"Alman, Türk, Kürt asıllı Ekim şehitleri, Mizgin (Çiğdem Türkmen), Ronahi (Andrea Wolf-Alman), Meryem, Zeynep, Zinarin, Leyla, Sarya, Rotinda... Bu bileşim insanlığın kurtuluşunu kadının kurtuluşu ekseninde, kadının gerçek özünü açığa çıkaran bir kadın dünyası yaratma ve tüm dünya kadınlarını bu dünyada bütünleştirme hedefindeydi."
Özgürlük Hareketimizde ekim ayı yoğun bir mücadele sürecini ifade ediyor. Bu, öyle bir mücadele ki, destansı ve mitolojik savaşları andırıyor. Ana tanrıçanın tanrılara karşı verdiği mücadeleye benziyor. Komplo ve yalanlar sonucu yaratıcılık kültürünü çalmak isteyen tanrılara karşı, ana tanrıçanın verdiği mücadele misali. Şehitlerimizin büyük yaşam özleminin kaynağı; Verimli Hilal'de, uygarlığın doğuş merkezi olan Zagros silsilelerinde saklıdır. Ekim ayı kavgasınının tanrıçaları kökenini, tarihin şafağında ana tanrıçanın ilk kavgasından aldı. İnsanlık bir kez daha özgürlük mücadelesini bu çağda canlandırıyordu. Bu ay, tarihin şafağında yaratılan yaşam gibiydi. Ortak yaşam için mücadele edilerek yaşam hukuku ve kanunları oluşturulup ana tanrıça kültürü ile uygarlığın yaratılışı ve onurla sürdürülüşünün gerçekleştirilmesi gibi ekim ayının özü de bunu yeniden yaşamsallaştırmaya dönüktür. Ekim ayının özgürlük şehitleri tanrıçalar gibi düşünerek kadın topluluğunu yarattılar. Onlar tüm sınıf ve ırk ayrımlarından arınarak, eşitlik ve özgürlük ekseninde erkeğin ayrım ve farklılıklar gözeten, sınırlar koyan sistemini aşarak, sınırlara kendi sisteminde yer vermeyerek, ana tanrıça kültürünün zirvesinde temsil gerçekleştirdiler. Alman, Türk, Kürt asıllı Ekim şehitleri, Mizgin (Çiğdem Türkmen), Ronahi (Andrea Wolf-Alman), Meryem, Zeynep, Zinarin, Leyla, Sarya, Rotinda... Bu bileşim insanlığın kurtuluşunu kadının kurtuluşu ekseninde, kadının gerçek özünü açığa çıkaran bir kadın dünyası yaratma ve tüm dünya kadınlarını bu dünyada bütünleştirme hedefindeydi. Amaç cinsler arası eşitliği ve özgürlüğü geliştirmek; din, ırk, mesafe ayrılıklarını aşmak; demokratik uygarlığı geliştirmek; insanlar arasında oluşturulan sınırları kaldırmak ve aynı zamanda toplumları kadının düşünüş ve yaşam rengiyle yaratarak, neolitik kültürün çağdaş temsilcileri olarak bu kültürü tarihin yıkıntıları arasından çıkarıp yeniden büyütmektir. Ekim ayı şehitlerinin gerçeği barışla yaşam bulan, özgür yaşam için; egemen zihniyetin, halklar mozaiğine yönelik saldırılarına karşı bir duruştur. Onlar yaşam felsefeleriyle halklar mozaiğinin hayat bulmasının öncülüğünü yaptılar. İnsanlığa barışçıl bir yaşam armağan etmek için tereddütsüz özgürlük mücadelesini büyük bir fedakârlıkla yürüttüler. Onların mücadele istemi insanlığın barışçıl yaşam ihtiyacını gerçekleştirmek içindi. Onlar eşit özgür ve barışçıl yaşamın kadının sade ve arınmış özünde yattığı gerçekliğinden hareketle bu değerleri insanlığa sundular. Bu şehitler enternasyonalist olma gerçekliğinin yanında, evrensel özleriyle özgür geleceğin yaratıcı mimarları da oldular. Farklı halklardan birçok kadının bir araya gelişi, kadın örgütlülüğünün en yalın göstergesidir. Bu örgütlülük, perspektifini Kadın Kurtuluş İdeolojisi'nden alıyor. Bu örgütlülük, ideolojik güç ile pratik dilin güçlülüğünü göstermektedir. Onların eylemleri egemen zihniyetin ihanetçi çizgisine, sömürgeci ve emperyalist özüne bir karşı çıkıştır. Aynı zamanda kadın eksenli uygarlığın felsefesi ve kadın rengiyle yaratılmak istenen cumhuriyet gerçeğine bir örnektir. Bu sistem analık hukukuna dayalı, insan kimliğinin evrensel özünü esas alan bir sistemdir. Halklar arası savaşa yol vermez. İnsan hakları ve iradesine saygı temelinde ortak yaşamı birlikte gerçekleştirir. Bu üslup ve dil ile insanlar arasında yaşanan tüm sorunlara çözüm getirir.
Ekim ayı aynı zamanda kutsallık ve lanetliliğin savaşımlarına da tanık oldu. Bu savaş kökenini tarihten aldı. Bu ayda Ekim Devrimi kapitalist ve emperyalist sistem karşısında başarı kazandı. Bilinen yetersizliklerine rağmen bu devrim, tarih karşısında önemlidir ve kutsallığını hala yitirmemiştir. Tüm güncel sonuçlarının yanında kadın da bu devrimde aktif rol oynamıştır. Bu ayda lanetlilik kutsallığa karşı bir savaş başlattı. Komplocu güçler özgür yaşamın mimarı ve yaratıcısı Başkan Apo'ya karşı savaş için seferber oldular. Lanetlilik ve komploculuk kutsallık karşısında saldırganlaştı. Karanlık ve aydınlık, kutsallık ve lanetlilik birbirinden ayrıştı...
'92 yılında ihanetçi ve gerici güçler, özgürlük savaşçılarına karşı kapsamlı bir savaş başlattılar. Uygarlığın doğduğu kutsal topraklar tekrar tarihi savaşlara sahne oldu. Medeniyetin ve tarımın geliştiği bu topraklarda, Zagroslar silsilesindeki ana tanrıça ülkesinde zalim, despot, komplocu tanrılar bu görkemli yaşama karşı saldırı ve savaş başlatmışlardı. İlk komplo egemen tanrıların ana tanrıçaya gerçekleştirdikleri komploydu. Bu komployla birlikte egemen sınıf gelişerek kadın ve erkeği tanrının kulları haline getiriyordu. Tarih, aynı dağlarda ve mevzilerde bir kez daha savaşlara, mücadelelere tanık oluyordu. 1992 Güney savaşı sömürgecilik, çetecilik ve ihanete karşı bir savaştı. Bu savaş, kutsal topraklar tarihine ihanete karşı bir savaş olarak yazıldı. Önderliğimiz de Beritan arkadaşın şahadet çizgisine değiniyordu. Şehit Beritan arkadaşın çizgisi iki felsefenin, iki çizginin ve iki ideolojinin savaşıydı: egemenlik ve özgürlük. Mitolojik destanlara konu olacak bir savaş. Bu direniş kahramanca ve ilkeliydi. Bin yılların köleliğine karşı kin ve öfkenin akışıydı. Ana tanrıça mutlulukla, kutsal toprakları üzerinde ana kültürünün yeniden diriltme mücadelesini veren çocuklarını karşılıyordu. Kutsal topraklar, komplocuların ve gerici güçlerin binlerce yıldır üzerinde yürüttükleri egemenliğe karşı öfkeliydiler.
Gülnaz Karataş'ın direnişi de ihanet ve komploculuğa karşıydı. Tarihi bir bilinçle, bir Dersim kadını olarak, Zarifelerin ve Beselerin teslim olmayıp kendilerini uçurumlardan atan gerçekliğinin sembolü oldu. Ana tanrıçanın komploculara teslim olmayan gerçeğinden aldı kaynağını Beritan; onun soyluluğunu taşıyor. O, özgür yaşam çizgisi ve felsefesinin temsilcisidir. Yaşam gerçekliğine net ve keskin bir bakış açısıdır. "Nasıl yaşamalı ve bunun için nasıl mücadele edilmeli?" sorusunun somut yanıtıdır. Mitolojik destanlarda Tiamat'ın küçük oğlu Marduk, Tiamat'a karşı savaş ilan eder. Onun gücü ve yaratımlarını elde etmenin savaşımı içerisine girer. Marduk komplo ve yalanlarla Tiamat'ın silahlarını etkisizleştirerek onu yener. Ardından da Tiamat'ın cesedini parça parça eder. Şehit Beritan bilincini tarihin bu derinliklerinden aldı. Kandırılmadı ve cesedinin komplocuların eline geçmesine bile izin vermedi. Çünkü, ucuz ve özgürlüğü içerisinde barındırmayan bir yaşamı kabul etmedi. O, tanrıça Tiamat'ın yenildiği mevzilerde kahramanca ve büyük bir direnişle savaşarak komplo ve ihaneti, onların çizgi ve felsefesini yenilgiye uğrattı. Kendini, kayalıklardan uçuruma bırakmadan önce, son mermisine kadar savaştı. Mermisi kalmayınca, silahını parçalayarak imha etti. Bu anlamda direnişi ve silahını komploculara bırakmaması, Tiamat'ın yenilgisini, yengiye dönüştürmesinin ifadesi oluyor. Ona karşı savaşan düşmanları, onun yengisinin şahitleridir.
