Pir Kemal
“Duyun artık! Açın gözlerinizi. Biz, vatanı elinden alınmış, dünyanın dört bir tarafına muhacir gibi dağılan bir halkın evlatlarıyız. Bizler artık vatanımızda, özgürce yaşama, insanca yaşama olanaklarına kavuşmak istiyoruz. Kan, gözyaşı ve zulüm halkımın kaderi olmamalı artık. Barışa, kardeşliğe, sevgiye, insana, doğaya ve yaşama en çok sevgi dolu olan biziz. Bu sevgidir bizi savaşa zorlayan. Ölmek ve öldürmek istemiyoruz. Ama özgürlüğümüzü kazanmanın da başka yolu yoktur. Bu savaşın suçlusu emperyalist güçler ve onun uşağı TC’dir. Susmak en büyük suçu işlemektir. Eğer gözlerimizin önünde akan bu kanı görüyor ve sessiz kalıyorsanız, en büyük suçlu sizlersiniz.”
***
Bundan tam on beş yıl önce bıraktığı mektubunun sonunda böyle yazıyor Zilan.
Manifestomuz Zilan. Komutanımız, öncümüz Zilan.
Aradan geçen 15 yıla rağmen halen anlamı, gizi korunan büyük bir militan, kahraman Zilan.
Binlerce özgürlük tutkunu genç kızın ismini taşımakla onurlandığı; bir nebze de olsa özgürlüğe yakınlaştığını hissettiren isminin anılmasının bile düşmanı çılgına çevirdiği Zilan.
***
Şehit çizgisinin somutlaştığı, anlamlı yaşamın ve eylemin adı olan Zilan yoldaşın anılması, kişiliğinin ve duruşunun anlaşılarak mücadele sahasına taşırılması her zamankinden daha anlam taşıyor. Kürt halkı ve onun onurlu davasına inanmış tüm bireylerin Zilan yoldaşın miras olarak bıraktığı manifesto düzeyindeki mektuplarını okuması, yeniden bu çizgi çerçevesinde kendisini gözden geçirmesi yeni bir yıldönümünde en temel görevlerden biri oluyor.
Zilan’ı anlamlandırmak, onu anmak ancak kendi elinden, bilinç ve duygularından süzülerek tüm Kürtlere, militanlara, insanlığa ilettiği mesajlar çerçevesinde mümkün olabilir. O’na methiyeler dizmek, büyüklüğünü dillendirmekten ziyade biz ardıllarına bıraktığı manifestoyu yaşamsallaştırmak daha fazla anmak, anlamlandırmak olacaktır. Özgürlük yolunun yolcularının yönü, mücadelenin, zafere duyulan inancın, intikam duygusunun süzüldüğü satırlarda gizli. Bu satırlara sinmiş ruh her anıldığında, gerekleri yerine getirilmeye çalışıldığında özgürlük bir adım daha da yaklaşacaktır.
***
“Partimiz PKK öncülüğünde gelişerek tüm insanlığa mal olan ve giderek ezilen halkların yüce sosyalizm yolundaki tek umudu haline gelen mücadelemiz, bir bütünen ulusal yok oluş sürecini yaşayan, soysuzlaşmanın eşiğine getirilen bir halkı, tarihte ilk defa yücelterek hak ettiği yere getirmiştir. Böylesi ulusal değerlerini, beynini, ruhunu, öz kimliğini düşmana kaptıran bir halkı yeniden diriltmenin ağır görev, sorumluluk, tarihi bilinç ve üstün öngörü, büyük cesaret ve fedakarlık, yüce azim gerektirdiği açıktır. Yurtseverlik rolünden uzak, düşmana tabi, vatansız, tarihi egemenler tarafından gerçek aydınlarını ve önderlerini istenilen düzeyde çıkaramayan yitik bir ülke ve halk gerçekliği karşısında PKK ve onu var eden Başkan APO, aleyhte gelişen bu gelişmeyi ters yüz ederek sadece kimliği değil, beyni de egemenler adına çalışan, ona hizmet eden, onun için savaşa ve giderek hayvanlaşmanın eşiğine getirilen ve emperyalizmin de hizmetine sunulan Kürt halkını ölüm uykusundan uyandıran, dirilten, kendi özgürlüğü için savaşan, savaştıran bir konuma getirmiştir. Büyük Kürt şairi Ahmede Xani “Eğer bizim de dürüst, namuslu bir önderimiz olsaydı, Arapların, Acemlerin ve Türklerin kölesi olmazdık” diyor. Kendi bireysel, aşiretsel çıkarlarını esas alan, ulusal gerçeklikten kopuk, Kürdistan tarihindeki sahte önderlerin varlığı bu lanetli gerçeğin uzun bir süre devam etmesine neden olmuştur.
Her halkın tarihine bakıldığında özellikle devrim süreçlerinde mücadele veren, başarıya ve kurtuluşa götüren, yaşadıkları döneme damgasını vuran önderleri vardır. Tarih öndersiz hiçbir ulusal ve sınıfsal hareketin gerçek anlamda başarıya gitmediğini doğrulamaktadır. Önder, yaşatılmak istenen yenilik ve gelişmeleri en üst düzeyde temsil eden, yani yeni insan, yeni toplum düşüncesine denk, bütün yaşamını bir halkın yaşamına göre düzenleyen, kendi kaderini halkın kaderinde bulan ve o halkın acılarını, duygu ve taleplerini en derinden yaşayan ve kurtuluş için pratik görevleri en üst düzeyde omuzlayandır.
Hayati gerçekliği olmayan, her alanda bitirilmiş, hiçbir halkla kıyaslanmayacak kadar kendisine yabancılaştırılmış, ulusal, kültürel, sosyal, siyasal değerleri sömürülen bir halk gerçekliği karşısında PKK Önderliği kuşkusuz çok farklı olmak zorundadır. Bu anlamda Parti Önderliği bir çok yönüyle daha özgün, daha yeni, daha gelişkin yaşamıyla yaşatan ve kendi yaşamını adeta koskoca bir insanlığın yaşamına adayan bir durumdadır. Belirleyiciliği ve önemi bu noktada kesin ve tartışmasızdır.
Dünya devrim tarihine baktığımızda gerek ulusal, gerekse sınıfsal kurtuluş mücadelesini veren halkların, devrimin gerçekleşme olanağını yaratan tarihi, sosyal, sınıfsal, kültürel bir zemin ve birikimi vardır. Ulusal inkar yoktur. Kişilik sorunları bizdeki kadar derin değildir. Tarihleri bizdeki gibi çarpıtılmamıştır. Kadın cinsi bu kadar sömürülmemiştir. Din olgulara karşı bizdeki kadar kesinlikli, kötü tarzda işlenmemiştir. O halkların mevcut konumlarına tepkileri vardır. Özgürlük, eşitlik vardır. Önderlerinin güç aldıkları az çok aydınları vardır. Kürdistan devriminde ise bu belirtilen hususların tümü bitmiş bir durumdaydı.
Parti Önderliği çok zayıf bir gerçeklikten yola çıkmıştır. Din sorununa, kişilik sorununa, kadın ve aile sorununa yaklaşımı oldukça özgün ve bilimseldir. Rus Devrimi’nin önderi Lenin bile kadın sorununun çözümünde oldukça yüzeysel kalmıştır. Kadının ordulaşması, gerçekleşen Kadın Konferansı ve Kadın Kongresi dünya devrim tarihinde ilk kez bizde gerçekleştirilmiştir. Parti Önderliğinin yaşam tarzı, fedakarlık, cesaret, derinlik, duyarlılık, zeka, öngörü, yorumlama gücü, bağlılık, bilimsellik, tecrübe, birikim düzeyleri hiçbir önderlikle kıyaslanmayacak boyuttadır. Olayı ele alış tarzı dogmatik değildir. Parti Önderliği Kürdistan gerçeğini, dünya devrimlerini çok iyi tahlil edip sonuç çıkarmış ve Kürdistan devriminin özgünlüğünü ortaya çıkarmıştır. Taklitçi, kalıpçı, dogmatik bir tarzda değil, oldukça yaratıcı bir tarzda ele almıştır. Gerçekleşen sosyalizmi çok iyi tahlil etmiş ve kendi halk gerçekliğine uygun bir tarzda uyarlamıştır. PKK, Parti Önderliğinin şahsında ifadesini bulmuştur.
