Tarihi 15 Şubat 1999 Uluslararası komplosunun onbeşinci yılına giriliyor. Ondördüncü yıldönümünde komplo, Kürt halkı ve dostları tarafından nefretle kınanıyor. Şubat başından beri Kürtler her tarafta ayakta. Kürt kadınları ve gençleri her yerde 15 Şubat komplosunu protesto ediyor. Komployu devam ettiren İmralı işkence sisteminin tümden yok edilmesini istiyor. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın özgürlüğünü talep ediyor.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan tam ondört yıldır İmralı işkence sistemi altında tutuluyor. Tarih boyunca bir insana uygulanmış en ağır işkencelerden biri bu. Dile kolay; ondört yıl boyunca Önder Abdullah Öcalan İmralı sisteminin baskı ve işkencesine karşı direniyor. Ondört yıldır üzerinde her türlü psikolojik baskı ve tehdit uygulanıyor. Tam ondokuz aydır avukatlarıyla görüştürülmüyor. Psikolojik baskı yıllardır ağırlaştırılmış tecritle birleştiriliyor.
Önder Abdullah Öcalan ondört yıldır işte böyle ağır bir baskı ve işkence gerçeğine karşı direniyor. Sadece direnmekle kalmıyor, insanlığa yol gösteren özgürlük düşüncesini böyle bir ortamda yaratmış bulunuyor. Bu direniş ve üretim defalarca uluslararası komplo gerçeğini başarısız kılmıştır. İmha ve tasfiye planlarını boşa çıkarmış, hükümetleri yenilgiye uğratarak tarihin çöp sepetine atmıştır.
Kısaca ondört yıllık tarihçeyi ve uluslararası komplonun amaçlarını hatırlayalım. Komplonun 9 Ekim 1998’de başlatıldığını ve Önder Abdullah Öcalan’ı imhayı hedeflediğini biliyoruz. Kürt halkını inkar eden ve imhayı öngören soykırım sisteminin tüm gücünü Kürt Halk Önderi’ne yönelttiği ve Önder Abdullah Öcalan’ın imhası temelinde Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye ederek Kürt soykırımını tamamlamayı amaçladığı tüm yönleriyle netleşmiş bulunuyor.
9 Ekim 1998’de başlayan komplonun ondört yıl boyunca gerçekleşmiş çok farklı aşamaları var. İlk dönem Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yönelik amansız uluslararası takipten oluşuyor. Amaç Kürt Halk Önderi’nin imhasıdır. Bu başarılamayınca 15 Şubat 1999’da başlayan ikinci dönem gündeme geliyor. Bu dönemin hedefi de Kürt Halk Önderi’nin yargı yoluyla imhasıdır. Bu da başarısız kılınınca, Ocak 2000’den itibaren başlayan üçüncü dönem devreye konuyor. Bu dönemde İmralı işkence ve tecrit sistemine dayanılarak Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın ideolojik ve siyasi imhası hedefleniyor.
Bu temelde yeni bir mücadele alanı olarak İmralı sistemi gündeme geliyor. İki yılı aşan amansız İmralı mücadelesinde başarısız kalan Ecevit hükümeti bir anda yok olup giderken, on yıldır devam eden AKP iktidarının da önü açılıyor. Kasım 2002’den bugüne İmralı sistemi temelinde uluslararası komployu AKP hükümetleri yönetiyor. On yıl boyunca AKP’nin de uluslararası komployu başarıya götürebilmek için çok farklı saldırı yöntemleri geliştirdiği biliniyor.
Bu yöntemlerden birisi, içten PKK’yi parçalayıp tasfiye etmeyi amaçlayan tasfiyeci dayatmadır. Bu yöntem başarısız kılınınca, bu sefer 23 Ağustos 2005 tarihinden itibaren topyekûn savaş konsepti uygulamaya konmuştur. Bu konseptin 2005-2006 yıllarında kirli özel savaş yöntemleriyle uygulanmaya çalışıldığı, 5 Kasım 2007’den itibarense bir uluslararası saldırı planı olarak uygulanmaya konulduğu bilinen bir gerçektir. Bunların boşa çıkarılması 2009 yılındaki sahte “Kürt açılımı”nı gündeme getirmiş, bu planın bozulmasıyla da 12 Haziran 2011 seçimleri ardından “PKK’yi imha ve tasfiye planı” devreye konmuştur.
