Fedailik, adım attığın yolda yüreğini ve beynini adayarak yürüyebilmektir. Her adımı bir adanmışlığın resmidir fedainin, her adımını bir başkası için atar.
Her adımında bir başka yüreğin, bir başka düşün taşıyıcısıdır. Ve yol aldıkça her adımda biraz daha başkalaşırken aslında aynılaşandır fedai. Bir başka yürekle bir olur çünkü yüreği. Zana Yoldaşın, Andok (Sacit Bayram) Yoldaş ile bir eylem güzelliğinde resm olup bir olan yüreği gibi…
1985 yılında Mardin-Derik’de dünyaya gelen Zana Yoldaş, çocukluğunu Mısırke (Başaran) köyünde geçirir. İlkokula kadar okuyan Zana Yoldaş, daha sonra okumaz ve erken büyümenin peşine verir. Henüz sekiz yaşındayken babasının kamyonunu kullanmaya başlar. Böylece erken büyümek ve büyüklerinin sorumluluklarını erkenden üstlenmenin Kürdistan çocuklarında var olan gerçekliği Zana Yoldaş için de geçerli olur. Ailesinin yurtsever olması, Mardin’in sade ve yıllanmış yurtseverlik duyguları içerisinde büyümesi toprağına olan sevgisini, bağlılığını belirgin ve güçlü kılar. Henüz dünyaya gelmemişken özgürlük saflarına katılan akrabalarının olması, çocukluğunda şehadetleri duyması Zana Yoldaşın çocukluğunun ütopyalarını özgürlük hayalleri ile sarmalamasını sağlar. Düşmanın baskıları sonucu köylerini bırakmak zorunda kalınca Urfa’nın Viranşehir ilçesinde Dinçkök (Gede) köyüne taşınırlar. Önderliğe yönelik gerçekleştirilen komplo ile beraber saflara katılmak istese de yaşının küçük olması sebebiyle katılımı gerçekleştirilmez. Ama o hayallerinden vazgeçmez. Çocukluk yıllarını sorumluluk duygusu ile bir genç, hatta yaşı olgun bir kimse gibi yaşamış olan Zana Yoldaş, en genç yaşlarında da daha büyük görev ve sorumluluk alması gerektiğinin inancı ile 2003 yılında yüreğini dağlara döner. Bilir ki yıllarca ütopyalarında biriken düşlerin patikası Güneş’e doğru yol veren bu patikalardır. Bu yüzden her adımında biraz daha kararlı ve inançlı başlar yürümeye.
Zana Yoldaş, dağa gelişi ile beraber yeni savaşçı eğitimini gördükten sonra pratiğe gider ve dönünce 2004 yılının eylül ayında daha güçlü cevap olma istemiyle beraber Özel Kuvvetlere geçer. Burada kendini her yönlü adamanın peşindedir. Yoldaşlığı, kararlılığı, inancı ve bağlılığı ile var olur. İdeolojik ve askeri yönlü gelişimini hızlandırırken doğduğu topraklara olan özlemi ve o topraklar üzerinde akıtılan kanlara olan öfkesi de artar. Çocukluğunun ütopyalarına, doğduğu topraklara bir gerilla olarak büyüttüğü yüreği ile dönmeyi ekler. Bunun için her yönlü kendisini eğitir. Parti içerisinde kendini eğitmeye, bilgiyi bilince dönüştürmeye verilen önemi bilerek yaklaşır. İsminin anlamında her gün biraz daha bilge kılar kendisini. Önder Apo’nun felsefesi ile bütün özünü O’nun bilgeliğinden alarak fedai benliğini yaratır. Kendisini bu felsefenin doğrularıyla yarattıkça kendine olan güveni de artar. Kendisi oldukça kendisine güvenir insan; özüne kavuştukça var olur güven. Öz güveni güçlüdür Zana Yoldaşın. Yaşamsal ve düşünsel anlamda birçok zorlanmaları olsa da kendisine olan öz güveni vardır. Bu yüzden zorluklarla yaşamaktan öte her daim onları aşacağına dair güveni olur. Fedai, her şeyden önce ve öte kendisini aşmasının çabasını verendir. Bütün sorunları ve zorlukları, sistemin var ettiği kişiliği aşmanın çabasını verir Zana Yoldaş. Ve mutlaka aşacağına dair çok inançlıdır. Bu yüzden yoldaşlarıyla her zaman düşüncesini, sorgulamalarını ve kendisini zorlayan yanları paylaşır. Onlardan da almasını bilir. Partileşme gayesindedir; partinin özelliklerini almak için çabalar. Hırslı ve düşüncesinden, eylemine tutarlıdır. Gittiği her görevde, kendisine verilen her işte, zorlu çalışmalarda sonuna kadar götürmek ve başarmak için kendisini bütünüyle verir. Bu duruşu ile hangi çalışmaya da gitse mutlaka sonuç alır. Kaygısız ve hesapsız, fedakâr ve mütevazıdır Zana Yoldaş. Onun tek kaygısı girdiği işte eksiklik çıkmasına dair olan kaygılarıdır, onları da görevine olan bağlılığı ile giderir. Kendisini benliği ile adamanın çabasındayken bir yandan, öte yandan askeri anlamda da kendisini güçlendirir. Hala ütopyalarındaki düşlerin peşindedir Zana Yoldaş. Silahlara hâkimiyetini güçlendirir, yetenekliliği ve merakı ile teknikte hâkimiyetini arttırır. Sabotajda yetkinleştikten sonra artık düşlerine bir adım daha yaklaşmış gibi hissederek fiziki rahatsızlıklarına rağmen Mardin’e gitmek için ısrarlarını arttırır ve gözlerine dolan heyecanı ve coşkusu ile 2009 yılında Mardin’e gidecek gruplar içerisinde yerini alır.