Kürdistan tarihinde sağlanan bu gelişme, onun emeği, onun gelişmesidir. Kendisi sevgi kaynağı, birleştirici ve bütünleştiricidir. Kendi şahsında yeni insan tipini profilini çizmiştir. Bir insanın ne kadar gelişebileceğini kanıtlamıştır. Kürdistan Ulusal Kurtuluş mücadelesinin bugünkü düzeyi “Partileşelim, Ordulaşalım, Zaferi Kazanalım” şiarına denk düşen, bütün tali sorunları bir kenara bırakarak bütün Kürt halkıyla düşman gerçeğine doğru yaklaşma temelindedir. Gelinen noktada hemen hemen bütün Kürt halkıyla beraber milyonlarca insanı sıcaklığıyla saran, ulusal kurtuluş devrimine ve sosyalizmin hizmetine sokmuş, faşist TC’yi askeri, siyasi, kültürel, ekonomik her konuda geriletmiş, çözümsüz bırakılmıştır.
Zaferin öngünlerini yaşadığımız yeni süreçte halkın kurtuluş umutları olan bizlerin, Parti Önderliğimizin yaşamı, düşünceleri ve mücadelesine yakışır bir biçimde, dönemsel bütün görevlerimizi en iyi bir şekilde yerine getirmemiz gerekiyor. Sıkça tekrarlanan küçük burjuva, köylülük, feodal anlayışların kişiliklerimizdeki yer etmişliği, düşmanın şekillendirmesi, özel savaşın etkileri ve buna benzer gerekçelere sığınarak çeşitli özeleştirilerin bizleri ilerletmediği açıklık kazanmıştır. Verilecek en iyi özeleştirinin doğru bir pratikten geçtiğine inanıyorum. Düşman topyekün üzerimize geliyor. Bizim de olanca gücümüzle düşmana yüklenmemiz, özgürlüğün bedelini en kararlıca ödeyeceğimizi düşmana hissettirmemiz gerekiyor. Mücadele tarihine baktığımızda PKK, akıl sınırlarının almakta zorlandığı büyük kahramanlık, direniş, emek, kararlılık ve inançla yaratılmıştır. Direniş, PKK’nin temel karakteri olmuştur.
Bizlerin bu tarihi mirasa sahip çıkmamız ve sürecin gereklerini yerine getirmemiz gerekiyor. Süreç, intihar eylemlerini gerekli kılıyor. Bu hem bir taktiksel çıkış olacak, hem de bizim açımızdan bu süreçte düşmana verilecek en iyi cevap olacaktır. Bu tür bir eylemlilik moralmen bozguna uğrayan düşmanı çıldırtmak, düşmanı bulunduğu her alanda çepeçevre kuşatmak, ülkeyi ona zinden etmek anlamına geliyor. Bizim açımızdan ise başta halkımıza, bütün savaş güçlerimize moral vermek, cesaret ve direnişi güçlendirmek, dost düşman herkese davamızda ne kadar kararlı olduğumuzu ve bu uğurda özgürlüğün bedelini bombaları kendimizde patlatarak gerçekleştireceğimiz mesajını bir kez daha vermek, halkımızın özgürlük istemini bütün dünyaya duyurmak ve ileriki süreçte halkımızın bu yönlü direnişler geliştirmesinin öncülüğünü yapmak savaşın her yerinde ivme kazandırmak anlamına gelmektedir”.
***
Zilan yoldaşın belki de en büyük özelliği Önderliğimize olan bağlılığıydı. Yıllarca mücadele içinde yer alanlar da içinde olmak üzere milyonlarca Kürt’ün, özgürlüğe tutkun yüreklerin taşıdığı duyguları, beyninde gezinen anlam damlalarının en sade, en içten ve sevgi dolu sözcüklerle dile getirilişini başaran Zilan yoldaşın taşıdığı düşünce zenginliği, bu sade anlatımın da yaratıcısıdır.
“Başkanım!
Kendimi intihar eylemini gerçekleştirmek için aday görüyorum. Bizler, sizin bitmez tükenmez emek ve çabalarınıza karşılık canımızı bile versek yeterli değildir. Keşke canımızdan başka verecek şeylerimiz olsaydı. Siz yaşamınızla bir halkı yeniden yarattınız. Bizler sizin eseriniziz. Tüm Kürdistan halkının ve dünya insanlığının geleceğinin teminatısınız. Yaşamınız bize onur veriyor, sevgi, cesaret, inanç veriyor. Tüm Kürdistan halkı ve milyonlarca insan size ölümüne bağlıdır. Sizin bu çekiciliğiniz bizi de oldukça etkilemektedir. En zorlandığımız anlarda sizin bizlere olan sevginizi düşünüyor ve manevi güç alıyoruz. Şehide en çok bağlı olan sizsiniz. Bu temelde gözümüz kesinlikle arkada kalmayacaktır. Bu eylemi, gerçekleştirmem gereken bir görev olarak görüyor ve kendimi sorumlu hissediyorum. Mevcut geriliklerimi aşmanın, özgürleşmenin ve kendini gerçekleştirmenin savaştan geçtiğini ve bu savaşın da gereğinin yerine getirilmesinin gereğine inanıyorum. Mazlum, Hayri, Kemal, Ferhat, Bese, Beritan, Berivan ve Ronahi yoldaşların direnişlerine sahip çıkmak ve onların takipçisi olmak istiyorum. Halkımın özgürlük isteminin ifadesi olmak istiyorum. Emperyalizmin kadını köleleştiren politikalarına karşı, bombayı kendimde patlatarak hıncımın ve öfkemin büyüklüğünü göstermek ve Kürt kadınının dirilişinin sembolü olmak istiyorum.
Yaşam iddiam çok büyük. Anlamlı bir yaşamın ve büyük bir eylemin sahibi olmak istiyorum. Başkan APO önderliğinde yürütülen ulusal kurtuluş mücadelemiz çok yakında zafere ulaşacak ve mazlum halkım dünya insanlık ailesi içerisinde hak ettiği yerini alacaktır.
Bu temelde Başkan APO’ya, tüm Kürdistan şehitlerine, tüm savaş ve cephe güçlerimize, zindandaki yoldaşlarımıza, Kürdistan halkına ve insanlığa bağlılığımızı bir kez daha ifade ediyor ve onlara layık olmaya çalışacağıma dair söz veriyorum.
Yaşam iddiam çok büyük. Anlamlı bir yaşamın ve büyük bir eylemin sahibi olmak istiyorum. Yaşamı ve insanları çok sevdiğim için bu eylemi gerçekleştirmek istiyorum.”