Destanlaşan bu kutsal direniş, onların da kabullendiği bir olgudur. O'na karşı savaşan peşmergelerden biri savaş anında Beritan arkadaşı yaralandığında, yanındaki öbür peşmerge arkadaşına kızarak, bu büyük direnişçiye saygı duyması gerektiğini belirtmiştir. Uçurumun kıyısında efsaneleşen Beritan yoldaşın cansız bedeninin yanına gelen ve onun kahramanlığından etkilenen peşmerge, Beritan yoldaşın belindeki raxtı alarak, bugüne dek Şehrazor'daki evinin başköşesine asmış, büyük direniş karşısındaki saygı ve etkilenişini dilden dile anlatmıştır, hala da anlatmaktadır. '97'de parti olarak haber gönderip ondaki o kutsal anıyı istediğimizde bize "O benim için de kutsal ve anlamlıdır. Kutsal bir anı olarak yanımda tutmak istiyorum." dedi. Beritan yoldaşın gerçekliği böylesine yüce ve düşmanın dahi O'na karşı saygı duyduğu bir gerçekliktir. O, ışığında aydınlanacağımız bir manifestodur. Komploculuğa ve lanetliğe karşı bir mücadele çizgisidir. Tüm geriliklerin ve olumsuzlukların zeminine karşı bir başkaldırıdır.
Meryem Ana'ya gelince; O kutsal bir anadır. Kızına yazdığı günlüğü bana okurdu. Kızının adı Şilan. Benim adaşımdır. Kızı için kaleme aldığı duyguları, denizleri ve okyanusları aşan derinlikte ve kutsallıktaydı. O duygular ki, bir ananın közden yüreği kadar sıcak ve güneşin merkezinden yükselen alevler kadar yakıcıydı. O duygular ki, güneşin yakıcılığı ve canlılığından alırdı kaynağını. Yüreğinin büyüklüğü en yüksek dağları bile aşardı. Bu yürek büyüklüğü karşısında en yüksek ve asi dağlar dahi utançla baş eğerlerdi. Bir ana olarak tarihi görevinin bilincindeydi. Devrim karşısındaki görevi sadece canından çok sevdiği kızı için değil; annesi, babası, katledilen yüzlerce çocuk, yine ülkesinden ayrı, yabancı topraklarda büyüyen çocuklara özgür bir gelecek yaratmak içindi. Özgür bir ülke yaratmak için omuzlamıştı devrim görevini. Özgür ve onurlu bir yaşam içindi her şey. Devrim görevleri ile analık duygusu ve derin istemleri arasında müthiş bir bütünlük oluşturmuştu. Kadın Kurtuluş Hareketi'nde öncü bir misyona sahipti. Orduda komutandı. Derin ideolojik yaklaşımı, cins bilinci ve yoğun birikimiyle ihtiyaç duyulan her yerde hümanist olduğu kadar, örgütsel gereklilikler ve örgütsel işleyişte tavizsizdi. Gerektiğinde güçlü ve cesaretli bir savaşçıydı.
1997'de bir grup bayan arkadaşla Haftanin ve Metina arasında hainlerin kurduğu bir pusuya düştü. Büyük bir direniş ve kahramanlıkla savaşarak, '97 Ekim ayının tanrıçaları arasında yerini aldı.
Ekim ayında şehit düşen, Çiğdem Türk, Ronahi Alman, Sarya, Gurbetelli Ersöz ve Zinarin yoldaşlar kendi gerçeklikleriyle birlikte özgürlük çizgisinin zirveleşen sembolleri ve özgür insanın kadınla yaratmak istediği yaşamın mimarı oldular. Onlar Ekim ayında lanetliliğe, komploculuğa ve tüm karanlıklara karşı kutsal bir çizgi ve sönmeyen ışık oldular. Zinarin yoldaşın "Sorun cennette melek olmayı başarabilmektir." sözünün güçlü gerçekleştiricileri olmayı başardılar. Ekim şehitleri cennet ülkesinde birer melek oldular. Bu ayın ölümsüz şehitleri şahsında, tüm devrim şehitlerini saygıyla anıyor ve onların çizdiği yolda, yine Beritan yoldaşın çizgi ve felsefesinin takipçileri olacağımızı belirtiyoruz.
Şilan Kobani
- Ayrıntılar
Tarih, bizim toplumsal bilincimiz, belleğimiz olduğu kadarıyla, kim olduğumuzu, nerden geldiğimizi ve nasıl yaşadığımızı ifade eder. Egemenlerin tarihi karşısında kendi öz tarihimizi gün ışığına çıkarmak, anlamlandırmak ve onun üzerinden geleceğe bakmak bizim varlık ve kimlik gerekçemizdir. Güncelliği ise inandığımız değerler uğruna anlam gücüyle yaşamayı ya da o güncellik içersinde, her koşulda bedeller ödemeyi bilmekle tarihe mal ederiz. Bizim gibi özgürlük mücadelesi veren, vermekte olan bir hareket yaşadığı her günü böylesine bir güncellik içersinde karşılamaktadır. Bizler anlamlı bir yaşamı yaratmak kadar acı tecrübelerin yarattığı bedelleri de güçlü karşılamaya, sahiplenmeye çalıştık. Hemen her ayda, zamansız ve ansızın aramızdan ayrılan ve erkenden toprağa düşen yüzlerce, binlerce yoldaşımızı şehitler gerçeği içersinde tarihe mal etmeyi, yarattıkları değerleri korumak kadar büyütebilmeyi ve onların özgürlük ütopyalarını gerçekleştirme mücadelesi içerisinde olmayı en temel görevimiz bildik.
Özgürlük mücadelemiz içersinde Ekim ayında şehit düşen tüm kadın yoldaşlarımızı böylesine tarihsel ve güncellik içersinde yeniden anmak kadar, onların onurlu ve soylu özgürlük çizgisinde karalıklarını kendi kişiliklerimizde oluşturmanın mücadelesini veriyoruz. Onlar, bir halkın acılarını, isyanlarını olduğu kadar umuda, sevgiye ve özgürlüğe olan susamışlığını kendi yüreklerinde taşıyan biricik yoldaşlarımızdı. Onlar, hiçbir zaman köleliğin, zavallılığın bir kader olmadığını tam tersine bunu derinden yaşayan bir halkın ya da bir toplumun kendi öz değerlerine ve tarihine kavuştukça dirileceğini ve özgürlüğe en yakın konuma geleceğinin bilincinde olan yoldaşlardı. Halk olarak köklü ve eski bir tarihimiz olmakla birlikte, en çok katliama, asimilasyona ve şiddetin her türlüsüne maruz kaldık ve bu gerçeğe direnen binlerce evladımızı, yoldaşımızı kaybettik. Acıya karşı direniş, teslimiyete karşı direniş, asimilasyona, kimliksizliğe karşı direniş en önemlisi de mevcut olana alıştırılmaya, değersizleştirilmeye karşı direniş biz de kültür haline geldi. Ekim ayında şehit düşen Beritan (Gülnaz Karataş) yoldaşımız bu direniş kültürün amansız bir takipçisidir. O’nun ihanet ve işbirlikçiliğe teslim olmayıp o genceçik bedenini uçuruma bırakıp, özgürlük çizgisinin bir neferi, bir fedaisi olduğunu bugün yediden yetmişe herkes bilmektedir. Şehitler gerçeğine ve mirasına en çok bağlı olan Önder Apo, Beritan yoldaşımızın direniş çizgisini şu cümleleriyle çok güzel ifade etmiştir: “Beritan bize vasiyettir. O kızı unutabilir miyiz? O mesajdır. O bize çağrıdır. O bizim için bir Jeanne D’Arc’tır. Onun gibi yüzlercesi var. Onu esas alacağız, onurumuzdur. Onun eylemi sevdanın, onurun eylemidir. Biz onun olduğu yerdeyiz. Son ferde kadar savaşacağız. Şeref ve özgürlük için, onur için savaşacağız. Şehit Beritan çizgisi benim için çok önemli. Beritan’ın anısı ve çizgisi diyorum. Şehit Beritan’ın yaşamını çizgileştirmeliyiz.Ben bu çizginin bir neferiyim. Onurlu barış gelene kadar bu çizgiyi sürdürecekler.”
Kadın şehitler ayı olan bu Ekim ayında Zeynep (Gurbetelli Ersöz), Meryem (Meryem Çolak), Helin Çerkez, Rotinda (Aynur Aytemur), Kurde (Selamet Menteşe) ve onların ardılları olan onlarca, yüzlerce kadın yoldaşımız bu çizgiye bağlılığın gereği olarak kendi yaşamlarını ortaya koydular. Savaşın en sıcak döneminde Zeynep ve Meryem yoldaşlar, Önderliğe ve kadının direniş çizgisine olan bağlılığın ve sevginin gereği canlarıyla savaştılar. Önderliğimize çok çirkince ve sinsice geliştirilen uluslar arası 9 Ekim komplosuna karşı en erkenden Midyat Cezaevinde bedenlerini ateşe vererek Önder Apo’ya olan bağlılıklarını eylemleriyle gösteren Rotinda ve Kurde yoldaşlar, Beritan çizgisinin amansız takipçileri oldular. Bizler bu Ekim ayında Beritanca yaşamanın, Beritanca direnmenin ve onurlu bir mücadelenin sahibi olabilmek için şehit yoldaşlarımızı Önderliğimizin deyimiyle toprağa değil, yüreğimize ekiyoruz. Çünkü biliyoruz ki, şahadet gerçeğine bağlılığın gereği, yüreğimizi arındırmak, yüreğimizi büyütmek ve bir halkın özlemlerine cevap olabilmek bununla mümkün.
