Şafak sökmek üzereydi.
Amed’den Güney’e geçecek bir gerilla grubu, bir dağın yamacındaki patikadan yürüyorlardı.
Önceki gün, akşamüzeri saat altıda yürüyüş başlamış, şimdiye kadar karakollardan, termal tanklardan, korucu köylerinden, bazı yaralı arkadaşların yavaş yürümelerinden ve yeni katılan savaşçıların zorlanmalarından ciddi bir dinlenme molası verilmemişti. Sanki upuzun dikenli bir tarlayı yalınayak geçiyorlardı. İyi hesaplanmamış bir dinlenme molası bile, grubun sonu olabilirdi. Herkesin böyle yürümesi gerekli olduğu kanısı öncüyü şaşırtıyordu.
Havanın aydınlanması onlar için artık sorun değildi. Tehlikeli yerlerin çoğunu geçmiş. Şimdi grubu ötede görülen sarp, fakat, seyrek ağaçlı yere ulaştırsalar bile yeterliydi öncüye göre. Orada uzun bir mola verilebilirdi. Onları karşılayabilecek grubun da yarım saat yukarıdaki arazide olması gerekiyordu. Herkes bir an önce oraya ulaşıp iyice dinlenmeyi düşünüyordu. Gözleri uykusuzluktan, kendiliğinden kapanıyor, bazıları uyuklayarak yürüyorlardı. Dengesiz yürüyenlerin ayakta uyuduğu anlaşılıyor, uyuyakalanları fark eden arkadaşları onları hemen uyandırıyordu. Üç-dört kez yürüyüşte uyurken yere düşenler oldu. Her düşen, düşer düşmez uyanıyor, şaşkınlıkla etrafına bakıp, ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Öncü bir yorgunluktan ve uykusuzluktan yoluna çıkan bazı şekillerin insan mı, başka bir şey mi olduğunu seçmekte güçlük çekmekteydi. Böyle durumlarda hemen silahına sarılıyor, tetikte yürüyordu.
Güneşin ilk ışıkları ova tarafındaki köylerin üzerinden, yüksek tepeleri aydınlattı. Patika derenin sağ yamacından uzanarak yukarda kayboluyordu. Öncü ormana yetişmenin verdiği güvenle adımlarını gevşetmişti. Sabahın huzurlu sakinliği her tarafa hakimdi. Karşı sırt çok yakındı. Öncü birden karşıdan birkaç taşın yuvarlandığını duydu. Ne olduğunu anlamış gibi adımlarını hızlandırıp, arkadakilere ‘çabuk olun’ anlamında el işareti yaptı. İşaretiyle birlikte karşı sırttan kendilerine doğru mermiler gelmeye başladı. Arkada yürüyen dört kişiden hariç herkes tehlikeli yeri çabucak geçti. Dördü de silahsızdı. İkisi yeni katılmış savaşçıydı, geride kalanların ikisi ise eski ve tecrübeliydiler. Sabahın huzurlu sessizliğinde patlayan mermiler, insanın kulağını tırmalıyordu. Geride kalanların üçü aşağıda, biri de patikanın hemen üstünde kalmıştı. Karşıdan gelen küfürlü sesler yankılanıyordu. Patikanın üzerinde kalan savaşçı, ayağındaki yaradan dolayı kaçıp kurtulamadı. Ayağında bomba parçaları vardı. Bir ağacın dışa vurmuş kökleri arasında iki büklümdü. Ne yapacağını düşünüyordu. Önde yürüyen arkadaşları pusuyu atlatmış, uzaklaşmışlardı. Savunma yapacak güçte değildiler anlaşılan. Grubun çoğunluğu yaralıydı zaten. Patikadan aşağıya inen arkadaşlarından ses yoktu. Onlar üç kişi olduğundan aşağıya inerlerken, istemeden taşları ayaklarının altından yuvarlıyorlar, ya da hışırtılar çıkarıyorlardı. Böylece korucular sesin geldiği tarafı yoğun ateş altına alıyorlardı. O zaman anladı; arkadaşlarına bir şey olmamış. Birkaç defa arkadaşlarının yanına gitmeye kalktıysa da, etrafına atılan mermiler fikrini değiştirdi. Üç-dört mermi ayağına saptanacaktı az kalsın. Uzandığı yerden her iki ayağını karnına çekti, “Acaba buraya saklandığımı gördüler mi?” diye kendi kendine sordu. Bu yerden çıkmalıydı. Ama patikanın bundan sonraki uzantısı belli bir yere kadar çıplaktı. Geçmeye kalksa, karşıya kesin görüntü verirdi. Onu koruyacak tek ağaç yoktu. Yaralının karnına çektiği ayağı sızlıyor, ağrısı beynine vuruyordu. ‘Keşke silahım olsa’ diye düşündü.
Küfür ve silah sesleri birbirine karışıyordu. Kendini yüzükoyun patikanın üzerine attı. Yaralı ayağı sivri bir taşa denk geldi. Ve onu bağırtacak derecede acı verdi. Ama dudaklarından tek kelime dahi çıkarmadı. Hedefi yirmi adım ötedeki ormanlığa ulaşmaktı. Amacına ulaşmak için ses çıkarmıyordu. Yirmi adımdan sonra ayağa kalkıp, rahat yürüyebilirdi. Düştükten sonra, ayağını her oynattığında sızlıyordu.
“Ah ormanlığa bir ulaşabilsem!”
Sanki oraya ulaşsa, sımsıkı, dereye hapsedilmiş yaşamı, yirmi adımdan sonra özgürlüğe koşacaktı. Umut dolu gözlerini o tarafa çevirdi, yutkundu, tozdan boğazı kurumuştu. Sürünmekten yırtılan derisini hissetmiyordu.