***
Zilan yoldaşın kadın özgürlük çizgisini içselleştirmesi, özgür Kürt kadınının yaratımındaki sembol olma istemini de yazdığı mektuplarında çok iyi anlıyoruz. Zilan yoldaş sadece bir militan olarak Önderliğine ve partisine bağlılığın sonucu olarak değil düşürülmüş, özünden uzaklaştırılmaya çalışılan Kürt kadınının özgürleşme ihtiyacını, onun savaşını ve örgütlülüğünü olmazsa olmaz düzeyinde gerekliliğini iliklerine dek yaşayan bilinçliliğiyle bu eyleme yöneldiğini biliyoruz. Bu bilincin tarihsel temellerini oluşturmakla birlikte Önder Apo’nun kadın özgürlüğü konusundaki üstün duyarlılığı yanında pratiğe dökülmüş kadın partileşmesi ve ordulaşması temelinde sürekli bir yoğunlaşma konusu yaptığı da bir o kadar kesin. Günümüzün çıldırmış düzeydeki cinsiyet çarpıtmaları karşısında Zilan yoldaşta somutlaşan kadın özgürlük anlayışının, bunun gerektirdiği özveri ve fedakarlığın gösterilmesi, anı anına yaşanacak bir cins mücadelesiyle özgürlüğe yürüyüş bu anlamda da en önemli görevler kapsamındadır.
“Kürdistan Kadın Özgürlük Savaşçılarına!
Başkan APO ve PKK öncülüğünde yürütülen ulusal kurtuluş mücadelemiz Kürdistan toplumunun geriliğini görerek sorunları köklü çözme çabasındadır. Kadının yitirilmişliği, sınıflı toplumları ortaya çıkışı ile birlikte başlamıştır, İlkel komünal dönemde üretim etkinliğinden kaynaklanan kadınının yaşam içindeki etkin rolü, ilkel sermaye birikiminin oluşması ve bu birikimin erkek cinsinin elinde toplanması ile birlikte sınıflı toplumlar oluşmuş, kadın özgürlüğünün yitiriliş süreci de bununla birlikte başlamıştır. Köleci toplumdan feodal toplum düzenine, kapitalist ve emperyalist toplum düzenine geçilmiş, kadın cinsinin sömürülmesi her sınıflı toplumda biçim değiştirerek ve daha ince bir tarzda sömürülerek devam etmiştir.
İnsanlığı her alanda özgürleştiren, sınıflar arasındaki çelişkileri ortadan kaldırarak eşit, özgür yaşam olanaklarının oluşturulması anlamında olan bilimsel sosyalist teori, kadının insanca yaşam olanaklarına kavuşturulması gerektiğini savunmaktadır. Ancak gerçekleşen sosyalizm, her ne kadar kadını bu yönlü biçimlendirmeye çalışmışsa da, sosyalizmin bilimsel esaslarından sapma, kadın özgürlüğünün özgün bir temelde ele alınmayıp bütün insanlık sorunları ile birlikte ele alınması gibi nedenlerle kadını özgürleştirme çabaları sınırlı kalmıştır.
Kürdistan özgülüne baktığımızda kadının yitirilişi, hem cins olarak sömürülüşü, hem de diğer her yönden sömürülüşü Kürdistan’da kadın sorununun daha derinden yaşanmasına neden olmuştur. Ulusal kurtuluş mücadelemiz başlamadan önce Kürdistan’da kadının varlığından, iradesinden bahsetmek mümkün değildi. Kadın bir hiçti, Türk şairi Nazım Hikmet’in belirttiği gibi “Sofradaki yeri öküzden sonra gelmektedir” Bu kadar kötü pozisyonda kalan Kürt kadınının özgürleştirilmesi çabası da sorunun büyüklüğüne denk bir çabayı ve yaklaşımı gerektirmektedir. Kürt halkının nüfusunun neredeyse yarısından fazlasını oluşturan kadın sorunu çözülmeden Kürt kadınının özgürleştirilmesinden söz edilemez.
Parti Önderliği bütün sorunlara yaklaşımda olduğu gibi, kadın sorunu konusunda da derin çözümlemeler ve bu sorunun çözümlenmesi yönünde asıl öncülüğü yapmıştır. Bugün gelinen düzey kadının gelişimi ve özgürlüğü noktasında çok ileri bir düzeyi ifade etmektedir. Ancak kadının yitirilişi o kadar kötü ve ciddi ki neredeyse insanlık tarihi ile birlikte başlıyor. Bu noktada kadının özgürleşmesi ve kendi ayakları üzerinde durması öyle bir çırpıda gerçekleştirilecek bir olgu değildir. Uzun bir sürece ihtiyaç vardır. Partimiz PKK’nin bu konuda attığı adımlar, bu süreci yakınlaştırma temelindedir. Kadını özgürleştirme çabaları çok kutsaldır, çok öğreticidir. Bu açıdan Parti Önderliği’ne en çok bağlı olması gereken, çok savaşması, can vermesi, emek harcaması gereken kadının kendisi cevabı vermiş, akın akın saflara koşarak özgürleşmenin adımlarını atmaya başlamıştır. Ancak kadın olarak korkunç geriliğimiz, Parti Önderliği’nin bu yönlü çabalarına denk düşen bir gelişmeyi sağlamaktan uzak kalmamıza neden olmuştur. Mevcut durumumuzla savaşımızın genel seyrine denk, dönemsel görevlerimizi yerine getirmekten uzağız.
Özgürleşmenin yolu savaşmaktan geçmektedir. İyi savaşabilmek için iyi örgütlenmek gerekiyor. Güçlü bir örgütlenmeyi gerçekleştirebilirsek güçlü bir iradeden de bahsedebiliriz. Kadın özgürlüğünün savaştan geçtiği bugün kanıtlanan bir gerçektir. Öyle ise hedeflerimiz bellidir. Kürt kadınına özgü olan yurtseverlik, bağlılık, kararlılık, cesaret gibi olumlu özelliklerimizi devrim lehimize kullanarak, korkunç bir çabanın sahibi olmamız gerekiyor. Özgürlük için emek harcayan, gelişim sağlayan ve bu uğurda kanını döken binlerce bayan şehidimiz var. Berivan, Rahime, Bese, Ronahi, Zekiye, Mizgin ve Rahşan yoldaşlar bu şehitlerimizin içerisinde zirveleşen yaşamları ve şahadetleri ile hem ulusal kurtuluş mücadelemiz içerisinde, hem de kadın özgürlüğü konusunda önemli süreçlerin yaşanmasının öncülüğünü yapmışlardır. Bu yoldaşlarımız savaşan bütün kadın özgürlük savaşçılarına, özelde bireysel olarak bize büyük moral ve cesaret vermektedirler. Kürdistan toplumunun geri bırakılmışlığına, özelde ise kadın köleliğine olan o büyük öfkemizi düşünceyle, ideolojiyle ve politikayla birleştirerek dönemsel görevlerimizi yerine getirmeli, ulusal kurtuluş mücadelesi içindeki rolümüzü oynamalı, hem de özgürleşmenin pratik adımlarını atmalıyız.
Bu temelde bireysel olarak aldığım “intihar” gerillası olma kararını sadece kendi şahsım adına değil, başta Başkan APO ve partimiz PKK’nin çabalarına layık olma, genelde sömürülen bütün insanlığa, özelde Kürdistan halkının özgürlüğü ve Kürt kadınının özgürlük istemlerine cevap olmak ve onların temsili olmak amacıylam aldığım bu karar, bana büyük bir moral ve cesaret veriyor. Tarifi imkansız güzel duyguların sahibi olmama neden oluyor. Kadın özgürlük şehitlerimiz ve büyük direnişçilerimizin izinde yürümek, onların mirasına doğru bir şekilde sahip çıkmak çok şerefli bir duygudur. Bu şerefli görevin sahibi olacağım için kendimi şanslı görüyorum. Bin bir türlü sıkıntıya ve zorluğa katlanarak fedakarlık gösteren, emek ve çabanın sahibi olan, Kürdistan dağlarında özgürlük mücadelesi veren bütün kadın savaşçılarımızı partimiz PKK’ye ve başta Başkan APO’nun çabalarına bu temelde daha fazla örgütlenerek, güçlenerek, söz ve iradenin sahibi olarak, bunun zeminin yaratmak için de ordulaşarak cevap vereceğine ve özgür yarınları kendi elleriyle yaratacaklarına olan inancımla selamlıyorum!