Bugün içinden geçtiğimiz süreci göz önünde bulundurursak, kadın şehitler ayının bizlere yüklediği büyük sorumluluklar var. Bizler bu çizgi temelinde mücadelemizi sürdürme kararlığı ve bilinciyle direniş ruhumuzu geliştireceğiz. Özellikle uluslar arası komplonun Önderliğimiz şahsında halkımıza yönelik daha da geliştirilerek sürdürülmesi ve bir halkın öz değerlerinin yok edilmek istenmesi, yediden yetmişe hepimizi süreç karşısında daha sorumlu ve vicdanlı davranmaya itmektedir. Bizler kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi ve nasıl özgür yaşamamız gerektiğini Önderliğimizin ve şehit yoldaşlarımızın sonsuz emek, özveri ve çabalarıyla öğrendik. Onurlu bir yaşamın kendi öz kimliğimizle, varlığımızla mümkün olabileceğini ve bunun için direniş mücadelemizi her yerde ve her zaman güçlü tutarak, gelişecek her türlü saldırılar karşısında nasıl cevap verileceğini kendi özgücümüzle tüm dünyaya gösterdik. Yaptığımız ya da katıldığımız her eylemde Önder Apo’yu sahiplenme, kendimizi sahiplenme en önemlisi de şehitlerimizi ve değerlerimizi sahiplenme olduğunu bilerek hareket ettik. Önder Apo’nun dolayısıyla Kürt halkının kaderini belirleyecek bu tarihsel sürecin Ekim ayında halkımızın, özellikle tüm Kürt kadınlarımızın Beritan çizgisine yaşamlarıyla, eylemleriyle öncülük edeceklerini, Beritan, Zeynep, Meryem, Rotinda, Kurde yoldaşlar şahsında tüm şehit kadın yoldaşlarımızın direniş geleneğini sürdüreceklerini biliyoruz. Ve yine biliyoruz ki, yüreğimizi ve beynimizi büyütmemiz, Önder Apo’nun yolunda yürümekle, başta Kürt halkının en yürekli çocukları olan ve yürekleri ve zihinlerini Önder Apo’nun ışığıyla bilemiş şehitlerimizin yarattığı değerlerle yürümekle gerçekleştirebiliriz.
ROTİNDA ENGİN
- Ayrıntılar
Özgürlük hareketinin demokratik çözüm ve barış için 2009 Nisanın da tek yanlı ilan ettiği eylemsizlik kararından sonra faşist TC devleti ve onun tüccar hükümeti bu iyi niyete karşı her hangi bir adım atmayınca hatta bunu bir fırsat gibi değerlendirerek Önderlik ve halkımız üzerindeki inkar ve imha siyasetini daha ince ve sinsi yöntemlerle devam ettirmek isteyince örgüt 2010 baharından itibaren eylemsizlik kararının anlamını yitirdiğini açıkladı ve demokratik özerkliği ilan etme temelin de meşru savunma hakkının kullanılması için aldığı kararı açıkladı. Bu karar çerçevesinde her yerde olduğu gibi biz de saha ve bölge olarak askeri eylem hazırlıklarına giriştik. Tim ve küçük birimlerle yapılacak eylemlerin yanı sıra kapsamlı eylemler için de karar aldık. Düşmanı sarsacak, burnunu sürtecek ve HPG’nin gücünü ve kararlılığını gösterecek düşmanın kendi basınına ve kamuoyuna uyguladığı ambargoyu kıracak bir eylemin yapılması gerekiyordu. Ayrıca böylesi bir eylem Botan sahası için de gerekliydi. Çünkü botan, silahlı mücadelemizin sembolü durumundaydı. Ve güçlü bir eylemle yeni başlayan dördüncü dönemin ruhu gösterilmeliydi.
Alınan karar çerçevesinde haziran ayının başında itibaren hazırlıklara başlandı. Eylem yapılacak düşman tepesi, Akir tepesiydi. Buranın hedef alınmasının sebepleri vardı. Pek çok tepe ve karakol üzerinde yapılan keşifler sonuncunda en uygun hedef bu tepeydi. Ayrıca Bestanın ortasında duran bir işgal abidesi gibiydi. Ve sökülüp atılması gerekiyordu.
Bir ay boyunca eylem için hazırlıklar yapıldı. Tepe her taraftan en ince ayrıntısına kadar keşfedildi. Gündüz keşiflerinin yanı sıra gece keşifleri de yapıldı. Saha koordinesindeki arkadaşlar başta olmak üzere eyleme katılacak gücün büyük bir kısmı bu keşiflerde yerini aldı. Keşif hazırlıklarında en fazla emek ve çaba harcayan arkadaş Kahraman arkadaştı. Alanı biraz tanıyordu. Gurupların sağlam geliş- gidişleri için bu fedakârlığı yapıyordu. Sadece gündüz keşifleri değil, gece keşiflerini de o yapıyordu.
Kahraman arkadaş küçük yaşlarında gerilla saflarına katılmış ilk şekillenmesini askeri ve gerilla terbiyesini Agitlerin yurdu Gabar da almıştı. Uzun bir süre hareketin yönetimindeki arkadaşların yanında kalmıştı. Ve uzun bir süre Özel kuvvetlerin içindeydi. 2007 yılında sonra ismini Erdal olarak değiştirmişti. Hem Şehit Erdal (Engin Sincer) arkadaşın adını almak istemişti. Fakat arkadaşlar ona genelde Kahraman diyordu. Özellikle de eski arkadaşlar Kahraman ismi ona daha çok yakıştırıyordu. İsmiyle uyuşan o kadar çok özelliği vardı ki.
Kahraman arkadaşı ilk defa 2001 yıllında Dola Êyşe de görmüştüm. O zaman Başkanlık Konseyinin güvenlik sorumlusuydu. PKK 6. Konferansı için toplanmıştık, o zaman bende çok havalı kendisini çok beğenen bir izlenim bırakmıştı. Ondan sonra bir birimizi görmedik ta ki 2009 da Kato Jirka da görüşene kadar bu sefer gördüğüm kahraman bambaşkaydı. Son derece mütevazı alçak gönüllü, hoş sohbetleriyle çekici, dürüst ve temiz bir arkadaştı. Yıllar öncesinde üzerimde kalan bu izlenimi keşiften sonra Zorava sırlarından Derye Kaçe ye doğru giderken Kahraman arkadaşa söylediğimde kahkahalarla güldü ve ‘ aynı şeyleri bende sende görmüştüm’ dedi. Çünkü çok yüzeysel bakıp geçmiştik. Oysa yoldaşlığı derinden tanımlamak apayrı bir bakış gerektiriyordu.
Keşifte bizim grubumuzun da öncüsü Kahraman arkadaştı. İki gün boyunca gece ve gündüz keşfi çalışmamızı yaptık. Bu keşifte arkadaşın isteği ve kararlılığı hat safhadaydı. Eylemin başarısı hakkında en ufak bir tereddüdü yoktu, hatta yaptığı esprilerle keşfimize renk katıyordu. Tankı ele geçirmemiz halinde nasıl kullanacağımız gibisinden esprilerdi. Bestanın o kavurucu havasında bu şakalarla zamanımızı doldurduk.
Keşif ve diğer hazırlıklarımız bitince eyleme katılacak güçleri topladık. Bazı tartışmalardan sonra, tepenin küçük toprak maketi üzerinde planlamayı ve eylemin nasıl yapılacağını tartıştık bu maketi de kahraman arkadaşla beraber yapmıştık. Maketimiz küçük bir Akir tepesi gibiydi ve maketimizdeki en ilginç görüntüler tank ve panzer sembolleriydi. Onları andıran bir şey bulamayınca yan tarafımız da kurulmuş bulunan katır artıklarını kullanmıştık. Kahraman arkadaş ‘bu tankın bir pislik olduğunu arkadaşlara gösterelim’ diyordu. Namlu yerine de boş bir BİC kalemi kullanarak tankı tepe ye indirdik. Düzenlemeler eylem planlamasının aktarılmasından sonra arkadaşlara okundu. Büyük bir merakla ve heyecanla dinlenen düzenlemeler arkadaşların simalarında direk rengini gösteriyordu. Bir çok arkadaşın ilk defa katılacağı böylesi bir eylemde özelikle saldırı gruplarında yerini alacak olanlarda büyük bir sevinç vardı. İsmi uzak gruplarda okunan arkadaşlarda ise burukluk ve yüz ekşimesi vardı. Yaklaşık yüz arkadaşın katılacağı Akir eyleminin toplantısı bittikten sonra, özgürlük şarkılarımızla sevinç ve başarı halayımızı tuttuk.
Yılların geleneği olan gerilla ‘govendi ‘ eylem öncesinin, başarası ve intikam haykırısı gibidir. Özgürlük, yiğitlik ve intikam türkülerinin söylendiği bu govendler büyük hesaplaşmalar öncesinde özgürlük savaşçılarının son sözleşmeleri ve yeminleri gibidir. Eyleme katılacak her arkadaşın bu halayda yeminini haykırması gerekir. Tüm arkadaşlar bu iddia ile govende girdi. El ele tutuşan özgürlük savaşçılarının intikam çığlıkları Katoların tarih görmüş kayalarına çarparak göğe yükseliyordu. Bir yeraltı şehrini andıran mağaramızın duvarlarına çarpan bu çığlıkları da başarı iddiası hat safhadaydı.