Bugünkü AKP plan ve politikalarını doğru anlayabilmek için, on yıldır İmralı sistemi temelinde AKP’nin yürüttüğü mücadele gerçeğini iyi bilmek gerekir. Ondört yıllık uluslararası komplo saldırısını, bunun dayandığı tarihsel sistemi, yöntemlerini ve amaçlarını yeterince anlamak gerekir. Komplonun onbeşinci yıl mücadelesi ancak bu temelde doğru öngörülebilir.
Böyle bir tarihsel perspektifle bakıldığında AKP’nin Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmeyi hedeflediği, böylece uluslararası komplonun yürütücüsü olduğu açıkça görülecektir. Bu temelde komplonun yeni bir saldırı dönemini uygulamaya çalıştığı anlaşılacaktır. 9 Ocak Paris katliamı, PKK kurucularından Sakine Cansız ve iki arkadaşının katledilmesi olayı bunu göstermektedir.
Paris katliamı üzerine Fransız Savcılığı tarafından yapılan açıklamalar, zanlı olarak yakalanan Ömer Güney adlı kişinin Ankara bağlantıları bunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu durum, olay ardından AKP yöneticilerinin yaptığı açıklamalar ve AKP yanlısı basının yazdıklarıyla birleşince, Paris katliamının arkasında AKP hükümetinin olduğu ihtimali netleşmiş gibidir.
Açıkça görülüyor ki, AKP hükümeti uluslararası komployu yenilemeye çalışıyor. Ondört yıl önce Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ı imha etmek üzere planlanan uluslararası komplo bugün AKP eliyle PKK yöneticilerine yönelik imha planı olarak devreye konmak isteniyor. Ondört yıl önce Önderi imha edilerek tasfiye edilmek istenen Kürdistan Özgürlük Hareketi, bugün yönetimi katledilerek tasfiye edilmeye çalışılıyor.
Burada Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile İmralı’da görüşülüyor olması kimseyi yanıltmamalıdır. Bu durum ifade ettiğimiz görüşe ters görülmemelidir. Bilinmelidir ki, tüm saldırı yöntemleri boşa çıkartılan ve en son “PKK’yi imha ve tasfiye planı” başarısız kılınan AKP hükümeti İmralı’ya gitmek ve Kürt Halk Önderi ile yeniden görüşmek zorunda kalmıştır. Bu görüşmelerin en karmaşık ve zorlu bir mücadele olduğu rahatlıkla anlaşılmaktadır. Böyle bir mücadele ile AKP’nin, PKK ve Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yönelik olarak İsrail’in FKÖ ve Yaser Arafat’a uyguladığı planı uygulamak istediği değerlendirilebilir. En yakın mücadele arkadaşları bu temelde geliştirilen saldırılarla katledilerek Kürt Halk Önderi’nin yalnız bırakılmaya çalışıldığı düşünülebilir.
Onbeşinci yıla girerken uluslararası komployu yöneten AKP’nin, komployu bu temelde yeniden canlandırmaya ve yeni bir komplo planı uygulamaya çalıştığı anlaşılmaktadır. Bu da onbeşinci komplo yılının da çok yoğun ve karmaşık bir mücadele yılı olacağını göstermektedir. Başarılı olabilmek için tarafların tüm güçlerini ortaya koyup çok değişik yöntemlere başvuracakları anlaşılmaktadır.
Böyle bir mücadelede AKP’nin şansı çok zayıf görülmektedir. Zira AKP planları daha şimdiden deşifre olmuş ve boşa çıkmış durumdadır. AKP’nin “PKK Yönetimini yok etme planı” ölü doğmuşa ve Paris katliamıyla boşa çıkmışa benzemektedir. AKP’nin ondört yıl önceki komplo yöntemlerini PKK’ye karşı şimdi de hayata geçirmesi zordur. Yine bu denli sağlam örgütlenmiş PKK’ye karşı “Filistin modeli”ni başarıyla uygulaması imkansızdır. Komplo mücadelesinin onbeşinci yılına girerken AKP’nin planları bozulmuş, İmralı sistemi artık sürdürülemez hale gelmiştir.