Yaşasın Başkan APO Öncülüğündeki Özgürlük Savaşımız! Yaşasın PKK Öncülüğünde Savaşıp Özgürleşen Büyük Kürt Kadını! Kahrolsun Faşist Türk Devleti!”
***
Şüphesiz Zilan arkadaşın bu derinliğe ulaşmasında en önemli etkenlerden bir tanesi taşıdığı yurtseverlik bilincidir. Toprağa ve tarihe gerçek anlamını kazandıran onun uğruna verilen bedeller olduğu gerçeğinden yola çıkan Zilan arkadaş bu farkında olmayla, bunun gereklerini yerine getirmeyi bir görev olarak algılayarak bu eylemi gerçekleştirmiştir. Önder Apo da bu bilinci yaşamsallaştırmak, örgütlü ve yaşamsal bir güce dönüştürmek amacıyla Kadın Kurtuluş İdeolojisi’nin ilk maddesini yurtseverlik olarak belirlemiş, özgürlük yolunda ilerleyen her bireyin yurtseverliğin gerçek tanımına uygun yaşaması gerektiğini dile getirmiştir. Zilanca yaşamanın, onurlu ve direngen bir yaşamın, eylemin peşinde ilerlemenin en temel şartı.
“Yurtsever Kürdistan Halkına ve Devrimci Kamuoyuna!
Her halkın tarihinde o halkın kaderini değiştiren önemli olaylar vardır. Bir Fransız burjuva devrimi, Rus Bolşevik Devrimi, İslam devrimi gibi, bu halkın tarihinde büyük etkileri olduğu gibi, bütün insanlık tarihine de yön veren, etkileyen büyük olaylardandır. Yine her halkın tarihinde tarihe damgasını vuran önderler çıkmıştır. Büyük İskender, Lenin, Muhammed bunlardan bir kaçıdır. Bunlar pratikleri ile hem kendi halklarının, hem de bütün insanlık tarihinde önemli süreçleri yaşatmanın da önderleri olmuşlardır.
Kürdistan tarihine baktığımızda tarih Kürt için hep ters yazılmıştır. Kürdün tarihi baş aşağı gidişin tarihidir. İlkel komünal toplumlar ve köleci dönemde tarih sahnesinde önemli bir konumda buluna ve halklar arasında oldukça etkin olan Kürdistan insanı, Perslerin egemenliğine girdikten sonra özgürlüğünü kaybetmiş ve bir daha iradesini egemenlerin elinden kurtaramamıştır. Kürt halkı binlerce yıl farklı ulusların egemenliği altında yaşamış ve Kürdistan ülkesi her zaman farklı ulusların birbirleri ile mücadele ettikleri savaş meydanı olmuştur. Halklar az çok kendi konumlarına göre bir tarihsel gelişmeyi yaşarken, Kürt halkı tarihi çok geriden izlemiş, toplumsal gelişmesi çok ilkel boyutlarda kalmıştır. Kendi ülkesinin özgürlüğü için defalarca ayağa kalkmış, ancak gerek bunu başaracak yeterlilikte bir önderliğe kavuşmaması, gerekse de ihanetler ve örgütsüzlük bu ayaklanmaları boşa çıkarmıştır. Yakın tarihimizde de Şeyh Sait ve Dersim isyanlarının boşa çıkarılması bunun en iyi örneklerindendir. Halkımız sadece vatanını değil, bütün ulusal duygularını, dilini, yüreğini, beynini düşmana kaptırmıştır. Egemenlerin “Böl, parçala yönet” politikası çok iğrenç bir tarzda özel savaş ile bütünleşilerek halkımıza uygulanmış, “Beyaz ölüm” denilen ulusal yok oluşa zorlamıştır. İhanet ve direniş hep iç içe yaşanmış, iç ihanetler hep direnişi gölgelemeye çalışmış ve çoğu zaman da sonuç almıştır.
Bu tarihi baş aşağıya gidiş, 27 Kasım 1978’de PKK’nin resmi ilanı ile durdurulmuştur. Kürdistan insansızlaştırılmış, binlerce insanımız toplu katledilmiş, yine faili meçhul denilen kontra saldırıları ile insanlarımız bir taraftan yok edilmeye çalışılırken, sağ kalan insanlarımıza da her an ölümümün soluğu hissettirilmeye çalışılmıştır. İnsanlarımız işkence tezgahlarından geçirilmiş, bir çoğunun sağ gittiği sorgulardan cesedi çıkartılmış ve çok büyük bedeller ödenmiştir.
Savaşın en kızgın olduğu bugünlerde partimiz PKK, düşmanın topyekün saldırıları karşısında her geçen gün kendi içinde gelişme, güçlenme ve büyümeyi yaratmakta ve daha etkili, azimli vurarak zaferi yakınlaştırmaktadır. Ordulaşan gerilla güçlerimiz düşmana kan kustururken, cephemiz ERNK dünyanın dört bir tarafına dağılmış halkımızı kendi bünyesinde örgütlemekte ve düşmanın yürüttüğü bütün özel savaş politikalarını boşar çıkararak tek vücut, tek yumruk olan Kürdistan insanı her geçen güç daha fazla kendisini katarak savaşta kendi yerini almaktadır. İlan edilen Kürdistan Sürgün Parlamentosu ve kurulan ulusal ittifaklarla halk iktidarına adım adım yürümektedir. Çok ağır bedeller ödüyoruz. Çünkü karşımızda TC güçleri ve onun destekleyicisi olan emperyalist güçler var. Ama halk olarak tarihte ilk kez bu kadar güçlendik, bu kadar yurtseverleştik, uluslaştık, özgürlüğe yaklaştık. İlk kez bu kadar onurlandık, başımız önümüzde değil artık. Tüm insanlığın yüzüne kıvançla bakabiliyoruz, çünkü artık özgürlüğümüz için savaşıyoruz. Tarihe mal olmuş efsanevi güzellikle direnişlerin sahibi olan ve savaşımımızın bu başarılı gelişiminde her biri bir dönüm noktası olan büyük direnişçilerimiz Mazlum, Kemal, Hayri, Ferhat, Zekiye, Berivan, Beritan, Ronahi yoldaşların oldukları direniş geleneğine sahip çıkmak gerekiyor.
Bu temelde partimiz PKK’ye, Başkan APO’ya, büyük direniş şehitlerimize, zindan direnişçilerimize, dağlarda özgürlük savaşı veren yoldaşlarıma, ülkeme, halkıma bağlılığın bir gereği olarak “intihar” eylemini gerçekleştireceğim. Bu eylemle, halkımdan aldığım moral ve güçle düşmanın üzerine yürüyeceğim, halkımın özgürlük isteminin ifadesi olmaya çalışacağım.
Tüm dünyaya haykırıyorum!
Duyun artık! Açın gözlerinizi, biz vatanı elinden alınmış, dünyanın dört bir tarafına muhacir gibi dağılan bir halkın evlatlarıyız. Bizler artık vatanımızda, özgürce yaşama, insanca yaşama olanaklarına kavuşmak istiyoruz. Kan, gözyaşı ve zulüm halkımın kaderi olmamalı artık. Barışa, kardeşliğe, sevgiye, insana, doğaya ve yaşama en çok sevgi dolu olan biziz. Bu sevgidir bizi savaşa zorlayan. Ölmek ve öldürmek istemiyoruz. Ama özgürlüğümüzü kazanmanın da başka yolu yoktur. Bu savaşın suçlusu emperyalist güçler ve onun uşağı TC’dir. Susmak en büyük suçu işlemektir. Eğer gözlerimizin önünde akan bu kanı görüyor ve sessiz kalıyorsanız, en büyük suçlu sizlersiniz.