Eylem, Zilan arkadaşın şahadet yıl dönümü olan 30 Haziran da ‘Botan Şehitlerinin intikamı’ adı ile saat 23 00 de başlayacaktı. İki gün öncesinden ayrılan gruplar bu saatte eylemdeki yerlerinde hazır olacaktı. İçin de iki yüz askerin bulunduğu tepe ye imha amaçlı yöneliyorduk. 5 saldırı ve 3 saldırı- savunma grubunun yanı sıra ağır silah grupları ve uzak savunma grupları da vardı. Eylem saati yaklaştıkça heyecanımız ve merakımız artıyordu. Bu eylemde tek kaygımız vardı. O da grupların yerini almadan önce görüntü vermeleri ve düşmanın bizden önce harekete geçmesiydi. Korktuğumuz şeyde başımıza geldi eylemi başlatacak olan birinci savunma grubu yerini almadan görüntü verdi ve düşman grubu vurdu. Grup mevzilendirmesini yapmadan, düşman vurunca sistemleri biraz dağıldı. Ayrıca ilk tank atışı ile Sılav arkadaş şehit düşünce yeniden mevzilenemediler. Diğer iki savunma grubu yerini almıştı. Ve onlara düşmanı vurma talimatı verildi. Özelikle kahraman arkadaşın sorumlusu olduğu savunma grubu, düşmanın 20 çadırı ve iki nizamiyesine çok yakın bir yerde mevzilenmişti. Bu grup çok etkili bir şekilde çadırlardaki düşmanı vurdu. Bu vuruşlarda tepe komutanı da öldüğü için tepeleri koordinesiz kalmıştı. Kendi cihazlarındaki muhabere adeta Osyan’a yalvararak yardım istiyorlardı. Eylem planlama saatinden yarım saat önce başladığı için saldırı grupları yerini alamamıştı. 5 saldırı grubundan sadece en son harekete geçecek olan grup yerini almıştı. 4 grup uzaktı ve kısa bir süre içerisinde yerlerini alamayacaklarını söyleyince gruplara geri çekilme talimatı verildi. Bu eylemde zorlama yaratan bir meselede bağlantı sorunuydu. Cihaza çıkan arkadaşlar yerlerini almadığını söylüyordu. Yerlerini alan arkadaşlarda cihaza çıkmıyorlardı. Kahraman arkadaşın cihazında bir sorun çıktığı için, eylem başladıktan ancak 13 dakika sonra konuşabildik. Büyük bir coşku için de gelen tekmilinde yoğun bir şekilde çadırları vurduğunu söylüyordu. Cihazları dinleyen bütün arkadaşlara moral veren kahraman arkadaşın bu sözleri, duyacağımız son sözleriydi. Çünkü mevziden mevziiye koşan kahraman arkadaş, düşmanın korku ve panik içerisindeki rast gele kurşunlarına denk gelmişti. Onun cihazını alan arkadaşlar kahraman arkadaşın yaralandığını söyleyince hemen oraya Dr.arkadaşı gönderdik. Meğerse birkaç dakika sonra şehit düşmüştü. Genel arkadaşlar etkilenmesin diye cihaz da söylenmemişti. Ertesi gün şehit düştüğünü öğrendik, tepe de süren çatışmada iki arkadaş şehit düşmüştü. Düşmanın ise 24’e yakın kaybı vardı. Gece yarısı Osyandan yardıma gelen çeteler de vuruldu ve 3 korucu öldürülmüştü. Ayrıca takviye getiren helikopterler de doçkalarla vuruldu. Ve geri dönmek zorunda kalmışlardı. Eylem sabote olmuş olmasına rağmen, düşman felç olmuştu ve neye uğradığını şaşırmışlardı. Böylesi bir eylemi hiç beklememişlerdi. Eylemden sonraki havamız sabaha kadar farklıydı. Ta ki düşman kendi basının da ondan fazla kaybımızdan bahsedene kadar oysa akşam bir şehidimiz ve bir yaralımız vardı. Bu haberlerden sonra tekrardan gruplarla bağlantı kurmak istedik. Görüntü veren grupların sorumlusu arkadaşlar 8 arkadaşın kopuk olduğunu söyleyince adeta şok olduk ve sözlerimiz kursağımız da kaldı. Eylem gecesi tüm gruplar yerinden çıkıncaya kadar bağlantımız vardı. Ve kimse böyle bir tekmil vermemişti. Bir grubun kaldığı söylenseydi. Tepenin etrafını bırakmayacaktık ‘nasıl olsa onlarda gelir’ denilerek cihazlara yansıtılmak istenmişti. Fakat grup tepenin altında, düşmanın denetiminde bir yerde sabahlayınca çıkamamışlardı. Düşmanda sabah erkenden aldığı darbenin hıncı ile grubu kuşatmaya almıştı. Büyük ihtimalle kimyevi maddelerin kullanıldığı bu çatışma da 8 arkadaş şehit düşmüştü. Cenazeleri yanmış, parçalanmış olması ve iki arkadaş dışında cenazelerin toplu gömülmesi kendi vahşetlerinin göstergesiydi.
Bazen öyle anlar olur ki: tebessüm mat olur, sevinç donar ve sözler boğazda düğümlenir. Sadece gözler konuşur ve sesiz bir diyalog başlar gözlerin dili arasında, bu bakışlarda geri de kalan birkaç gün öncesine ait diyaloglar, görüntüler ve anılar dolaşır. Yeminler, haykırışlar ve o anda orada hazır olmayanlar hatırlanır. Daha birkaç gün öncesinin coşkusu, morali ve gidenlerin intikam yeminleri dillenir bu sözsüz diyaloglarda, bir hesaplaşma yöntemimiz ve ‘keşke’lerin hüküm sürdüğü bir vicdan sorgulamasıdır. Militanca bağlılık, yoldaşlık dediğimiz duygu ve bilinç bu sözsüz diyalogun en ince derinliğidir. Sanık sandalyesinde pişmanlıklarımızı yargıladığımız lal olmuş diyaloglarda.
Niçin oradan çıkmadıklarını sadece kendilerinin bildiği 8 arkadaş orada şehit düşmüştü. Yıllarca savaş ortamlarında kalmış Havin Çırav arkadaş, 2009 yıllında büyük bir moralle Botana geçen Herekol Kemal, Ali ve Mahsun arkadaşlar iki üç yıldır. Sahadaki çalışmalara aktif katılan Azad, Hebun ve Şahin arkadaşlar orada şehit düşmüşlerdi. Neydi onları orada düşman kontrolünde bırakan sebep? Yorgunluk muydu acaba? Yoksa eylemin sabote olmasını mı? Gururlarına yedirmemişlerdi? Bu şahadetler kadar tüm arkadaşları üzen başka bir konuda bu cevapsız sorulardı işte,
Büyük bir coşku ile başlayan Akir eyleminde böylesi talihsiz ve hak edilmemiş şahadetler tüm arkadaşlar üzdü. Örgütü ve halkı zorladı. Hatta büyük bir darbe yemiş düşmanın kayıplarını bile görmezden geldik. Genelkurmay başkanı ve tüm kuvvet komutanlarıyla, devşirme Kılıçdaroğlunun ertesi gün tepeyi ziyaret etmeleri de yediği darbenin göstergesiydi. Düşman gerçekten de şok olmuştu. Böylesi bir saldırıyı Besta da beklemiyordu.
Tüm talihsizliklere rağmen düşmana intikam alma ve hesap sorulacağı mesajı verilmişti. Bu alandaki gerilla tasfiyeci ruhun artıkları değildi. Kendilerine en fazla güvendikleri, kendilerini taburlarla, tanklarla korudukları yerde baskın uğratacak bir gerilla vardı karşılarında, sonuna kadar savaşarak son kurşununu kendisine sıkarak ve bombasını kendisinde patlatacak yürekler vardı artık Besta da, intikam yeminlerini, özgürlük umutlarını ve davaya bağlılıklarını namluların ucu ile faşistler karşısında kusan KAHRAMANLAR vardı.
İntikam yeminlerimiz, geride kalan yoldaşlarımızın da intikam yeminleri olacak, aylarcadır, yoldaşlarımız tarafından yapılan intikam eylemleri hep sizlerin anısına yapılıyor. Bundan sonra da bu yeminler tutulacaktır.
Yoldaşlığınız, anılarınız ve siluetleriniz her zaman yüreklerimizin zirvelerinde olacaktır.
Haci Gever
- Ayrıntılar
İnsanlığın yeşerdiği topraklardan kilometrelerce uzakta bir göçmen olarak dünyaya açtığı gözlerinde hiçbir zaman umudu eksik etmedi. Bir göçmenin yaşadığı zorluklara birde kültürel, siyasal ve ulusal sömürünün tavan yaptığı bir kimlik eklenince, insan olarak ayakta kalabilmek için tutunacağı tek dal bu umudun bakışıydı.
Tüm zorluklara, tüm baskılara karşı direnerek, onu topraklarından ayıran sisteme ve sistemin güncel temsilcilerine cevap verecekti. Çünkü bu umutla harlanmış alev gözler ona bu arayışı zorunlu kılmıştı. Belki de hakikat arayışçılığı, fikri, zikri ve fiili militanlığındaki bütünsellik bu şekilde en güzel anlamına kavuşacaktı.