Buna karşılık Kürt halkı ve Özgürlük Hareketi onbeşinci yıl mücadelesine çok daha hazırlıklı ve örgütlü durumdadır. Kürt Halk Önderi 15 Şubat’ı “Kürt Soykırım Günü” olarak ilan etmiştir. Kürt halkı şimdiye kadar “Kara Gün” olarak lanetlediği 15 Şubat’ı şimdi de Kürt Soykırım Günü olarak çok daha öfkeli ve bütünlüklü olarak lanetlemektedir. Kürt kadınları ve gençleri bu konuda çok kararlı ve örgütlüdür. AKP’nin yeni komplolarını da başarısız kılarak onbeşinci yılda İmralı sistemini tümden parçalayıp Önderlerini, yani varlık ve özgürlük iradelerini özgür kılmayı başaracaklardır!...
Selahattin ERDEM
Yeni ÖzgürPolitika
- Ayrıntılar
Kürdistan Halk Önderi Abdullah ÖCALAN’IN alçakça planlanmış bir uluslararası komployla esaret altına alınmasının üzerinden 14 yıl geçti. Büyük acılarla, fedakârlıklarla, şehadetlerle, direnişlerle ve mücadele ile geçen 14 yıl… Öncelikle Kürdistan Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 14 yıl boyunca İmralı’da sergilediği eşsiz direnişi saygıyla selamlıyoruz. 9 Ekim Uluslararası komplonun ilk gününden M. Halit Oral yoldaşın fedai eylemiyle başlayan Güneşimizi Karartamazsınız şiarıyla bedenlerini ateşle tutuşturarak komplo karanlığını aydınlatmaya çalışan, komplocuların üzerine bedenlerini meşale yaparak, bomba bağlayarak yürüyen tüm yoldaşları şükran ve minnet duygularıyla anıyoruz. Kürt Halk Önderinin sergilediği eşsiz direnişle bütünleşen bu eylemliliklerin uluslararası komplocu güçlerin açığa çıkarılmasında, deşifre edilmesinde, teşhir edilmesinde ve geriletilmesinde büyük ve belirleyici rolleri vardır. Bu eylemlilikler uluslararası komploya karşı mücadelede ve Önder APO’ya yoldaşlıkta her türlü yetersiz yoldaşlığı aşarak zirveleşen bir ölçü olmuşlardır. Halit Oral, Bager, Kurdê ve Tayhan yoldaşlar şahsında Güneşimizi Karartamazsınız şiarının bu yüce temsilcilerini sonuna dek izlemekte kararlı olduğumuzu ve onların anısına layık olma çabası içinde olacağımızı bir şeref sözü olarak tekrarlamak istiyoruz.
Uluslarası komplonun başını çeken, yardım eden ve destek sunan herkesi olanca nefretimizle bir kez daha lanetleyip protesto ediyoruz. Bu güçler, yani kendisini dünyanın imparatoru sayan ABD, İsrail, AB, Rusya ve yerel işbirlikçiler Kürdistan halkından ve Kürt Halk Önderliğinden özür dilemedikçe, Kürdistan halkının, dostlarının ve ilerici insanlığın laneti sürekli bu güçler üzerinde olacaktır.
ABD Önder APO’nun esareti ile Ortadoğu’ya kapsamlı bir saldırıyı başlatmış ve bu saldırı bugün farklı biçimlerde de olsa sürdürülmektedir. Uluslararası komplo ile Kürdistan Özgürlük Hareketi tasfiye edilmek sureti ile Ortadoğu halkları başta Kürt Ulusu olmak üzere, tüm bölge kapitalist modernite ve statükocu diktatörler arasında boğuntuya getirilerek seçeneksiz bırakılmak istenmiştir. Böylelikle halkların özgürlük eğilimi tasfiye edilmek hedeflenmiştir.