Bütün insanlığa sesleniyorum!
Eğer bu insanlık suçunu işlemek istemiyorsanız, Kürdistan halkına omuz verin, destek olun, Emperyalizmin dumura uğrattığı beyinlerinizin ve yüreğinizin pasını silin ve bir halkın özgürlük çığlıklarına kulak verin. Bu seste kardeşlik var, insanlık erdemleri var, dostluk var.
Yurtsever halkım!
Bu eylemle yüreklerinizin dili olmaya çalışacağım. Bizler dağlarda binlerce evladınız sizlerin özgür yarınları için bir kez değil, binlerce kez canımızı feda etmeye hazırız. Savaşımızın bu en kızgın günlerinde sizler de saflarınızı netleştirmelisiniz artık. Savaşımımızın adı halk savaşıdır, öyleyse halk savaşının gereklerini yerine getirelim. Özgürlük ağacı kanla sulanır diye bir deyim vardır. Özgürlüğünüzü ucuz terk etmemelisiniz. Şunu çok iyi bilince çıkarmak gerekiyor ki, ülkemiz çok değerli. Bunun için düşman bu kadar ısrarlı. Biz neden ısrarlı olmayalım ki? Canımızdan başka kaybedecek neyimiz var? Onurluca ölmeyi, onursuzca yaşamaya tercih edelim. Özgürlüğe çok yakınlaştığımız bu süreçte halkımızın şimdiye kadar olduğu gibi, bundan sonra da PKK’nin başlattığı direniş mirasına sahip çıkacağına, ödediği bunca bedelden sonra bir o kadar da ödeyeceğine ve özgür yarınları kendi elleriyle yaratarak dünya toplumları içerisinde şereflice yerini alacağına olan inancımla selamlıyorum!
Kahrolsun Emperyalizm, Sömürgecilik ve Her Türden Gericilik!
Yaşasın Ordulaşan Halk Gerçeğimiz!
Yaşasın Başkan APO!”
***
Eylemiyle etkilediği kesimler içinde en başta yer alan biz özgürlük gerillaları da Zilan yoldaşın fedailik çizgisinin mutlak özgürlüğe giden yolda en büyük silah olduğunun bilinciyle Zilan yoldaşı sürekli, her an ve nefeste hissederek, büyük eylemi ve yaşamının izinde ilerleyerek halkımızın özgürlük davasını zafere ulaştıracağız. Zilanca yaşam, Zilanca eylem, Zilanca bağlılık bizim sözümüz, yeminimizdir.
- Ayrıntılar
Şimdiye kadar AKP için her şey söylenmiş, fakat “hırsız” denmemişti. Şimdi Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin düşürülmesi ardından Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku grubu AKP için bu sıfatı da kullandı. AKP’yi Amed’de çaldığı milletvekilini derhal geri iade etmeye çağırdı. Yani AKP’yi milletvekili hırsızı olarak suçlamış oldu.
Gerçekten de hem AKP, hem de sözkonusu hanım kişi, sanki buna önceden hazırmış gibi ve politik ahlaktan yoksun bir biçimde bedava elde edilen milletvekilliğinin üzerine atladı. Peki insan bir düşünmez mi? Bu milletvekilliğinin bir sahibi var, seksen binin üzerinde oy alınarak bu milletvekilliği gerçekleşmiş, öyle insana bedava yedirirler mi! Belliki gözü dönmüş iktidar hırsı ve çıkar mücadelesi bunların hiçbirini akla getirtmiyor.
12 Haziran genel seçimleri ardından da seçim kampanyası sürecindeki siyasal mücadele derinleşerek devam ediyor. Seçimle birlikte Türkiye’nin önü açılacak ve sorunları çözüm yoluna girecek diye beklenirken, tersine çözümsüzlüğün daha da arttığı ve tıkanma noktasına geldiği gözleniyor. Bu durumun baş sorumlusu da kesinlikle AKP ve Tayyip Erdoğan oluyor.
Bu tıkanma sürecinin Hatip Dicle’nin milletvekilliği üzerindeki tartışmayla başladığı açıktır. Bu tartışma giderek seçilmiş milletvekilinin YSK kararıyla sözde milletvekilliğinden düşürülmesi sonucuna kadar vardı. Bazıları buna “hukuk kararıdır, uyulması gerekir” diyor. Ama hukukun da millet iradesini ifade ettiği söyleniyor. Peki hani millet iradesine uygun karar? AKP kurmayları ve özellikle Tayyip Erdoğan hep millet iradesinden daha yukarda bir iradenin olamayacağını belirtiyor. Pek hani milletin sandıktan çıkan iradesine uygun davranış? Hem de AKP’nin kendisi mal bulmuş mağribi gibi bedava milletvekilliğine sarılmaya çalışıyor.
Dahası seksen bin oyla seçilmiş olan Hatip Dicle’ye milletvekili seçildiğine dair mazbata bile verilmiş bulunuyor. Ayrıca aday olduğu sırada adaylığını veto eden YSK, daha sonra işlemlerin tamamlanması ardından Hatip Dicle’nin milletvekili seçimine katılabileceğine bizzat karar vermiş bulunuyor. Aynı YSK, iki ay önce “milletvekili olabilirsin” dediği Hatip Dicle’ye, şimdi milletvekili seçildikten sonra ise “milletvekili olamazsın” diyor. Peki, sormazlar mı: bu nasıl bir hukuk? Bu ne perhiz, bu ne lâhana turşusu!
Hatip Dicle’nin milletvekili olup olmadığı üzerine başlayan tartışmanın giderek boyutlandığına tanık oluyoruz. Bunun üzerine toplanan Hatip Dicle’nin milletvekili arkadaşları, “Hatip Dicle olmadan meclise gitmeyeceklerini” açıklamış bulunuyorlar. Dolayısıyla 28 Haziran’da toplanacağı açıklanan TBMM’nin daha ilk günde çalışamaz duruma düşeceği anlaşılıyor. Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku milletvekillerinin bu tarihi demokratik kararlara her alandan güçlü destek ve dayanışma açıklamaları geliyor. Başta Kürtler olmak üzere tüm demokratik güçler yeniden sokaklara dökülmüş bulunuyor. Halk ortaya çıkardığı demokratik iradesine güçlü bir biçimde sahip çıkıyor.
Giderek antidemokratik uygulamaların artması mevcut krizi daha da derinleştiriyor. Seçimler yapılalı onüç gün olmasına rağmen, henüz tutuklu iken seçilmiş bir tek kişi bile cezaevlerinden bırakılmamış bulunuyor. Dahası “Ergenekon Davası” tutuklusu olup da milletvekili seçilenler hakkında mahkemeler “Tahliye edilmeme” kararı vermiş durumda. “KCK Davası” tutuklusu olup da milletvekili seçilenlere ilişkin mahkemelerin ne karar vereceği ise henüz belli değil. Bu satırlar yazılırken sözkonusu milletvekilleri hala cezaevinde tutuklu bulunuyor.
Öyle anlaşılıyor ki, Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin düşürülmesi hem kişiye özel bir yaklaşım değil, hem de hukukî değil. Genel bir politikanın uygulanması oluyor. Bu politika Hatip Dicle için bir biçimde uygulanırken, diğerleri için de farklı farklı biçimlerde uygulanıyor. Burada Hatip Dicle olayının ayırdediciliği, başlangıç olması ve politikayı deşifre etmesi noktasında ortaya çıkıyor. Çünkü biraz daha irdelenince açığa çıkıyor ki, Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin düşürülmesini AKP istemiş! Siz bunu AKP karar ve talimat vermiş olarak da okuyabilirsiniz. Yani bu işi YSK düşünmemiş, AKP’nin talimatı üzerine YSK tarafından karara bağlanmış.