Raporlarından Derleme;
“Adım Zana Hekim. 1987 Mardin doğumluyum. Sekiz yaşıma kadar burada kaldım. Daha sonra hem maddi beklentiler sonucu hem de köyde sadece ailenin partiyle ilişkileri olduğu için düşman baskıları sonucu buradan taşınmak zorunda kaldık. Daha sonra Urfa’nın Viranşehir ilçesine bağlı Dinçkök (Gede) köyüne taşındık. Her ne kadar Türkiye metropollerine gidiş gelişim olsa da çoğunlukla Viranşehir’de kaldım ve 2003 yılında mücadeleye buradan katıldım. Partiye katılış nedenim hem ailenin hem de çevrenin yurtsever olması ve 99’da Önderliğin esaret altına alınması ve bu süreçte bir tane kuzenimin katılmış olmasının beni etkilemesiydi. Bu temelde 99 yılında iki sefer girişimde bulunmama karşın yaşımın küçük olması nedeniyle saflara alınmadım. Botan’da bir süre kaldıktan sonra Güney’e geçtim. Geçtiğimiz süreçte örgüt provakatif, tavsiyeci süreci yaşıyordu. Buna karşı ciddi bir mücadele yürüttüğümü söyleyemem. Genel yaklaşımım kendimi koruyayım yeter, diğerini nasıl olsa örgüt yapıyor ve ben Önderlik için katıldım, kim ne yapıyorsa yapsın yaklaşımı idi. Daha sonra anladık ki birey hangi düzeyde olursa olsun eğer yaşam duruşu ve tarzı örgütü temsil ederse tavsiyecilere karşı bir mücadele sahibi olabilir. Bu yaklaşımdan hareketle genel duruşuma bakıldığında şöyle değerlendiriyorum; belki objektif olarak tasfiyeci kesime katılmadım ama farkında olmadan da zemin olduğumdur. Somut belki bir tasfiye süreci yaşandı. Bundan önce de çok yaşandı. Buna karşı örgüt 1 Haziran Hamlesini gerçekleştirdi. İçte de hem Önderliğin müdahaleleri hem de örgütün çabaları ile 2006’ya kadar bir düzelme yaşandı. Kendim de bunları gördükten sonra yeniden bir katılım yapmam gerektiği sonucuna vardım. Ve bu temelde 2004’de Özel Kuvvetlere geçtim. Burada iki devre eğitim gördüm ve bu temelde pratiğe çıktım. Sonra yine Güney sahasına döndüm. Arkamıza dönüp baktığımızda nelerin değiştiğini ve nelerin kendini bazı noktalarda tekrarladığını iyi görmekteyiz. Gördüğüm ideolojik, askeri ve spor eğitimlerinin hem kendim açısından hem de genel açısından yarattığı değişimlerdir. İlk başlardaki yaklaşımım ve şimdiki yaklaşımım arasındaki farka baktığımda şunları söyleyebilirim; ilk başta da belli bir anlam yükleme vardı ama şimdiki gibi olduğunu söyleyemem. Görülen savunma eğitimleriyle, birey ve toplum arasındaki ilişkinin hangi temeller üzerinde olması gerektiğini tam olmasa da anlamış bulunmaktayım. Birey ve toplum birbirini nasıl tamamlamalı, toplum birey için ne anlam ifade ediyor ve aynı zamanda birey toplum için ne anlama geliyor gibi soruları kendime sorduğumda, Önderliğin şu sözü karşıma çıkıyor; ‘toplumsuz birey olmaz, ancak toplumu yıkılmış olabilir’. Bununla birlikte değerlendirdiğimde şunları söyleyebilirim; toplumu yıkılmış olan birey kendisi de yıkılmaktan ve tarih sayfalarından silinmekten kurtulamaz. Eğer yaşanan böyle bir birey gerçekliği varsa başka toplumların ve ideolojilerin kuklası olmaktan kurtulamaz. Böyle bir gerçekliği göz önüne getirdiğimizde günü birlik bir yaşamdan başka bir şey değildir.