Kürdistan’a ve Kürt Ulusuna karşı ilk uluslararası komplo Lozan anlaşmasıyla başlatılmıştır. Ancak, Önder Apo’nun ortaya çıkışıyla, Lozan ile başlayan Kürdistan’ı parçalama, Kürt Ulusunu tarihten silme stratejisi ölümcül bir darbe almıştır. Lozan’ın darbelenmesi ile Lozan’ın arkasındaki güçler bir kez daha bu antlaşmayı güncellemek ve yenilemek istemişlerdir. Bunda da sömürgeci Türk devletine bir kez daha Lozan’da olduğu gibi Kürt ulusunu yok etme görevi verilmiştir. Nasıl ki Lozan’dan sonra Türk devleti emperyalistlerin bölgedeki jandarması ve koçbaşı rolünü oynadıysa, uluslararası komployla da Türk devleti BOP projesinin mimarlığına, ardından da eş başkanlığına getirilerek, bölgenin uluslar arası sermayenin yeni dönem çıkarlarına göre konumlandırılmak istenmiştir. Bu çerçevede Türk devletine verilen görev, tıpkı Şeyh Sait’e karşı 15 Şubat’ta gerçekleştirilen komplo ve ardından Şeyh Sait ve 47 yoldaşının 29 Haziran’da idam edilmesi suretiyle katledilmesi, gibi Önderliğin tasfiyesiydi.
Ancak ilk günden başlayarak Önder APO’nun İmralı’da sergilediği direniş tüm yetersizliklerine rağmen Kürdistan özgürlük hareketinin sergilediği duruş, Kürt halkının bu imha saldırıları karşısında sergilediği duruş ve mücadele, ondördüncü yılında halkların özgürlük seçeneğini bir kez daha gündeme taşımıştır. Önder Apo en amansız İmralı koşullarında ve uluslararası komplocu güçlerin tüm desteklerine rağmen Kürdistan özgürlük gerillası hem de herkesin görebileceği tarzda bu seçeneği ortaya koymayı başarmıştır.
Sömürgeci Türk devleti Ecevit, Yılmaz ve Bahçeli eliyle Kürdistan Halk Önderinin esaretinden fırsat bilerek Kürdistan Halkının son özgürlük umudunu da yerle bir etmek için elinden geleni yapmış, yetmeyince başını Irkçı-faşist Tayyip Erdoğan’ın çektiği AKP devreye girmiştir. AKP sömürgeciliği, münafık Fethullah Gülen’in fetvaları eşliğinde Kürdistan halkını kutsal İslam dini ile oyalama stratejisini uygulamaya başlamıştır. Öyle ki, sömürgeci Türk yönetimi ve medyası “hep bir ağızdan baş gitti sıra gövdede, bu gövde de en fazla altı ay çırpınır, ondan sonra oda biter” diyordu. Sağdan sola sözüm ona “Kürt dostları” PKK’ye “ APO’yu unutun kendinize yeni bir lider belirleyin” diyordu. Diğer taraftan “Türk solundan dostlar” Kürt özgürlük savaşçılarına “APO ve PKK’yi bırakın bizim saflara gelin savaşın” diyorlardı. PKK’ye adeta batan geminin malları hesabı bir yaklaşım söz konusuydu. İçerde ise emperyalistlerin ve sömürgecilerin ihanet çağrılarına koşan çeteci grubun çıkması da gecikmeyecekti.
PKK için artık “işi bitti, toparlanamaz, kendisine gelemez” tespitleri yapılacaktı. Yine “toparlansa bile savaş kararı alamaz, alsa bile bir daha savaşamaz, savaşsa bile başaramaz” hükmü verilmişti. Fakat Önder APO’nun İmralı’da başlattığı yeni paradigma oluşturma süreci ve PKK’nin yeniden yapılanması ve tasfiyeciliğe karşı Nuda, Viyan Adil, Şilan, Kurtay, Ferhatların öncülüğünde başlayan yeni dönem uluslararası komploya önemli bir darbe vurduğu gibi PKK’yi Kürdistan’ın tüm parçalarında ve yurt dışında en büyük Kürdistan özgürlük gücü haline getirmiştir. Bu aynı zamanda uluslararası komplonun de geriletilmesi ve darbelenmesi anlamına gelmektedir.
Bu süreçte, sömürgeci AKP devleti Milli birlik ve kardeşlik projesi adı altında geliştirdiği oyalama ve tasfiye politikası da boşa çıkarılmıştır. Herkes ve tüm dünya Önder APO’nun en amansız koşullardaki eşsiz Liderlik özelliklerini ve gücünü, bununla birlikte PKK’nin yenilmezliğini bir kez daha görmüşlerdir.