AKP’liler ne derse desin, gerçek tamamen böyledir. Hatip Dicle için de, diğer milletvekilleri için de sözde mahkeme kararı denerek yapılanların hepsi AKP politikalarının uygulanmasıdır. AKP, seçim kampanyası sürecinde geliştirdiği saldırılarını seçim sonrasında da bu yöntemlerle sürdürmeye çalışmaktadır. Bununla bir yandan yaşadığı seçim yenilgisinin intikamını almak, diğer yandansa gerginlik ve krizler yaratarak ABD’den aldığı güce dayanıp iktidar hegemonyasını geliştirmek istemektedir. Baskı, komplo ve oyunlarla iktidarını güçlendirmeye çalışmaktadır.
AKP’nin ana politikası buyken, başta Bülent Arınç olmak üzere benzer çevrelerde bu politikanın yol açtığı tepkileri dindirmeye çaba harcamaktadır. Bu çevreler hem nalına hem mıhına vurarak, yani hem YSK’yı eleştiriyor görünüp, hem de BDP’yi eleştirerek esasta AKP politikasına hizmet etmektedir. Bülent Arınç Efendiye göre meclisten çekilmek yanlışmış, gelip görüşlerini mecliste müzakere etmeliymişler! Buraya kadar söylenenler bir yerde normal görülebilir, fakat dahası da var. BDP’liler görüşlerini mecliste söylemeliymiş, ama bu onların söyleyeceklerinin yapılacağı anlamına da gelmezmiş! Yani Bülent Arınç’a göre, BDP’liler sadece söyleyecek, AKP’liler ise istediklerini yapacaklar! Yani AKP’nin meclisteki yaması olarak rol oynayacaklar!
Kuşkusuz AKP dinci faşist bir parti. Kürt soykırımını dokuz yıldır daha da inceltilmiş politikalarla yürütüyor. Hatip Dicle ve diğer milletvekillerine yönelik uygulamalar da bu faşist ve soykırımcı politikaların bir parçası oluyor. Fakat bize göre, Bülent Arınç’ın zihniyet ve politikaları AKP’nin faşist ve soykırımcı yaklaşımlarının en zirvesi ve tehlikeli düzeyi oluyor. Bu gerçeğin iyi görülmesi, Bülent Arınç’ın sahte gözyaşlarına adlanılmaması gerekiyor. Bülent Arınç, Kürtleri ve demokrasi güçlerini âdeta kendilerinin bir “kapatması” olarak görüyor. Yani “biz onlara herşey yaparız, onlar bize sadece hizmet eder, yama olurlar” anlayışı. İşte bu anlayış en faşist ve en soykırımcı bir anlayıştır, karşıdakini küçük görmeyi ve aşağılamayı ifade eder.
Hem Tayyip Erdoğan ve Bülent Arınç, hem de AKP’nin tüm kurmayları ve akıl hocaları çok iyi bilsinler ki, Kürtleri ve demokratik güçleri artık aldatamayacaklar. Evet, 2002’den itibaren biraz aldattılar, beklenti yaratarak zemin ve zaman kazandılar. Bir özeleştiri olarak bunu ifade etmek lazım. Ama artık bu güçler uyanmıştır. AKP’nin bütün maskeleri iyice düşmüştür. Kürtler ve demokrasi güçleri ne Bülent Arınç ve benzerlerinin oyunlarına aldanacaklar, ne de Tayyip Erdoğan şürekâsının baskılarına boyun eğeceklerdir.
İşte Blok milletvekilleri tarihi bir demokrasi kararı alarak, hem koltukta gözlerinin olmadığını ve hem de kopmaz bir birlik olarak halkla bütünlük oluşturduklarını ortaya koymuşlardır. Şüphesiz bunun devamını da halk ve mücadele güçleri getirecektir. Kürdistan ve Türkiye’deki demokratik devrimi büyütüp derinleştirerek AKP’ye hak ettiği son dersi de bu temel de verecektir.
Selahattin ERDEM
Özgür Politika
- Ayrıntılar
Herkes umutla bekliyordu ki, 12 Haziran genel seçimi olacak, ülkemizin önü açılacak, toplumun temel sorunları demokratik siyaset yöntemiyle bir bir çözümlenecek!
Fakat görünen o ki, böyle olmadı. Belkide seçimli demokrasi tarihimizin en gergin ve küfürlü seçimlerinden biri olan 12 Haziran seçimleri ardından da gerginlik ve çözümsüzlük sona ermedi. Hatta ilk defa daha açılmadan meclisi tıkayan bir durum ortaya çıktı.
Peki niye böyle oluyor? Kim bunun sorumlusu? Ülkemizin sorunları bu kadar çok tartışılıyor ve somutlaşıyorken, neden çözüm yoluna girilemiyor? Şimdi bu sorular bütün insanlarımızın kafasını kurcalıyor.
Bilindiği gibi, ülkemizde geçmişte böyle olduğunda, yani sorunlar ortaya çıkıp da demokratik siyaset çözüm üretemediğinde askeri darbeler olurdu. Şimdi ise hukuki darbeler oluyor. Tabi askeri darbelerle sorunlar çözülemediği gibi, tersine daha da ağırlaştırılırdı. Şimdi de hukuki darbeler aynı işlevi görüyor. Hatta sorunları ağırlaştırdığı gibi, yeni yeni sorunlar da yaratıyor. İster askeri, ister hukuki olsun, her zaman darbeler sorun yaratıcı oluyor.
Eskiden yapılan askeri darbelerin sorumluları her zaman belliydi. Adı üzerinde askeri darbe olduğuna göre, elbetteki bunu askerler yapıyordu. Gerçi zaman zaman siyasetçilerin askeri darbeleri kışkırttığı ve gerisinde olduğu tartışılıyordu, fakat yine de sonuçta yönetimi alan askerler darbeci sayılıyordu. Bu da daha çok üst komuta içinde, Genelkurmay'da ortaya çıkıyordu.
Şimdi hukuki darbeler sürecinde darbecinin kim olduğu konusunda aynı netlik yaşanmıyor. Kimisi diyor YSK darbesi! Kimisi diyor Yargıtay darbesi! Kimisi diyor HSYK darbesi! Şu mahkemenin darbesi, bu mahkemenin darbesi derken tartışmalar sürüp gidiyor. Özellikle AKP'nin dokuz yıllık iktidarı döneminde bu durum yoğunlaşarak sürüyor. Asker yerine bir yandan polisi devreye koyan AKP, diğer yandan da hukuku kullanıyor.
Ortaya çıkan manzaraya bakalım. Önce YSK, iki ay boyunca olur verdiği Hatip Dicle'yi milletvekili seçildikten sonra, hatta milletvekili mazbatasını aldıktan sonra milletvekilliğinden düşürüyor. Ardından mahkemeler peşpeşe seçilmiş tutuklu milletvekillerinin tahliye taleplerini reddediyor. Millet adına karar verdiğini söyleyen kurumlar, çok açık bir biçimde millet iradesini reddediyor. Tpkı generaller gibi, kendi bildiklerini millet iradesinin yerine koyuyorlar. Peki bir hukuk darbesi değil de nedir bunlar?!
Tabi bu hukuk darbesine karşı başta milletvekilleri olmak üzere toplum yoğun bir tepki gösteriyor. Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku milletvekilleri toplanarak, başta Hatip Dicle olmak üzere tutuklu milletvekilleri olmadan meclise gitmeme kararı alıyorlar. Toplum, iradesinin hiçe sayılmasına karşı tepki gösterip sokaklara dökülüyor. Ülke yeni bir tartışmanın içine sürükleniyor. Bundan çıkan sonuç: Tıkanma ve gerginlik! Çözümsüzlüğün daha da derinleşmesi! Toplum sorunlarına çözüm bulmakla görevli kurum olan meclisin kırk üyesi olmadan toplanmak zorunda kalması. Bunun da açıkça kriz ve kaos anlamına geldiği açık.