Uzun yıllar yabancı olarak yaşadığı İsviçre’de kirliliğe, çalıntı yaşamlara, sömürü ocaklarına, kısacası insana dair tüm güzelliklerden uzaklaşmış bu insanlık canavarı Avrupa sistemine “yabancı” olarak kalmaya başarmıştı.
Gözlerindeki umut ateşini ve kirliliğe yabancılığı katıp çantasına doğduğu topraklara gittikçe yakınlaşmak için yola koyulmuştu. Bu yolculuğun, bu militan arayışın diğer bir durağı da İstanbul olacaktı.
O İstanbul ki hem modernite canavarının larvalarını çoğalttığı, her an, her saniye damla damla kanserleşen hücreleriyle hastalıklı bireyler yaratan hem de bu kirlilikle yaşanılamayacağını anlayıp mücadele militanları yaratan, metropol-getto, gökdelen-gecekondu vs. bileşimi bir de dualiteydi.
Bu ikilem ve karşıtlık içinde seçtiği yol onu bir dergâha ulaştıracaktı. Adı gibi ulaşacağı dergâh da Derviş’ane olacaktı ve o seçimini “hiçbir yasa, özgürlük yasasının üstünde bir güce sahip değildir” den yana yapıp “Özgür” olmayı seçecekti.
“Derviş” i olduğu İstanbul onun kahramanlıklarına da tanıklık etmişti. “Özgür” olmaya doğru yürüdüğü yolun ilk etaplarını bu dualite de aşarak bu şehire onlarca anı bırakmıştı. Bu anılar dilden dile dolaşarak canlılığını korumaya devam ediyor. Faşizme indirdiği yumruklar, yağdırdığı taşlar ve Molotoflar halen cesaret imgesi, kampüslerde yankılanan “ya özgürlük hareketinin yanında olursunuz, yada katil devletin yanında”, “sizin asker-polisiniz varsa,bizimde dağlarımız var” sözleri halen mücadele gerekçesi ve yöntemidir.
İstanbul Üniversitesi Avcılar Kampüsü daha öncesinde de nice özgürlük kahramanlarına tanıklık etmişti. Güney batıda kahramanlaşan Ş.Hüseyin (Bülent Doğan), Kelareş’te ölümsüzleşen Ş. Cumali (Salih) ve Besta da çığlık olan Ş.Ekin(Esra Bulut) ve onlarcasının izinde yürümek için yönünü dağlara vermişti. O da biliyordu ki “tarihte umut arayışları hep hakim sistemlerin kıyılarında, dağların ve çöllerin kuytularına sığınmış topluluklarda aranır”’daki gibi olması gerekiyordu.
Bu DERVİŞ’ane arayış, bu umut onu “özgür”leştirmişti artık. Kirliliğe, zulme, ihanete, insanlığın gün gün yitimine karşı seçimini dağlardan yana, hakikat arayışçılığının fikri-zikri-fiili militan bütünselliğinden yana yapmıştı.
Onun ve ondan önceki kahramanların okul arkadaşı ve mücadele arkadaşı olarak bizimde seçimimizin “dağlar” olması gerekiyordu. Onun mücadeleye bağlılığı, bu mücadeleye bağlılığın gereği olan mücadele biçimi ve seçimi bize de tek yol bırakıyordu: bu yaşam abidelerine “yoldaş” olmak, “heval” olmak.
Bu, amaçla yönümüzü “özgür”lüğe, tüm yaşam biçimlerine alternatif olan İmralı Güneşinin yaratımı dağlara verdik.
Söz verdiğimiz halde buluşma mümkün olmadı. Onu tanıma, görme şansını yakalamış olan yoldaşlarla yapılan tüm sohbetlerde onunla buluşamamanın eksikliğini gidermeye çalıştım. Bu şansı yakalamış olan yoldaşların gözlerinde onun gözlerindeki umut ateşinin etkisini okuyabilmek hiç zor olmadı.
2 Eylül 2008 günü Tezvan karakolunda Bingöl şehitlerinin intikamı ve Önderliğe yapılan saldırılara cevap olmak için, yıldırım gibi çaktığı kampüslerdeki gibi faşist-ordu sürülerine ağır darbe vurarak 36 düşman askerini öldürüp, onlarcasını yaralayarak 3 arkadaşıyla birlikte ölümsüzlük tacını giyen Özgür Roni Arkadaş, günlerce düşman gündemini sarsarak, gençliğin nasıl “intikam” gücü olduğunu kahramanlaşarak göstermişti. Eylemden sonra tüm güçlerini bu bölgeden çekip kaçan düşman, halen bile Tezvan’dan geçemiyor. Yaşamına layık şahadetiyle, özgürlük saflarına katılan onlarca gencin “Özgür”, “Roni”, “Derviş” ismini almasına ilham kaynağı olarak ölümsüzleşen Özgür Roni arkadaş, şahadetiyle bile düşmanı çıldırtmaya devam edecektir.
Gözlerindeki umutla “Özgür” lük, yaşamı ve mücadelesi ile tüm karanlıklara “Roni” olan Dervişimizle hakikat arayışçılığında buluşup O’nu görme, O’nu yaşama, O olabilme umuduyla anısına bağlılık sözümüzü yineliyoruz.
Amed Adıl
- Ayrıntılar
Apocu Ruh Ve Keskin Vuruş Tarzıyla Düşürülemiyecek Düşman Hedefi Yoktur
Güvenlik tepesine yapılan eylemin mekanı,zamanı,gelişimi sonuçları ve yaşanan yetersizlikleri,hataları ve yanlışlarını değerlendirmek hem sürec açısından hemde taktik,tarz, komuta ve bizim açımızdan önemli ve sonuç çıkarılması gereken bir deneyim olmaktadır.
- Ayrıntılar
SOLUK SOLUĞA BİR YÜRÜYÜŞ, BİR TARİH
“BİR KEFİYE VE SİLAHINDAN BAŞKA HİÇ BİR ŞEYİ YOKTU”
İnsanoğlunun yaşamına sınırlar girdiğinde, hiç kimse bunun bir sınırlar zinciri olduğunu bilmiyordu. Çok sonraları sınırsız sınırlar, ilk masumane sınıra geçit veren insanları hapsetti. İlk sınıra evet diyenler sınıra alındılar. Giyotine onay verenlerin hepsinin giyotine gitmesinde görüldüğü gibi…
İlk sınır nasıl oluştu, insanlar, neden kendilerini sınırlara aldılar? Daha gerçekçi sorarsak; bazıları neden diğerlerini sınırlandırdılar? Cevabı belki daha kolay buluna bilinir. Öyle olmasaydı bazıları sefa sürmezdi. Nerede bir sınır varsa orada sömürücüler vardır, demektir.
Küçük sınırlar, zamanla gelişti. Her şey sınırlara dâhil edildi. Aile sınırları, aşiret sınırları, beylik sınırları... En son devlet sınırları…
Bu da değil, düşünce sınırları, ifade sınırları, en önemlisi de yürekler sınırlandırıldı. Sınırlar giderek güçlendirildi. Teller, mayınlar ve karakollarla yeryüzü adeta bir birinden koparıldı.
Sonra ‘sen-ben’ meselesi, milliyetçilik, kökten dincilik, ırkçılık, savaşlar, sınır sorunları... Yeryüzü zehirlendi.
Sınırlar söz konusu olunca Kürtlerin durumu özel bir önem taşır, Çünkü herkesten çok sınıra sahiptir. Ayrıcalıkları da bu noktadadır.
Kendi topraklarının ortasına tel örgüler geçirilmiştir. Kürdistan’ın en Güney’indeki yerleşim yerinden en Kuzey’dekine gitmek için en az iki sınır geçmek zorundasınız. Doğu-Batı için de öyle. Nereye giderseniz gidin, ikinci adımda bir sınırla karşılaşırsınız.
Yaşamınızda sınırları ne kadar hissederseniz, Kürtlüğünüzü de o kadar yaşamış olursunuz. Eğer sınırlarla hiçbir alakanız yoksa kendi koşullarınızda yaşamıyorsunuz demektir. Bu kez de yeni sınırlarınız vardır. Dil sınırı, kültür sınırı... Bunları da hissetmiyorsanız, dönüp kendinizi sorgulamanız gerekiyor.
Kaçak olarak sınırları deldiniz mi hiç? Bu soruya cevabınız ‘evet’ ise anlatacaklarımın çoğunu biliyorsunuz. ‘Hayır’ ise cevabınız, Kürtlerin yaşam tarzına yakından bakmanızı öneririm.
Sınırlarla bölünmüş bir bedenin acısını her kes hissetmeli. Her Kürt bedenini parçalayan tellerin sebebini bilmeli. Ya mayınlar! Kalleştir onlar. Kürtlerin göğsüne yerleştirilmiştir.
İki elini kavuşturmak istersen, bir mayın patlar ve senden bir parça alır. Parçalanmış bedenin bir kayıp daha verir. Bir gerilla ölür, bir kaçakçı ölür, tellerin ötesindeki sevgilisini görmeye giden delikanlı ölür.
Cenaze törenleri. Aslında bir acıya son vermenin törenidir. Bir yandan da inanmazlar cenazeye. Çünkü hiçbir bedeni sağlam gömmemişlerdi. Hep eksikti. Bazen bir iki parça ve bazen de, hiçbir şey. Bu yüzden de ölünmediğine inanılırdı. Ama bir şey son bulurdu; ‘bir gün ölecek’ endişesi.