Özellikle 2011 yılının Temmuz ayından itibaren Önder APO üzerinde AKP sömürgeci devletinin gerçekleştirdiği ağırlaştırılmış tecrit ve Kürdistan Özgürlük gerillasına dönük Sri Lanka tasfiye modeli de Önder APO’nun İmralı direnişi ve Kürdistan Özgürlük gerillasının ve halkının geliştirdiği Devrimci Halk Savaşı stratejisi ile boşa çıkarılmıştır. Şunu da belirtelim ki, bu konuda eğer kimi yetersizlikler de yaşanmasaydı, bugünkü siyasal-askeri tablo çok daha farklı olabilirdi.
Uluslararası komplonun 14. Yılında Önder APO’nun etkisizleştirilmesi, gözden düşürülmesi ve anlamsızlaştırılması hesapları bugün yerle bir olmuş durumdadır. Dünya çapında önder APO’nun özgürlüğü tartışılmakta ve bunun için bir mücadele yürütülmektedir. Önder APO Kürt sorunun çözümünde gerçek, kalıcı ve onurlu bir barışın sağlanmasında esas muhatap olduğu herkesin hemfikir olduğu ve kabulü haline geldiği bir olgu olmuştur. PKK şanlı tarihinin en görkemli direniş ve mücadele yılını geride bırakmış ve büyük bir zafer sürecine yoğun bir biçimde hazırlanmaktadır. Komplocu güçlerin ve sömürgeci Türk devletinin, parçalama, bölme ve zayıflatma hesapları karşısında birlik ve beraberliğini en ileri düzeyde sağlamış bulunmaktadır. Kürdistan Özgürlük gerillası bir kez daha sömürgeci Türk devletinin Sri Lanka modeli hesabını yerle bir ederek yenilmezliğini herkese kabul ettirmiştir. “ Terörle ve teröristle masaya oturmam” diyen T. Erdoğan ve şürekâsı elçilerini bu sözlerini unutmuşçasına Önder APO’nun ayağına göndermektedirler. Ancak sömürgeci Türk devleti bunu yapmasına rağmen sorunu çözme değil de, varolan krizli durumdan nasıl karlı çıkacağının hesabını yapmaktadır.
Uluslararası komploya ve sömürgeci Türk devletinin hesaplarına en kapsamlı ve en ciddi darbe ise 19 Temmuz Rojava devrimi olmuştur. Aynı zamanda Lozan’a da darbe anlamına gelen Rojava devrimi sömürgeci Türk devletinin inkâr ve imha siyasetine de ağır bir darbe vurmuştur. Çünkü ABD Ortadoğu için köprübaşı, koçbaşı ve jandarma olarak kullanmak istediği sömürgeci Türk devletine neyi yapıp yapmayacağının sınırlarını belirlemiş, haddini bildirmiş ve bildirmeye devam etmektedir.
Dolayısıyla 14. yılını geride bırakıp uluslararası komploya karşı 15. mücadele ve direniş yılına girerken ortaya çıkan gerçeklik şudur. Direnen Önderlik, Birlik ve beraberliğini her zamankinden daha fazla güçlendirmiş PKK, yenilmezliği kesinleşen Kürdistan Özgürlük gerillası, Önder APO’nun özgürlüğünü kendi özgürlüğü olarak kabul eden Kürdistan halk gerçekliğidir.
Ancak tüm bu gerçekliklerle rağmen Önder APO’nun hala esaret altında olması tüm Kürtlerin kanayan yarası olmaya devam etmektedir. Kürdistan halkı ve özgürlük savaşçıları için Önder APO’nun halen esaret altında tutulması bir utançtır. Kürdistan halkı bu utanç altında yaşamaya devam etmemeye kararlıdır.