Güneş yeni bir güne doğmanın mutluluğuyla, her şeyden habersiz yükseliyordu. Işıkların düştüğü yerlerden sarı sıcaklar çevreye yayılıyordu. Köy tarafında harman yerleri bölük bölük ayrılmıştı. Kuşlar silah seslerinden kaygılı ötüyorlardı.
Şoreş sürünerekten, ufak-tefek çalılıklara ulaştığında biraz dinlendi. Kimse görmemişti. Aşağıya baktı; uçurumdu. Yukarısı belli bir yere kadar yol veriyor, sonra kesiliyordu. Ormanlık araziye az kalmıştı ama sürünerek de olsa kendini burada gizleyemezdi. Bu mesafede kayalık olmadığı gibi koruculara en çok görünen parçaydı. Eline büyükçe bir taş alıp öndeki boşluğa attı. Taşın düştüğü yere mermiler isabet etmeye başladı. Kısacık mesafenin araziye ulaşmada bir köprü görevini görmesi, dikkatleri özellikle çekiyordu. İhtiyar korucular mev-zilenmiş, tek tek suikast yapıyorlardı. Kısacık mesafeyi yürüyerek geçemeyeceğini anladı. Gözleri biraz yukarıdaki asmaya ilişti. Bol yapraklıydı. Onun arasına saklanabilirdi. Etrafına baktı, ortalık toz dumana boğulmuştu. Topallayarak asmaya doğru yol aldı. Hareketleri bir karıncanın ağır yük altındaki yürüyüşü gibiydi. İzlerine dikkat ediyordu. En ufak bir iz bile onu ele verebilirdi. Asmanın etrafı çıplak olduğundan çıkan izleri daha çok silmek zorunda kalmıştı. Aslında asmanın etrafındaki yerlerin çıplak oluşu bir bakıma iyiydi, ilgileri uzaklaştırıyordu. Geniş yapraklarını aralayıp altını eşeledi. Oturduktan sonra yapraklarla üzerine örttü, yapraklı bir dalı da hiçbir şey görmek istemiyormuş gibi alnı hizasında tuttu.
Mermiler sıkılmaya devam ediyordu. Ama çoğunluk aşağı taraftandı. ‘Ne yapmalıyım’ diye düşündü. Bu ayakla hızlı yürümek olanaksızdı. Partinin ateşkes ilan ettiği bir dönemde vurulmak iyi olmadığı gibi şansızlıkta sayılırdı.
Güneş artık vadiyi aydınlatıyordu. Sabah saatleri ilerlemişti. Kurşunlar eskisi gibi sıkılmıyordu. Ama bunun yerine bağırtılar ve korucuların küfürlü konuşmaları;
“Biraz daha bekleyin, hepinizi geberteceğiz.” Bu söz çok derinden çıkıyordu. Öyle ki nefesini kelimelere yetiştiremiyordu. Dişsiz, kuru ve inatçı bir ihtiyar olduğu belliydi.
“Siz savaşacaksınız ha. Şimdi çağırayım kobrayı da görün.” İhtiyar küstahça bir küfür savurdu ve sustu. Karşılarından tek bir mermi patlamadığı halde korucular, taşın ardından çıkmaya cesaret edemiyorlardı.
Patikadan ayak sesleri geldi. Ses yabancı değildi. “Heval neredesiniz?” Şoreş usulca ses vermeye çalıştı.
“Rojhat, Rojhat yukarı çık.”
Arazi havanlarla dövülüyordu şimdi. Rojhat’ın sesi bu gürültüde kayboldu. Bir daha duyamadı. Bir süre sonra havan atışları durdu. Karşı yamaçtaki korucular aşağılara indiler, araziyi kontrol etmeye başladılar. Patikadan tekrardan ses gelmeye başladı. Arada boğuk silah sesleri duyuluyordu. Anladı ki arkadaşlarını ya vurdular ya da yaraladılar. Bunu yaparken de kudurmuş köpek ulumaları çıkarıyorlardı. ‘Cigara paramızı bulduk’ diyordu koruculardan biri. Diğerleri acayip, ürkütücü çığlıklar atıyorlardı. Ölüm bu dar vadide arkadaşlarına kalleşçe vurmuştu.
Saat bire gelmişti. Hala buradan kurtulmak için çareler düşünüyordu. Buradan kurtulması için atılan havanlardan dolayı ormanın tutuşmuş olması bir fırsattı. Dumandan görüş mesafesi düşmüştü. Can havliyle, asmanın dibinden fırladı. Patikaya hızla indi. Kendisi de nasıl indiğini anlayamamıştı. Çabucak kısa mesafeyi alıp, koca bir kayanın ardına ulaştı. Etrafı dinledi; sesler yukarılarda birikmişti. Öksürmemek için çok dumanlı yerlerde iyice eğilerek geçiyordu. Kuruyan boğazına, ağzına biriktirdiği tükürüğü yutarak ıslatmaya çalışıyordu.
Yazın ortasındaki bu soğuk hava da neyin nesiydi? Hava kararmadan yamaçtaki sazlığa ulaşmalıydı. Arkadaşlarından kopmanın ve onları kaybetmenin verdiği hüzünle zor yürüyordu. Onları nerede bulacaktı? Yalnız ve kederli, sazlıkların içine uzandı. Oturduğu yer hafif ıslaktı ama hiç umursamadı. Rüzgar estikçe saçlarını savuruyor, araladığı otlar arasından uzak köy ışıklarını gösteriyor ve bugün olup bitenlerin bütün acısını yüreğine yığıyordu. Kurtulmuş sayılmazdı. Uyumamak için gözlerini zorbela açıyordu. Uyuyup kalma korkusu içine girdi. Uyku ve uyanma arasında gidip geliyordu.
+++