Ölüm mekânları. Sınırların böyle bir rolü de vardı. Azrail’in tarlalarıdır adeta.
Neden, Kürtler bu tarlalardan uzak durmadılar? Bu sorunun cevabı, Kürtlüğün özüdür. Çünkü umut mekânlarıdırlar da…
. İnsan yaşadığı anı, anlayamıyormuş. Yaşarken anlayabilmek, yakalamak önemlidir. Ama zor bir durum... Daha sonra anlaşılacaktı, birçok şey.
Her sınır ihlal edildiğinde yeni bir şey öğrenilecekti. Ölüm ve umudun mesken tuttuğu bir okul... Tüm Kürtlerin anaokulu, sınırlardır.
Sınırların ötesinde ne vardı. İşte, ilk merak ve öğrenmeyi kamçılayan soru. Sonra cesaretinizi toparlayıp ilk teşebbüssünüzde bulunursunuz. Korku, heyecan ve umut, iç içedir. Anlamsız bir tehlikenin içinden tükürme özgürlüğünüzü askıya alarak ilerlersiniz. Ölümü ve umudu aynı anda hissedersiniz. Her an vurulur veya mayına basabilirsiniz de, aşka da ulaşabilirsiniz. Sonra yıllarca çektiğiniz bir eziyetten birden kurtulmuş gibi rahatlarsınız. Arazide fazla bir farklılık olmadığını görürsünüz.
Bir yerden bir yere geçilmedi, anlamsız bir engel aşıldı.
Sırtınızı bir kayaya dayayıp sigaranızdan derin bir nefes çektiğinizde, dumanın tadının değiştiğini görürsünüz.
Artık yeni bir kişisiniz. Her şeyden önce kafanızdaki sınırları parçalamaya başlamış durumdasınız. Dar bir ufuk yok, geniş ufuk vardır artık.
Sonra sınırları ihlal etmek bir yaşam tarzı haline geldi. Günlük rutin bir iş...
Kürt gerillacının yaşamı ve mücadelesinde sınır ihlali, sigara içmek gibi rutin bir iştir. Güneyden Kuzeye, Kuzeyden Doğuya, Doğudan Güneye...
Bölünmüşlüğe bir başkaldırı hareketidir, gerilla.
Sınırın ötesine her geçtiğinde birlik, kardeşlik ve aşkı yakalamıştır. Bir daha, bir daha... Yaşamının bir parçası olmuş, sınır ihlali. Yaralı bedenin kollarını kavuşturmak istemiş. Yüreğe döşenen mayınları ve telleri sökmek için, çok bedel ödenmişti. Mayın ve tellere rağmen birlik ve kardeşliği yakalayabilmişti.
Tüm sınırların ötesindekilerle birlik ve kardeşliği geliştirebilmişti. Bir avuç gerilla, çıplak yüreği ve cesaretiyle bunu gerçekleştirebildi. En zor olanı… En insani olanı…
En çok sınır taşlarına öfkelenirsiniz. Birileri gelip bağrımıza taş yerleştirmişti. ‘O taraf, bu taraf’ diye yaşamımıza girmiş. Ama her gerillacı için bu sınır taşları, bir tarih okuluna dönüşmüştü. Yanından geçerken öfkeyle bakar. Tekme vurur.
Mermilerle tahrip edilmiştir tüm sınır taşları. Silaha hâkimiyet ve nişan eğitimleri hep bu taşlar hedef alınarak yapılır.
Sıkılan her mermi, yılların öfkesiyle sınır taşlarını parçalar. Gerilla mücadelesinin özüdür, bu. Yani tarihi bir haksızlığı ve yanlışlığı düzeltmek…
Gerilla, sınır üzerinde de konumlanır. Böyle bir günde binlerce kez sınırı ihlal edildiği olur. Kuzey-Güney, voltaların iki ucu gibidir. Her defasında intikam alırcasına sınırın ötesine geçilir.
Anlamsız bir sınır… Anlamlı bir ihlal…
Önce beyinlerdeki sınırlar zorlanır. İlk başarı, cesaret kazandırır ve peş peşe ihlaller gelir. Sonra sınır ihlalinin özgürleştirici havası yakalanır.
Hiçbir sınıra sığmayacakmış gibi kendinizi güçlü hissedersiniz. Zincirsiz bir yaşamın tadına o zaman varıla bilinir.
Araya teller ve mayınlar da yerleştirilmiş olsa, kollarımızı kavuşturabiliyoruz artık. Sınırın ötesi yok, sınırsızlık vardır. Birlik, kardeşlik ve aşk vardır.
Sınırları ihlal ettiren aşk, mayın tarlasından geçiş cesareti veren aşk. Tellerin koparamadığı aşk…
İşte! Kürtlerin kavgasının özü… İbrahim arkadaş bu gerçeği en fazla doğrulayan bir kişilik, bir gerillaydı. Toplumsal tarihin insan üzerinde etki yaptığı bilinir. İbrahim arkadaşın yaşadığı yerde çok anılan, çok tartışılan bazı kişilikler vardır. Koçero, Siyamend, Eme Goze vb kişilikler bu sınırları geçmekle paramparça etmekle bilinip, bir halk kahramanı gibidirler. Her Kürt gencinin hayalinde onlar gibi olma vardı. PKK belki de en çağcıl düşünceyi bu onur ve isyan geleneğiyle birleştirebilen nadir hareketlerden biriydi. Batman’da feodal kompradorlara karşı olan mücadele İbrahim arkadaşı derinden etkiler. Onun Agit savaşçılığı aslında orada başlar. Buda düşlediği, olmak istediği başka bir yaşam parçası oluyordu. Sınır ihlalleri, direniş ve savaşçılık kültürü bu yıllarda İbrahim arkadaşın kişiliğinde yeşerir. Onunla yıllarca aynı mekânda ya da canlı bir tanığı gibi olan Abbas arkadaş, İbrahim arkadaşı bu yıllardan sonra şöyle anlattır:
“Bir İbrahim arkadaş daha vardı, Nusaybinliydi. Bu Dara arkadaşın abisiydi. İsmi Dara AKAY’dı onun. İbrahim ismini koymuştu, o daha büyüktü tabi. Yaş olarak da, fiziki olarak da. Daha 15 yaşına ulaşma düzeyinde olduğu için İbrahim arkadaşa(Ramazan TOPTAŞ), o zaman küçük İbo diyorlardı arkadaşlar. Yani öyle bir isimlendirme olmuştu. ‘82 güzünden itibaren, hareketimizin ülkeye yeniden dönüş hareketinde, kendini eğitip hazırlayan İbrahim arkadaş da yer aldı. Küçük İbo’da bu özgürlük yürüyüşüne katıldı. Geri dönüşün ortalarında ülkeye döndü. 15 Ağustos atılımının hazırlanması sürecinde, gerillanın Botan, Zağros, Behdinan alanında yerleşme-üstlenme faaliyetlerine aktif olarak katıldı. O genç olma, küçük yaşta bulunma durumuna rağmen, en zor işleri en fazla İbrahim arkadaş yaptı. Pratik becerisi, dağ yaşamıyla uyumu, yaratıcılığı O’nu her zaman aranır, birlikte yaşanılır ve çalışılmak istenilir kişilikler içinde hatta önde gelenlerinden yaptı. Bu gerçeği böyle tespitle, teslim etmek gerekiyor. O bakımdan daha gerillanın, Kürdistan’ın omurgası dediğimiz coğrafyaya adımlarını basma, sağlamlaştırma, yerleştirme çalışmalarında bile en aktif yer alan, en çok emek harcayan, katkı sunan arkadaşlarımızdan oldu. Birçok alanda kaldı. Yaşama çok canlı ve bir emekçi olarak katıldı. Hiçbir zaman çalışma karşısında itirazı olmadı. Bunun canlı tanığı olarak bu gerçeği teslim etmemiz gerekiyor. Bu süreçte yapmadığı iş de kalmadı. Kamp yaşamından kuryeliğe, askeri eğitimden savaşa kadar bütün faaliyetler içerisinde, yaz-kış demeden görev neyi gerektiriyorsa, bulunduğu yer ve zamanda ne yapılmak gerekiyorsa, onları yaptı. Hem de en doğru, en başarılı tarzda yapmaya çalıştı. 15 Ağustos temelinde gelişen gerilla hareketi içerisinde, dağdan ve gerilladan kopmaksızın aktif bir biçimde yerini aldı. İşbirlikçi çeteciliğin gerillayı bozucu, saptırıcı çabalarına karşı, gerillacılıkta ısrar etti. Her türlü olmazı dayatan, zayıflık gösteren, dağda gerilla temelinde özgür yaşama yürüyemeyen, geri, bireyci tutum ve özellikler karşısında, Önderlik çizgisi temelinde dağda gerilla çizgisinde, özgür yaşamı yaratmada ısrarın en temel sahiplerinden birisi oldu. Kısaca Agit çizgisinin, dağda ve mücadele içinde özgürleşme ve gerillalaşma çizgisinin ısrarlı sahipliğini yaptı.