Yıllar önce, Kürdistan Halk Önderi Abdullah Öcalan, Kürdistan Devriminin Yolu adlı eşsiz Kürdistan Özgürlük Manifestosunu kaleme alırken, 70’li yıllarda Kürdistan ve Kürt ulusunun içinde bulunduğu durumu kastederek, “ Bundan utanç duyuyoruz. Yine, bugün bu halkın düşmanlarının, bu halkın yurdunu kendi öz çiftlikleri gibi kullanmaları ve buna karşı "çaresiz" duruşumuz, bu utanç duygumuzu yüz kat daha artırıyor. Bütün bunlar neye yarar? Hıncımızı artırmaya ve halkımızın direnme tarihinin temelinde ve bilimsel sosyalizmin kılavuzluğunda gerçek kurtuluş yolumuzu çizmeye yarar.” diye yazıyordu. Ve bu utançlı duruma son vermek için de en amansız koşullarda Özgürlük yürüyüşünü başlattı ve halkımızı özgürlüğün eşiğine getirdi.
Evet, bizim için de bugün Önder Apo’nun hala esaret altında olması utanç duygumuzu yüz kat daha artırıyor. Bütün bunlar neye yarar? Kürdistan toprakları üzerinde tek bir sömürgeci kalıncaya dek, hıncımızı arttırmaya, bilincimizi geliştirmeye, örgütlülüğümüzü derinleştirmeye ve serhıldanları daha örgütlü bir biçimde geliştirip süreklileştirmeye yarar.
Ve Önder Apo’yu Kürdistan’ın özgür topraklarında karşılayıncaya kadar, bu utançlı halden asla kurtulmayacağımızı bilerek, sömürgeci AKP devletinin bir özel savaş operasyonu biçiminde geliştirdiği oyalama taktiklerine kapılmadan, gevşemeden dönemin görevlerine büyük bir azim-kararlılıkla yüklenmek gerekmektedir.
Şu bilinmelidir ki, Önder Apo’nun ve Kürdistan’ın özgürlüğü kelimenin gerçek anlamıyla ancak ve ancak örgütlenen, süreklileşen ve radikalleşen halk serhıldanlarıyla mümkündür!
Yani ne kadar serhıldan o kadar uluslar arası komplonun boşa çıkarılması!
Barış=Ne kadar serhıldan o kadar Önder Apo’nun ve Kürdistan’ın özgürlüğü!
Oyalamalara ve özel savaş medyasının yaratmaya çalıştığı havanın tersine, ne kadar serhıldan o kadar barış!
Herdem Serhıldan
- Ayrıntılar
Gerillaya katılımlar her zaman olmuş olacaktır da. Bu kadar haksızlık dünyanın neresinde yaşanırsa orada bir dakika bile olsa insanlar eğer bir yerlere çıkarak gür haykırma zemini bulacaklarsa mutlaka çıkarlar ve mutlaka o haksızlıklara karşı direnirler.
İnsan varlığı tabiatı gereği boyun eğdirmelere hep tepkilidir. Siz bakmayın öyle birçoğunun sus pus durduğuna. O sus pus duranların ruh dünyasına bir girebilseydiniz oralarda hangi fırtınaların estiğini görebilirdiniz.
Evet, insan tabiatı gereği her zaman eşitliğe özlem duyar. Özgürlüğü özlem duyar. Ve de paylaşımcılığa özlem duyar. Ve bu özlemleri olan biri bir yerde baskı ile karşılaşmış ise orada o baskılayanlara karşı mutlaka bir refleks gösterir. Ve dedik ki eğer refleksini ifade edebilecek bir mekan bulur ise orada hemen o mekana doğru da akar.
Yüz yıllarca farklı mekanlarda, farklı ortamlarda haksızlığa ve zulme başkaldırmanın hatta en sert olan başkaldırmanın yolu olan dağlara çıkmayı başka nasıl izah edeceğiz?
Gerilla haksızlığa karşı bir başkaldırma eylemidir dedik. Hani denilir ya küçük çaplı savaş diye. Siz bu küçük çaplı savaşı; ezilenin, az olanın ezene ve çok olana karşı direnişi olarak ele alın. Böyle olunca aslında her haksızlığa kafa tutanın aslında yeri gerilladır.
Dediğimiz gibi zulüm ve baskı var oldukça gerilla olacak, gerilla oldukça da gerillaya akış devam edecektir. Gerillaya akış devam ettikçe de zulme ve zalimlere karşı özgürlüğün sesi olabilmek için başı dik, onurlu ve kolay kolay boyun eğmezler her zaman direnişlerine ve de kavgalarına devam edeceklerdir.
