gün yaşatılmış ve yaşatılacak her türlü zorbalığa, haksızlığa, sömürüye, katliama karşı hesap soracak olmanın o dayanılmaz hazzını duyumsayarak, planlar yapan da.
Bunların hepsi olsa da çok daha ötesindedir devrimci. Aşamaları olsa da devrimcilik yolunun, aslı değildir davanın. Heyecanı, macerası biraz da biçimidir devrimciliğin. Ya da birçoklarına göre aslı, esası devrimciliğin.
***
Bir devrimciyi devrimci yapan olgunun onun süreklileşen ve istikrar arz eden yaşamıdır. Ya da Sosyalizm ideolojisine bağlılığı ve ideolojinin ortaya koyduğu yaşam tarzına göre bir ömür yaşamasını bilmesidir.
Her an ve her pratik ardından kendisini ve devrimciliğini, sosyalistliğini sorgulamalı insan. Yoksa kirlenir uğruna milyonların düştüğü kutsallar.
***
Sonbahar yapraklarının her esen yelde savrulduğu bir sonbahar gününde güneşi ufuk çizgisinde uğurlarken bir kez daha soruyorum, sorguluyorum devrimciliğimi.
Dik yokuşlarında soluklanmadan, bir nefeste, çevik adımlarla ilerlerken, soruyorum kendime; “Yeni değer teorisi nasıl şekillenmeli?”
Rüzgarın jilet gibi kestiği zirvelerde inadına ve tersine koşar adımlarla ilerlerken soruyorum “Kapitalizmin aşılma sorunlarında her bireye düşen görev ne?”
En yorulduğum ve bitkinleştiğim an’da bile inançlı ve kararlı adımlarla ilerlerken yine soruyorum “Devrim değerlerine nasıl sahip çıkmalı?”
Suyun başına iniyor, yaprakların kapladığı gölde açtığım küçük bir aralıktan su içiyorum ve yine soruyorum “Dilini, kültürünü, kimliğini eşit ve özgürce yaşamasında Kürt halkının tek çıkar yolu ve çözüm modeli nedir?”
Dağlarımızın, özgürlük mekanlarının her sonbaharının ressamların tuvallerine düşürdüğü o renkli tablonun asla canlandıramadığı güzellikleri seyre dalarken sorularımı çoğaltıyorum.
Cevaplarını bilsem ve tam da ortasında olsam da cevapların yine de soruyorum.
Bir gerilla olarak herkes en derin uykusundayken daha, rakımı bilinmez dağların doruklarında güneşi ilk karşılayan olmanın haklı gururuyla Kleşimi omzuma atarak nöbetine duruyorum özgürlüğün…
Bir daha farkına varıyorum ki sosyalizm ve devrim, sürekli arayışın, inancın ve eylemin eseri.
Pir Kemal
- Ayrıntılar

Basına ve Kamuoyuna!
21 Kasım günü 12.00-13.00 saatleri arasında Medya Savunma Alanlarına bağlı Zagraos’un Stunê ve Kiyê köyleri ile Bira ve Avaşin vadilerine yönelik olarak TC ordusu tarafından havan ve obüs saldırısı yapılmıştır. Yapılan saldırılar sonucunda alanda başlayan yangın halen devam etmektedir.
- Ayrıntılar

Basına ve Kamuoyuna!
1. 23 Kasım günü 10.00-14.00 saatleri arasında Medya Savunma Alanlarına bağlı Haftanin’in Dêreşişê, Ava Gûzê, Mêrgeşîşê, Partizan Tepesi, Bêtalma, Kuliyan ve Sulê Vadilerine yönelik olarak TC ordusu tarafından havan ve obüs saldırısı yapılmıştır.
- Ayrıntılar

Basına ve Kamuoyuna!
1. 22 Kasım günü 13.00-14.00 saatleri arasında Medya Savunma Alanlarına bağlı Xakurkê'nin Şehit Beritan, Şehit Kurtay ve Karker tepelerine yönelik olarak TC ordusu tarafından havan ve obüs saldırısı gerçekleştirilmiştir.
- Ayrıntılar