Bu dönemde Kuzey Kürdistan’da gitmediği alan, ayak basmadığı coğrafya, mücadele etmediği yer kalmadı. Zaten Zağros’tan başladı. Behdinan-Zağros alanından gerilla mücadelesine başladı. Botan’dan, Dersim’e oradan Toroslar’a, Amanoslar’a kadar Kuzey Kürdistan’ın bütün alanlarında bulundu. Her ortamda gerillacılık yaptı. Gücü oranında düşmanla savaştı. En temel özelliği tutarlılığıydı. Gerilla yaşamında, gerilla ölçülerinde, disiplinindeki tutarlılığıydı. Eğer bu kadar uzun süre bu kadar farklı alanlarda, bu denli değişik dönemlerdeki mücadele ortamlarında düşmanı boşa çıkartmayı mücadele edip, gerilla düzeninde kendini yaşatmayı başarmışsa bunun sırrı, gerilla ölçülerine ve özelliklerine sıkı sıkıya bağlı olmaktır. Her zaman söyledik; gerillacılık yaşatıyor ve başarıya götürüyor. Ölümü ve başarısızlığı gerillalaşamayan tutumlar, anlayışlar, yaklaşımlar yaratıyor. Bu gerçeğin en canlı kanıtlarından, tanıklarından bir tanesidir İbrahim arkadaş. Öyle onlarca, yüzlerce arkadaşımız vardır, bu gerilla mücadelesi içerisinde ortaya çıktı. İbrahim arkadaş da işte onlardan birisiydi. Zorluklardan yılmadı, hiçbir zaman rahatı aramadı. Yaşamda özgürlüğü aradı. Özgür yaşamı yaratmak nerede olmayı, ne tür zorluk ve engellerle mücadele etmeyi gerektiriyorsa, onu kararlılıkla yaptı. Hiçbir zaman imkân arayışında bulunmadı. Şu kadar savaşçı olursa mücadele edilir, şu kadar para olursa, silah olursa gerillacılık yapılır gibi bir anlayışın sahibi hiç olmadı. Yalnız başına da olsa örgüt görev verdiğinde, her görev için pozitif yaklaştı. Olur dedi ve sorumluluk üstlenmekten hiç geri durmadı. Her zaman gerillacı yaşamdan, dağda özgürce yaşamdan mutlu oldu. Heyecan duydu. Yaşam coşkusunu güçlü tuttu. Dağda gerilla yaşamında karşılaşılan zorluklar karşısında, hiçbir zaman geri adım atmadı ve şikâyet etmedi. Zorlukları daha çok gerillalaşarak ve daha fazla direnerek aşmayı esas aldı. Ve böyle aşılabileceğine de her zaman inandı. Bu anlamda gerillacılığı gerçekten de doya doya, hem de Kürdistan’ın bütün ortamlarını, güzelliklerini görerek, gezerek yaşamayı bildi.
İmkân-fırsat peşinde koşmadı. Yetki-güç arayışında olmadı. Kariyerist davranmadı, her zaman mütevazı oldu. Onurlu bir savaşçı olarak yaşamayı, mücadele etmeyi ve tabi ki yoldaşlık yapmayı esas aldı. Önderlik çizgisinin, Agit çizgisinin gerilla yaşamında ve yoldaşlığında ölçü, özellikler neyi gerektiriyorsa, onları özümsemek ve uygulamak çabası içerisinde oldu. Öyle ki, en büyük yönetici ve komutanla her türlü sorunu tartışan, bir düşünür, siyasetçi; komutan olarak yeni bir savaşçıyla birlikte mangayı paylaşır, silah eğitimi yapar, gerillaya-dağa alışmanın coşkusunu yaşar bir davranış göstermeyi birlikte gerçekleştirebildi. İbrahim arkadaş böyle bir gerilla çizgisinin sahibidir. Bu anlamda bulunduğu en son HPG çalışmaları içerisine katıldığı dönemde bile, kimse kim olduğunu, ne yaptığını bilemiyordu. Bizim bazı arkadaşlarımız diyorlardı, biz hiç bilmiyorduk bu kadar eskidir. Sanıyorduk 90’ların ortalarında katılmış, yeni öğrenmeye çalışan bir arkadaştır”
Onu yakinen tanıyan arkadaşların onun hakkında söyledikleri şeyler, kalıbında soğumuş demir gibi şaşmaz benzer gerçeklerin anlatımı gibidir. Bu kısa özetleri kuşkusuz içinde çok şey barındıran dopdolu anlamlarla yüklüdür. Anlatılanlar bir mücadelenin tarihidir. Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesinde tarihi anlar vardır. Agit arkadaşın şahadeti ve sonrası kadro gerçeği için mihenk taşı değerindedir. Yol arkadaşlığı amaç birliğinde kendisini dayatmaktadır. Dicle nehrinin kenarında son bulan ya da yarım kalan bir güncenin devamı, bu mücadelenin tarihine eklenen halkalar gibidir. Nefes nefese çaba sarf edilen Dicle’yi geçme çalışmaları Beka üzerinden yapılan eğitimler ile Agit arkadaşın anısına bir bağlılık anlamına geliyordu. Anma ve tarihin çarkına bir daha çevirme bir kader ortaklığı gibi birleşmiş bir birine kenetlenmişti.
Bahar devresi, zafer yürüyüşü gibi isimler bu geçişin ısrarı ve inancı anlamına geliyordu. Agit yoldaşı yaşamsallaştırma her yere yayılan gerilla ile mümkündü. Belki de İbrahim arkadaş demek gerillayı yayma, çemberi genişletme, düşmanın ensesinde çalışma yürütmek demekti. Gerilla böyle büyür, böyle yayılırdı. İbrahim arkadaş buna iman eden, buna derin inanan birisiydi. Onun mücadele geçmişinde göze çarpan iki olgu vardır. Kürt gerillasının bundan çok şey öğrendiği bir gerçektir bu şöyle bir gerçek ki daraltılmaya çalışılan çember Türk ordusunun Kürdistan direnişlerine karşı sürekli dayattığı bir taktiktir. İsyanlar zamanında bu taktik denenmiş ve başarıya ulaşılmıştı. Ağrı, Dersim ve Şeyh Said isyanlarına karşı denenen bu taktik, isyanları dar bir yerde sıkıştırmış sonra ezdirilmişti. İsyanlardan sonra gelişen PKK direniş mücadelesine karşı da aynı sözler, aynı taktikler denenmeye çalışılmıştı. “Dicle’yi geçemezler onları Botan’da sıkıştırırız” sözleri dönemin Türk komutanlarının ağzında düşmeyen sözlerdi. Bu süreçte özel kuvvet merkezleri Botan'ı kuşatmaya alacak tarzda Siirt, Şırnak ve Hakkâri’de konumlandırılır. Amaç aynıdır. Nasıl ki isyanlarda Kürt aşiretleri birleşmesin, aralarına girip isyan bölgesini kalın duvarlarla kapatalım demişlerse Botan’a yaklaşım da aynıdır. İşte bundan sonuç çıkartmış, bunu parçalayan gerilla tarzı Dicle’yi geçme ile eş anlamlıydı.
İbrahim arkadaşta belki de en fazla anılması gereken ya da öğrenilmesi gereken gerçek buydu. İşin doğasıyla, toprak kadar yalın gerçeğiyle somut sonuçlar ile uğraşan bir gerilladır. Pratik ve sonuç çıkarma ile geçen uzun soluklu bu pratik gerçeğinin en doğru ismiydi. Yolculukları, gezdiği alanlar ve açılım ruhu Kürdistan gerillasını ölümsüz kılma, sınırları parçalama ele avuca sığmama gerçeğinin başka bir dili oluyordu. Gerillayı Kürdistan’ın her yerine yayma, ulaştırma ardından Türkiye sınırlarına dayanan bu gerillacılık, Kürdistan gerillasının gelişim yasası da oluyordu. İbrahim arkadaş en fazla burada ortaya çıkıyor, gerçeği öyle anlam buluyordu. Hani eski savaş ustaları savaşı ve onun iyi komutanlarını bir marangoza benzetirler. Bu benzetmenin ne anlama geldiğini? Niye öyle söylendiğini en iyi İbrahim arkadaşta görmek mümkündür. Onda adeta elindeki metresi ile gerçek maddeyi ölçen hesaplayan bir mücadele emekçiliği vardır. Hep böyle görüldü, hep böyle anlatıldı. İşe göre olan, işin ciddiyetine göre davranan kişiliği herkesin dimağında öyle yer aldı. Küçük işlerlerle büyük iş çıkartan bir gerilladır. Hep gerilla timleriyle uğraştı. Kayayı delen bir su damlası gibi sabır ve sükûnetle hiç vazgeçmeyen, ısrar eden bir militanlık tarzının sahibidir. Zağroslardan Amanos ‘a varan pratik serüven bu kişiliğiyle yakından bağlantılıdır.
O, Kürdistan’ın en güzel gerilla fotoğrafıydı
Bir yerde bir şeyin en iyi tasvirini yapmak istediğinizde o şeyin özünü düşünür, hayal edersiniz. Taklit yapmaktan kaçınırsınız. Olanı iyi betimlememekten çekinirsiniz. Bu PKK gerillasının en güzel siması ya da bir örneği istenirse ilk işaret edilecek kişilik belki de İbrahim arkadaş olur. Abartıdan kaçan, işin özüyle uğraşan mütevazı bir düşünce ve hareketin en iyi militanı onun kişiliğinde pekişmiş, ete kemiğe bürünmüştü. Kendini tanıyarak genele giden bu hareketin militan kültürü işin biçiminden kaçınmış, kendi kıvamında pişen bir yaşam tarzını belki de en fazla bu tür kişiliklerde yansıttı. Halkı gibi yaşamayı, onun kültüründen uzaklaşmamayı baştan beri dikkat ettiği bir yaklaşımıydı. Amed sokaklarında gezinip hamallık yapan paçası yırtık insanlarımızın çilesi, bir kova yoğurt için adı yoğurt treni konulan araçtan inip, gün büyü çarşı kaldırımında bekleyen bir yaşlının sardığı tütünden yansıyan bir günlük yaşam fotoğrafı, onlar adına mücadele eden militanların unutacağı bir şey olamazdı. İşte, İbrahim arkadaşın yüzüne bakıldığında gözüken şey bu fotoğraflardı. Onun yüzünde Kürdistan’ın tümü vardı.