Kürt halk gerçekliğine baktığımızda toplum gerçekliği, tarihi çarpıtılmış ya da yıkıma uğratılmış bireyler topluluğu olarak değerlendirebiliriz. Böyle bir tarih ve halk gerçekliğine sahip olan bireyin yapması gereken tek şey toplum gerçekliğini, kültürünü ve en önemlisi tarihi yaratmaktır. Bunu genel olarak değerlendirdiğimde PKK Hareketinin bunları yapma çabasında olduğu ve belli bir düzeye getirdiğini diyebiliriz. Ama benim için bir birey olarak en önemlisi benim bunun neresinde olduğumdur. Bu soruları kendime sorduğumda aklıma ilk gelen şey birey için fedailik ne ifade ediyor, toplum için niye fedailik? Bu tip soruların yanıt aramama ve yanıt olma çabasına girmemi sağladığını söyleyebilirim. Bütün bunları söylerken bu gerçekliğimle karşı karşıya kalmış bulunmaktayım. Geleneksel devlet kişiliğinin tarihi gerçekliği toplum üzerinde yarattığı tahribatları ve bu tahribatları toplumun en küçük gözeneklerine kadar indirdiği ve toplumun içinde yaşayan bir ur olduğu gerçekliği ve benim kişiliğimin üzerinde de etki ve tahribatlara uğrattığı bellidir. Ama önemli olan benim bundan kendimi kurtarma çabamın ne kadar olduğudur. Bu kişiliği geçmek elbette kolay olmayacak ama bundan kurtulmanın tek yolunun kendini gerçekçi bir biçimde sorgulamaktan geçtiğini biliyorum. Bu da istediğim bir biçimde gerçekleştirebilsem yaratmak istediğim bireye ulaşacağıma inanıyorum. Kişiliğim açısından bu süreçten sonra hangi konuların aşılması gerektiğini şöyle ifade edebilirim. Şahsımda yaşanan yöntem sorununu aşmak olacaktır. Bu sorunun nereden kaynaklandığı konusuna gelince yapmak istediğimi yapamama, yani kaş yapayım derken göz çıkartmaya benziyor. En zor şey insanın kendisiyle yüz yüze kalmasıdır. Her ne kadar eski paradigmayla örgüt içerisinde yer almasak da örgüte katılımımız eski paradigma temelinde oldu. Kısaca özetlemeye çalışırsam herkesin bir devleti var niye Kürtlerin bir devleti olmasın, niye Kürtlerin bir vatanı olmasın. Ve işte PKK bunun için mücadele veriyor. Biz de Kürdüz, bizim de bu mücadele içinde yer almamız gerekir yaklaşımı idi. Katıldıktan sonra savunmaları okuyup eğitim gördükten sonra bir çarpılma yaşandı. Çünkü bildiğimiz her şey sıfırlanıyordu ve ezberlediklerimiz bozuluyordu. En önemlisi de bildiğimiz her şeyin ataerkil bir zihniyete dayandığı ve bu zihniyete dayanan her mücadelenin toplum ve bireyin özgürlüğüne değil, tersine kökleşmeye hizmet edeceğiydi. Burada paradigmayı açmayacağı ama önemli olan bireyin ne kadar uyguladığıdır.