Peki bütün bunların sorumlusu kim? AKP yönetici ve yandaşlarına göre sorumlu BDP! Bu çevreler meclisi boykot kararını yanlış buluyorlar ve milletvekillerini meclise katılmaya çağırıyorlar. İyi güzel de, BDP ve genelde Blok milletvekilleri durup dururlarken mi bu boykot kararını aldılar? Böyle olmadığı çok açık. Tersine Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku milletvekillerinin "Tutuklu vekiller olmadan meclise gitmeme" kararı bir sonuç, bir tepki. YSK ve mahkemelerin hukuk darbesine karşı bir tepki. Oldukça yerinde, haklı ve demokratik bir tepki. Yoksa başka nasıl davranabilirlerdi ki!
Demekki ülkemizi seçim sonrası kriz ve kaosa sürükleyen, tıkanma ve gerginlik yaratan Blok milletvekillerinin "Meclise gitmeme" kararı değildir. Tersine bu karara da yol açan Yüksek Seçim Kurulu ve bazı mahkemelerin hukuk dışı ve siyasi kararlarıdır. Ülkeyi geren ve tıkatan, YSK ve mahkemelerin verdiği kararlardır. Bu kararlar çok açık bir hukuk darbesi niteliğindedir.
Seçim ardından bir dizi hukuk darbesiyle karşı karşıya kaldığımız artık tartışmasızdır. Kaldıki bu yeni yaşanan bir durum da değildir. Örneğin 14 Nisan 2009 tarihinde başlatılan ve Kürtlerin "Siyasi soykırım" olarak tanımladıkları "KCK Davası" da bir hukuk darbesidir. Bunun gibi onlarca olay ve dava vardır. AKP iktidarı döneminde askeri darbelerin durduğu, fakat yerine hukuki darbelerin başladığı bir gerçektir. Ama bu darbelerin sorumlusu kim veya kimlerdir? İşte anlaşmazlık bu noktada ortaya çıkmaktadır.
Kimilerine göre, bu darbelerin sorumlusu YSK ve hukuk kurumlarıdır. Çünkü kararı onlar almaktadır ve yetki onların elindedir. Yüzeysel bir bakışla bu görüş doğruymuş gibi görünmektedir. Bu nedenle de hukuk kurumları darbeci olmakla itham edilmektedir. Ancak bu görüntünün yanıltıcı ve dolayısıyla bu görüşün yanlış olduğunu bilmek gerekir. Bir kere, hukuk kurumları yasalara göre karar veriyorlar. Yasaları da TBMM yapıyor. TBMM'yi de iktidar çalıştırıyor. Dolayısıyla mevcut antidemokratik ve gerici yasaların sorumlusu AKP'dir. bunları AKP yapmamış olabilir, fakat AKP iktidarı altında varolmaları da AKP'yi sorumlu kılar.
Diğer yandan AKP hukuk alanıyla çok oynamaktadır. Siyasi iktidar olarak mahkemeleri siyasal kararlar almaya yönlendirmektedir. Dahası YSK ve mahkemeler bu kararları almadan önce AKP yöneticileri ve Başbakan Tayyip Erdoğan bu görüşleri bizzat açıklamaktadır. Örneğin Hatip Dicle'nin milletvekilliğinin düşürülmesi için AKP'nin adeta talimat vermiş olduğu basına yansımıştır. Yine seçim öncesi konuşmalarında AKP'liler, tutuklu adayları kastederek "Seçilebilirler, ama bu meclise gidebilecekleri anlamına gelmez" demişlerdir. Yani daha o zamandan tahliye edilmeyeceklerini belrtmişlerdir.
O halde, bütün bunlar darbecinin kim olduğu ve hukuk darbesinin ardında kimin bulunduğu gerçeğini aydınlatmaktadır. Hukuk darbesi nedeniyle sadece YSK ve mahkemeleri suçlamak doğru değildir. Darbeleri yapan ve yaptıran AKP'nin kendisidir. Bunlardan dolayı AKP suçlanmalı ve sorumlu tutulmalıdır. Şimdiye kadar generaller emirleri altındaki askerleri darbelerde nasıl kullandlarsa, AKP'de siyasal darbelerinin emrinde hukuku o düzeyde kullanmaktadır.
Demekki seçim ardından gerginlik ve tıkanma yaratan, kriz ve kaosa yol açan AKP'nin kendisi olmaktadır. Bir de bu durumu AKP bilinçli olarak yaratmaktadır. Bu gerginlik ve kriz ortamından fayda sağlamayı ummaktadır. Güya bu biçimde herkesi korkutacak, ürkütecek, geriye itecek ve böylece seçimde kazanamadığı güce bu yolla ulaşacak! AKP'nin yeni hesabı ve politikası budur. Bu gerçeği görerek, bu politikaları boşa çıkartıcı tutumlar geliştirmek gerekir.
Bu açıdan Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku milletvekillerinin kararı tamamen yerindedir, demokratiktir ve demokratik toplumu temsil etmektedir. Dolayısıyla hangi partiden olursa olsun tüm demokratik güçler tarafından desteklenmesi gerekir. Herkesin bu demokratik mücadeleye katkı sunacak eylemler içine girmesi gerekir. AKP'nin hukuk darbesi ve yaratılan tıkanma ancak böyle bir demokratik tutum ve mücadeleyle aşılabilir.
Adil BAYRAM
Özgür Gündem
- Ayrıntılar

Basına ve Kamuoyuna!
27 Haziran günü akşam 22.00 ile 23.00 saatleri arasında Medya Savunma Alanları'na bağlı Xakurke'nin Şehit Beritan ile Kabra Zahîr mıntıkalarına yönelik olarak TC ordusu tarafından obüs ve havan saldırısı gerçekleştirilmiştir.
- Ayrıntılar

Basına ve Kamuoyuna!
1. 26 Haziran günü Van'ın Saray ilçesine bağlı Sekmanıs ve Kavlıkê köylerine yönelik olarak TC ordusu tarafından bir operasyon başlatılmıştır. Aynı gün 18.50 sularında operasyon gücü ile gerillalarımız arasında bir çatışma yaşanmıştır. Bu çatışmada 3 asker ölmüştür. Öldürülen askerlere ait 1 adet G3 silah, 1 adet computer, 1 adet fotoğraf makinesine gerillalarımız tarafından el konulmuştur.
- Ayrıntılar

Basına ve Kamuoyuna!
1. 17 Haziran'dan beri TC ordusu Bingöl'ün Yayladere ilçesine bağlı Hafsari, Xecu, Hebun ve Köykent alanlarını kapsayan operasyonlar gerçekleştirmektedir. Operasyonlar özellikle gece 23.00'dan sonra pusulamalar tarzında halen devam etmektedir.
- Ayrıntılar
Türk devlet güçleri bir gurup gerillamızın Kastamonu’da gerçekleştirdikleri bir uyarı eylemi ardından ne kadar güçleri varsa hepsini adeta Kastamonu ve komşu şehirlerine yığarak bir karşı hamle başlattılar. Ve halen birçok yerde bu saldırıların devam ettiğini biliyoruz.
Che Guevera öncülüğünde 1967 yılında Amerikan emperyalizminin Güney Amerika’da kök salmaması ve de halkların kendi kaderlerini kendilerinin belirlemesi için bir gurup gerilla Bolivya’da gerilla hareketini başlatmışlardı. Bolivya’da ne olup bittiğini biz daha sonra yayınlanan Che’nin günlüklerinden biliyoruz. Zorlukları, karşılaştıkları güçlükleri, ABD saldırılarını derken, kaçışlar, ihanetler ve tabii ki daha önceleri söz veripte sözlerini yerine getirmeyen solcuları da burada ne yaptıklarını öğreniyoruz.