Elini cebine atıp çıkarttığı büyük tütün kutusundan sardığı sigaraya baktığınızda ülkenizin insanını görür, onların yüz çizgilerini onun yüzünde hissederdiniz. Gerçekten ülkesi gibiydi. İçi zengin, biçimde ise az gözüken bir kişilikti. Bir arkadaş derdi ya “silahı ve kefiyesinden başka hiçbir şeyi yoktu” bu doğruydu. Çünkü hep bir yerlere gitmeye amade olan hafif ve pratik bir yaşam alışkanlığı vardı. Hep gerilla olarak kaldı. Onu işsiz boşta kalan bir gün bile düşünmek zordu. Boynunda olan kefiyesiyle her karşınızda durduğunda düşmanla hesaplaşan, onu düşünen bir duruş görürdünüz. Onun kadar iş çıkaran, onun kadar kaç ay sonra ne yapılması gerekir konusunda hazırlıklı olan az arkadaş vardı. Gerillacılığı sevmek, özlemek, bir yaşam tarzı haline getirmek isteyenlerin el kitabı, akıl dimağıydı. Onun yanında tekrar kendinizi bulurdunuz. Bir gerilla yaşamını doyasıya yaşamak ve ya anlamak için ondan öğrenilecek çok şey vardı. Bir ateş yakmayı bile Bezar, Nurhak ve Erzincan dağlarından içine sinen bin bir anıyla anımsattırıyor, sizi oralara götürecek bir heyecanla yapardı. İlk insanın ateşi bulmaya benzer bir merakla ateşi yakar, sizi buna çekerdi. Şiirden anlayan için bir şiir, anlam için bir sembol, sıcaklık için kor alevleri olan bir ateş…
Ateş ve yaşamı da çoğumuz ondan öğrendik. Tıpkı onunda başkalarından öğrendiği gibi… Tıpkı aşağıda ki mısralar gibi…
Mavi alevler odunların arasından deniz dalgalarından sıyrılır gibi sıyrılarak gökyüzüne doğru koşardı, ilahi bir güce kavuşmuş gibi gökyüzünün maviliğinde kaybolurdu. Zaten onun yere düşmüş bir parçası gibiydi. Yeni dalgalar tekrar tekrar kendisini üretir.
Seyrine doyamazsınız. Bu nedenledir ki çok sevdiğiniz çay için üzerine çay süremezsiniz mavi kirlenmesin diye.
Seyretmek gerekiyor yalnızca. Gökyüzü ve okyanusun sonsuzluğu gibi Sedir ağaçların mavi alevi de sizi sonsuzluğa götürür.
Bir güvercin tüyüyle yolculuk yaparmış gibi.
Gece ateşlerinin tadı ve güzelliği her zaman değişik olmuştur.
Uygun arazilerde geceleri ateş yakılabilirdi. Gerilla için ateş bir ihtiyacın da ötesinde bir tutkuydu.
Engizeklerde yakılan ateşler her zaman en iyisiydi.
Tepelerin zirvesindeki çukur ateş için çok elverişliydi. Hiçbir yerden görüntüsü alınamazdı. Kalın kütükler toplanarak hazırlık başlardı. Meraklısı çok olduğundan nokta bir anda odunla dolardı.
Güneş batıdaki son tepeye yenik düştüğünde an aceleci gerilla odunları tutuşturmuş olurdu, yarış halinde olurlardı. Bu arada sigaralarda sarılmış olurdu.
Köz ile tutuşturup duman alacaklardı.
Alevlerin çevresinde ayakta bir çember oluşturularak gece derinleştirilmek üzere sohbetler başlatılırdı. Hafızada bir resim gibi kalan bu anılar bu özlem onunla kalınan kısa bir dönüm noktasıdır. İşte buda bir İbrahim’di. Onun bir parçasıydı. Onunla yaşayanlar ve onu tanıyanlar her şeyin onunla bu kadar güzel olduğunu anlattılar. Her birisi bir parçasını anlattı. Yol arkadaşlığı, çalışma arkadaşlığı, arkadaş sevgisi ve bir bütün dava arkadaşlığını hala anlatırız. Her birimiz bir şeyine yetiştik. Hepimiz olan bu yoldaşımız alçakça bir katledişten sonra belki de hepimizi aynı noktada birleştiren bir bütün yarattı. Düşmanlar kalbinizi incittir. Kalbinize bir taş oturur. Sözleriniz boğazınızda düğümlenir. Kafanıza bir şeyler dank eder.
Hepinizi öldürmeyi beceremeyen bir düşman hepinizin kalbinde olan bir şeyi vurur. Hançer keskinliğinde, buz soğukluğunda düşman gerçeğini hissedersiniz. Öfkenin kudurduğu anlarda sizi can evininizden vurma diye söylenen söz, İbrahim arkadaş seçilerek yapılmaya çalışıldı. Belki de en hazırlıksız yakalandığımız bir şahadet biçimiydi. Kabullenilmesi oldukça zor olan bu şahadet bütün bunları yaşayacağımızı bilerekten planlandığı bir gerçekti. Onun için niye İbrahim demiyoruz, çünkü niye desek İbrahim’i iyi tanımadığımızın bir itirafının yapmış oluruz. “Yıllarca takip ettik, yıllarca takip ettim” diyen bir Türk subayının, Engizek Kartal’ı kitabında İbrahim’in nasıl bir gerilla olduğu düşmanca yapılmış itiraflarla doludur. “İyi bir düşmandı” diyor, bu Türk subayı. Belki de bir yenilginin dolaylı itirafıdır. Onlarda bir yenilgi, bizde ise hepimizin içinde yer alan bir zaferdi. İçimizdeki zafer, içimizdeki gerilla, içimizdeki olan Agit’liğin bir taşırılmasıydı. İşte düşman ona saldırdı. Onun için herkesin içinde bir şeyi vurma, herkesin yüreğinin bir yerini kanatma olan bu hunharca katletme biçiminin bizi yaraladığını düşmana itiraf ediyoruz. Dedik ya herkesin içinde bir şey ve herkesin içinde olan şeyi vurma…
Ayrılığa katlanabilmeyi de ondan öğrendik
İbrahim’den ayrılmayı ne ruhen ne de düşünce de kabullenmesek de alçakça katledilişi nedeniyle şu ayrılık paragraflarıyla sonlandırmak istiyorum. Her ayrılık yarım bir ölümdür... Hiç beklemediğin bir anda dayanır kapına. En güçlü anında içine düştüğün keskin bir yalnızlıktır ayrılık.
Hani bazen; bir okyanusa düşen çığlık gibidir. Kimse duymaz, kimse bilmez bu ayrılığın sesini. Bir sen bilirsin, birde seni içine gömen çığlığın... Bir yanı ölümdür aslında. Bir defa gelir ve senden ruhunu pazarlar uzaklara. İstemesen de derin bir ayrılık düşer payına. Çırpınışlar, acılı hüzünler ve içe akıtılan gözyaşları, yarımlanmış düşleredir bilirsin... Belki bu yüzden sevmeyiz ayrılıkları ve belki bu yüzden burkulur yüreğimiz.
Bu hüzünlü sahneye “ayrılık” demişler. Biz neden ayrılıyoruz? Ayrılan kendimizden parçalardır aslında. Bazen bir parçamızı bir yerlere bırakırız, bazen de bir yerlerden parçalarımızı toplarız. Parçalara ayırdığımız her gerçek, bir ayrılık çağrısı değil mi? Ya da bırakıp gittiğimiz parçalarımız, bizden olan hüzünler değil mi? işte her ayrılıkta param parça oluyoruz. İçimizden bir şeylerin boşaldığını, bir şeylerin bizden uzaklara taşındığını biliriz. Oysa her hüzünlü uğurlama bir cenaze merasimi değil mi? bizden, etimizden ve ruhumuzdan uzaklara savrulanlar, acı çektirmez mi bize? Ve bu acı ile köşe bucakta hüzünler yoğurmaz mıyız? O zaman bu neyin ayrılığı ve ya bu neyin uğurlaması?
Ayrılığın acısını sevdiğimizden yaşarız. Bizden çok çok uzaklara giden, gönlümüzün parçalarına baka baka el sallarız arkadan. Oysa içimiz ağlar, içimiz boğulur bedenimizde ve biz bakakalırız ardından...
Ve sonra şair söyler:
Halkımın
Uzun namlulu kara G-1'i
Uzat başını
Başının altına
Altı şarjörlük raxtını koyayım
Ayakkabılarını da bu seferlik çıkar artık
Mezar taşına
Kitabe diye koymam
Koymam, Muhammedlin el yazması ayetlerini
Her zirvede bir beytini katan
Gerillanın aşk türküsünü yazarım
Silahının kayışını da takma koluna
Rahat uyu bu seferlik
Bak sana
Rêjgar'dan bir kucak ot bile getirdim
Her bir tanesini Zap’ın
Yeşil suyunda yıkadım
Numan Amed
- Ayrıntılar