Bir de kadın ideolojisine yaklaşımımı açmak istiyorum. Örgüte katılmadan önceki yaklaşımı açma gereği duymuyorum. Bizimki de üç aşağı beş yukarı Kürdistan’da büyüyen her birey gibidir. Kadının toplumsal yerini ve önemini PKK ile anladık. İlk başta çok duygusal yaklaşıyordum. İşte kadındır, o da bizim gibidir, o da ülkesi için savaşıyor diye, bir de biraz kutsal gören bir yaklaşımım vardı. Ondan sonra bazı sorunları görünce o kutsallık yıkıldı ve artık bu yaklaşım gelişti. Bana bulaşmasın da ne yapıyorlarsa yapsınlar, beni ilgilendirmez yaklaşımı gelişti. Belli bir süre böyle yaklaştım daha sonra örgütü tanıdıkça kadına nasıl yaklaşılması gerektiğini daha iyi anladım. Önderlik PKK’yi bir kadın hareketi olarak tanımladı. Bundan sonra kadının toplumsallığını vazgeçilmez en büyük öğesi olduğunu, toplumsallığın kök hücresi olduğunu anladığımızda o eski köhnemiş yaklaşımla yaşayamayacağımızı bir bütün yaklaşımın değişmesi gerektiğini anladım ve çabamın da bunu anlamak için olduğunu belirtebilirim.
Sürecin bize dayattığı görev, yoğun halk eylemlikleriyle birlikte Önderlik için askeri eylem yapılmasıdır. Mademki kurum olarak Önderliğin yaşam teminatıyız bu da bizim en kutsal görevimizdir. Bütün bunlara baktığımız zaman her ne kadar kırsalda güçlü bir direniş sergilense de metropollerin bunlara pek fazla destek sunmaları, daha çok eylemlerin küçük ve kısmi kalması düşmanı daha da cesaretlendiriyor. Önderliğin bir başka uygulama yaptığı yer ‘beni susturdular’ değerlendirmelerini yapmasıdır. Bu demek oluyor ki biz kendi duruşumuzla nasıl susturduysak bunu yeniden kaldırmayı da bilmeliyiz. Her zaman değerlendirmelerimizde biz Önderlik adına eylem yaparsak Önderliği daha da zor durumda bırakırız diyorduk ve yapmadık, yapmadığımız için de Önderliğin durumu bugün son noktaya gelmiştir. Onun için düşman cesaret alıp diyebiliyor ki ‘biz ne yaparsak ses seda yok. Yedi yıldır her türlü uygulamayı yaptık. İstediğim zaman görüştürdük, istediğimiz zaman görüştürmedik.’ Bütün bunlara rağmen ciddi bir refleks yaşanmadı. Bütün bunlar yaşandığı için özel yasa vb. her türlü uygulamayı açık açık yapıyorlar. Bütün bunlar karşısında bizim eski duruşumuzla devam etmemiz ne süreç tarafından ne de halk tarafından kabul edilecek şeyler değildir.Bu temelde hareketin başlattığı yeniden partileşme sürecine 10. Kongre kararları temelinde partileşmeyi kendi kişiliğimizde gerçekleştirmeye çalışacağımı belirtebilirim.”
(Ş. Zana Hekim)
Duygularını hep yüreğinin sadeliğinde dile getiren Zana Yoldaş, yaşamı boyunca aynı duruluktadır. Belki bazen yanlıştır, yanılgılıdır düşünceleri ama o samimiyetiyle bunu paylaşmaktan çekinmez, paylaşır. Onu bu yüzden; “Dağlarda kişilik olarak oldukça sert bir yapısı vardır. Kararlıdır. Granit gibi diye bir kavram vardır. Aynen Granit gibidir. Onda ikirciklik olmaz. Onda normal yaşamak olmaz. Genç olmasına karşılık korkunç bir inisiyatif gücü vardır. Mukayese gücü vardır. Bir de doğru ve yanlışa koyacağı tavır vardır. Öyle herkesin yapacağını yapacak biri değildir. Yanlış ise yanlıştır, doğru ise doğrudur. Onda bilinen klasik feodal ölçüler rafa kaldırılmıştır. O, özgürlük dağlarına özgürlük için gelmiştir. Bunun için düşüncelerini her ortamda herkesle açıkça konuşan ve paylaşan biridir. Bir de Zana Yoldaş tam bir cıvadır. Yerinde durmayan, akan, coşan bir sel gibi güçle hareket eden, boş durmayan, mutlaka bir şeyler bulup iş yapandır. Ve tabi bir de inisiyatif kendisinde had safhadadır. Öyle ki yer yer yöneticileri zorlayan bir inisiyatiftir onunki. Kimilerinin bildiği gibi zarar veren bir inisiyatif kullanmaz. O, var olan bir imkânı, fırsatı yakalayıp hem de ensesinden tutup pratikleştirendir. Bundandır ki güven verendir, kabul görendir. O, saygı uyandıran bir gençtir. Evet, Zana tam da ismine göre Zana’dır. Yani bilgedir. Bilinçle yaşayandır.” sözleriyle anlatır yoldaşları.