Che ve arkadaşları belirli bir çalışma yürütürler. Ancak bir noktadan sonra özel timlerle, Amerikan askerlerinin direk müdahalesi ve Bolivya ordusunun saldırıları şiddetlenir. Dozajı yükseltilir. Ve 8 Ekim 1967 yılında Che’nin de içerisinde bulunduğu birlik kuşatılır, sert çarpışmalar ardından Che yaralı ele geçer. Ancak Che’nin yaralı halinden bile korkan Yankeeler yerli işbirlikçileri devreye koyarak 9 Ekim 1967 yılında katlederler. Öyle ki cenazesinin halklara ulaşmasından öcü gibi korkan Yankeeler cenazesini bile saklarlar. Ve uzun yıllarda saklı tutmasını başarabilirler. Ama Che’nin halkların yüreklerinde kutsal kabul edilmesini ve de binlerce, on binlerce kilometre uzaklarda bile halkların yüreklerine işlemesini ve bir sembol haline gelmesinin önünü alamazlar. Esasta söylemek istediğimiz Che ve yoldaşlarının devasa bir emperyalist güce karşı kıt kanaat imkânlarla, yine yaşanan ihanet ve işbirlikçiliğin sonucu olarak ancak katledilebilirler.
Şimdi 21. yüzyılda yaşıyoruz. Emperyalist devletlerin ve onların uydu devletlerinin ellerinde teknik imkânlar çok fazla. Öldürücü teknikler çok daha gelişkin. İstihbarat bilgileri çok daha rafine ve somut. Ve tabii ki birde dinleme cihazları ve teknikleri artık uydularla yürütülüyor. Yani telekomünikasyon çağında ve süper imha ve yok etme tekniklerinin en gelişkin olduğu bir çağdayız.
Özcesi 1967 yıllarında yaşamıyoruz. 1920’li-1930’lu-1940’lı yıllarında hiç mi hiç yaşamıyoruz. Dünyanın adeta teknik takiple neredeyse bir köy haline geldiğini iddia edildiği bir çağda yaşıyor ve bu çağda gerillacılık yapıyoruz. Bir halkın umudunun sönmemesi için, bir halkın siyasal, sosyal ve kültürel kimlik taleplerinin kabul edilmesi için inadına bir özgürlük savaşı veriliyor, veriyoruz.
Hani bir arkadaşımız gerillayı tanımlarken diyor ya:
“Gerilla başkaldırır. Sana ait olmayan yaşama, seni tutan zincirleri kırmaktır. Ve ufukta görünen güneşe hızla koşup onunlaşmaktır.
Gerisi karanlıklara karşı savaşmak savaştıkça aydınlaşmak, ışık olmak. Gerilla budur işte. Yani ışık.
Karanlığa karşı ışığı tanımlamak kolay tarafı da budur işte. Bir yürüyüştür. Öncüsünün ardından özgürlüğe yönelen bir yolcu gibi.
Arzu edilen yaşanılmamış olanın yaşanılması ve insanlığa armağanıdır. Yaratacak olan eserin adı.
Gerilla geçmişe yeniden bir bakıştır. Yeniden yaratmaktır” diye, aynen öyledir gerilla.
İşte gerilla inadına 21. yüzyılın tüm teknik dezavantajlarına, teknik donanımsızlıklara karşı kendisiyle birlikte bir halkın geleceğini var etmenin mücadelesini verirken tüm zorluklara göğsünü siper ederek karşı durmasını esas alan bir özgürlük gücüdür.
Dediğimiz gibi bir gerilla birliğimiz demeyeceğiz, çünkü bir gerilla birliğimiz değildi Kastamonu’da on binlerce faşizan askeri ve polis gücünü uğraştıran. Sadece ve sadece bir gerilla birimimizdi Kastamonu’da harekete geçen. Ve bir aydır tüm özel savaş merkezlerini uğraştıran da sadece ve sadece bir birimimizdi. Kendi basınlarına yansıttıkları kadarıyla binlerce asker, polis ve özel timi küçücük bir birimimizin üstüne saldılar. Ve sadece bu sayısal olarak on binleri aşan bir savaş gücünü yoldaşlarımızın üstüne salmadılar.
Cümle cemaat ne kadar dostları varsa hepsinin teknik donanımı da alarak teknik takibe almaya çalıştılar. Sadece bu teknik imkânları da kullanmadılar. Hayır, küçücük olan birimimiz Kastamonu’ya açılırken ne yol biliyor, ne yolak ve ne de bir kitle destekleri vardır. Önceleri güzergâhlarını da etüt etmemişlerdir. Önceleri yollarına erzakta gömmemişlerdir. İlişkileri yoktur. Sol hareketlerden de destek almamışlardır. Ve onlar sadece kendi yüreklerini küçücük bedenlerine yükleyerek yollara düştüler. Özgürlük savaşını Türkiyeleştirmek için yollara düştüler.
Ve unutmayalım; bir küçücük birim, hem de çok küçük birim. Yol bilmez, yolak bilmez bir birim. İlişkisi olmayan bir birim. Ve birde Türkiye’de hazırlığı olmayan bir birim. Ama Türkiye’yi bir aydan fazla uğraştırmış ve halen de uğraştırmaya devam eden ve devam edecek olan küçücük bir birim.
Şimdi tekrar 1967 yıllarına dönelim. Che’nin yaralı halinde korkanlar, Che’nin yaralı görüntülerinin dünyaya yayılmasında yaşanacaklarda korkanlar Che’yi katlettiler. Ve şimdi arada tam 44 yıl geçmiş bu kez yer Bolivya değildir. Bu kez yer Türkiye’dir. Karadeniz’dir. Bu kez katledilen Che değildir. Bu kez katledilen gencecik ve körpecik olan Seyit Rıza- Sarcan Buluc yoldaşımızdır. Dersimli Seyit Rıza yoldaşımızdır. Ve tüm bu korkular Seyit Rıza gibi yoldaşlarımızdan…
Seyit Rıza yoldaşı yazmaya devam edeceğiz.
K. Nurhak
- Ayrıntılar

Basına ve Kamuoyuna!
1. 22 Haziran günü saat 11.45 sularında Dersim'in Nazımiye ilçesine bağlı Dereova köyü yolu üzerinde devriye görevinde bulunan bir polis otosuna yönelik olarak gerillalarımız tarafından bir eylem gerçekleştirilmiştir. Gerçekleştirilen eylem sonucunda 2 polis ölmüştür. Bu eylem Koçgiri Eyaletimiz'de şehit düşen 3 arkadaşımızın anısına gerçekleştirilmiştir.
- Ayrıntılar

Basına ve Kamuoyuna!
1. 22 Haziran günü Hakkari'nin Şemzinan ilçesine bağlı Kole ve Nerduşa köyleri kırsalına yönelik olarak TC ordusu tarafından bir günlük bir operasyon yapılmıştır. TC ordusuna bağlı askerler bu operasyonda Kole ve Nerduşa köylülerine ait hayvanlara el koymuşlardır.
- Ayrıntılar

Basına ve Kamuoyuna!
1. 20 Haziran günü Hakkari'nin Çukurca ilçesi kırsalında operasyona çıkan TC ordusu ile gerillalarımız arasında bir çatışma yaşanmıştır. Çıkan çatışmada TC ordusunun kayıpları hakkında net bilgiye ulaşılmazken, ölü ve yaralı askerler 2 skorsky helikopterle alandan götürülmüştür. 21 Haziran günü de devam eden operasyon akşam saatlerinde sonuçsuz bir şekilde geri çekilmiştir.
- Ayrıntılar