Duygularına, bağlılığına güvenir yine. Mardin’e gidişi ile yeniden doğduğu topraklara ulaşmanın heyecanı ve coşkusuyladır. Ama ötesinde biriken öfkeleri resm olur anımsadığı hatıralarda. Yıllar önce ettiği yeminlerdir sanki boğazına düğümlenen. Şimdi intikamın zamanıdır. Yanında gözlerinde aynı coşku ve parıltının, aynı öfkenin olduğu Andok Yoldaş vardır. Yeminleri, düşleri birbirine sarmalanmıştır. Yaşamı boyunca hep zorluklar karşısında yeni bir yol arayışında olan, yoldaşlarının kendisi için ‘ya yeni bir yol bulur ya yeniden bir yol yapar’ dedikleri Zana Yoldaş, düşman karşısında yeni bir yol bulma arayışındadır yine. Ve aynı yola girmiş Andok Yoldaş ile düşleri birleşince yürekleri de bir kılınarak yolları bir olur. Düşlerinin, yüreklerinin, benlikleriyle var ettikleri düşünce birliğinin bir eylem güzelliğinde taçlanma vakti gelir. Bunun için Kızıltepe merkezindeki polis merkezine yönelik başarılı bir eylem gerçekleştirirler. Yalnızca ‘başarı’ der Andok Yoldaş ve ‘eylem’ der Zana Yoldaş. Eylem başarılmıştır. Fedailik, ütopyalarındaki hayalin ardına vererek onu sonuca eriştirmektir ve sırt sırta, yürek yüreğe başarır iki fedai. Oradan uzaklaşmak için aldıkları araç ile kaçış esnasında bir kaza geçirirler. Yaralı olmaları sebebiyle yürüyerek çok fazla uzaklaşamazlar. Ama bir an olsun akıllarından geçmez bir adımı fazla atmak. Hangi yara ağır, hangisi hafifmiş umurlarında değildir onların. Beraber aynı adımda yol almaya devam ederler. Daha fazla ilerleyemeyince buldukları boş bir evde beklerler. Düşman askerlerinin etraflarını sarmasıyla beraber fedai ruhlarını arşa değdirmenin güzelliğine erişirler son nefeslerine. İlk mermiyi fedai sıkar yeniden. Gecenin karanlıklarında korkulara, gizlere, cellâtlara biriken öfkenin ateşidir namluda alevlenen. Uzun süre çatışan Zana ve Andok Yoldaşlar 22 Nisan 2010 gecesi şehadete ulaşarak özgür ruhların gecelerinde bir çift yıldız olurlar.
Andok ve Zana Yoldaşı eyleme gitmeden önce gören ve eylemlerinden sonra fedailiğin ruhuna tanıklık eden Ş. Yıldız Gabar (Neriman Koçhan) Yoldaş, onlara söz vermişçesine o yolda yürümek için genç yüreği ile aynı yıl yollara düşer. Aynı mekânlarda, aynı dağlarda o ruhu soluyarak yıllar sonra tıpkı o yoldaşları gibi, tıpkı sözünü tutmaya gitmiş gibi Mardin’e giderek 2016’da Nusaybin’de şehit düşer. Yıldız Yoldaş, onları hep ikiz bir ruh ve kendi ruhunun tamamlayıcıları olarak tanımlar. Günlüğünde de onlar için birkaç cümle ile sevdasını paylaşır;
“CAN YOLDAŞLARIM,
Ayrı bedenlerden olan bir ruh, bir can ve iki yoldaş… Onlar aynı kökten yeşeren iki fidandı. Biri Amed biri Mardin de filizlendi. Köklerini yoldaşlığın yüce bağlılığın da birleştirdiler. Aynı yolun yolcusu olup, aynı mücadeleyi ve aynı yaşamı paylaştılar. Aynı iddiayla Zilan Yoldaşın yolunda fedaileşme kararını verdiler. Ve büyük bir öfkeyle, iddiayla, coşkuyla yönlerini Botan sahasına verdiler. Andok ve Zana Yoldaşlar. Bagok kadar asi, Ömeryan kadar güzel ve heybetli. Nusaybin kadar isyankâr, mücadeleci ve direngendiler. Amed kadar coşkulu, Gabar kadar yoldaşlığı ve maneviyatı güçlüydüler. Dicle suyu kadar sessiz ve aynı zamanda hırçınlığıyla sabırsızca Fırat’a yetişmek için durmadan tüm güzellikleriyle akar. Öyle bir akar ki dağları deler köprüleri tanımaz ve tüm akışkanlığıyla hakikate ulaşır.”
Ş. Yıldız Gabar(22.04.2014/Zap