Özcesi insanın ruhunu yaralayan, insanın kişiliğini zedeleyen, insanı insan olarak görmeyen, küçümseyen hatta horlayanlar oldukça-ki bunlar her zaman her yerde vardı ve öyle görülüyor ki var da olacaklardır-o zaman da gerillaya akış asla durmayacaktır. Bu bugün Kürdistan’da böyledir yarın başka bir yerde böyle olacaktır. Her halükarda zulüm kalelerine karşı direniş kesintisiz devam edecektir.
Çünkü kapitalist kültür yani başkasının sırtında geçinmek isteyen bezirgan kültürü öyle kolay kolay sökülüp atılacak bir kültür ve hastalık değildir.
Başkasının emeği üzerine zırnık bir emek sarf etmeden yaşama istemi öyle sanıldığı gibi az değildir. Özelde de toplumların değerlerini çalmak isteyenler bu insan vicdanını kirleten özeliklerinden hemen arınmayacaklardır. Hele hele başkalarının dillerine, kültürlerine ve de tarihlerine hakaret etmekten böyleleri kolay kolay vazgeçmeyeceklerdir.
Nedeni ise açıktır, bunlar seçilmiş olanlardır. Bunlar özel yaşamayı kendilerine hak bilenler ve de kendilerine başkaları tarafında verildiğine inananlardır. Böyle olunca da yukarıdan bakan, horlayan, küçümseyen ve de aşağılayan karakter yapıları bırakalım giderilmiş olsun bizatihi daha da tetiklenerek bu insanlık dışı yaklaşımlarını sürdüreceklerdir.
İşte diyoruz ki bunlar var oldukça da gerilla var olacak. Gerilla var oldukça da gerillaya katılımlar olacak. Gerillaya katılımlar oldukça da özgürlük türküleri ve özgürlük umutları dinmeyecek ve dindirilemeyecektir.
Ne diyordu Che:
““Ölüm, nereden ve nasıl gelirse gelsin, silahlarımız elden ele geçecekse, savaş sloganlarımız kulaktan kulağa yayılacaksa ve başkaları savaş ve zafer naralarıyla ve de makineli tüfek sesleriyle cenazelerimize ağıt yakacaksa, hoş geldi, safa geldi”
Bizde Che’nin söylediklerine ek olarak, ruhlarımızın daraltılmasını aştırarak bizlere, halklara, insanlığa daha fazla eşitlik, daha fazla adalet daha fazla paylaşımcılık ve daha fazla özgürlük ortaya çıkaracaksa direnişimiz, hoş gelir sefa gelir bu ölüm diyoruz.
Kasım Engin
- Ayrıntılar
Herkes gibi sıradan bir yaşam dururken neden gençler, özelde de Kürt gençleri zorlukları seçer. Neden işin ucunda ölüm olsa da ısrarla ama ısrarla Kürt gençleri bu yolu seçer.
Kürt gençleri derken siz tüm parçalardaki Kürt gençlerini anlayın. Bununla yetinmeyin hatta Avrupa’da yaşayan, Kafkasyalarda ve biraz daha uzaklara ta Ortaasya'larda yaşayanları da katın.
Neden Kürt gençleri herkesin seçtiği yola girmez de, illa da zor olanı seçerler.
Denilebilir ki Kürt gençleri yerinde durmuyorlar, biraz da huyu bozukturlar. Bu da mümkündür ona bir şey demiyoruz. Ama nerede bir Kürt genç varsa zor olanı yönünü veriyorsa başkalarının da düşünmesi gerekmez mi?
Neden ta Avustralya’da gençler dağlara gelir? Avrupa’da neden gençler dağlara gelir? Dünyanın diğer ucunda yaşayan Özbekistan’dan, Kırgızistan’dan, Kazakistan’dan derken daha ötelerde neden Kürt gençleri dağlara gelir ah gelir.
Birde dediğimiz gibi işin ucunda ölüm olduğunu bile bile gelirler.
Demek ki uzaktan büyük laf etmemek gerekiyor. Durup bu gençler neden dağlara akıyor diye adam akıllı birkaç soru sormak gerekiyor.
Türkiye’de dağlara gelen gençleri anladık. Haydi, faşist bir devlet yapısı var, dil yasak, isim yasak, benlik yasak, kimlik yasak ve yasak ha yasak. Burada yasakları delmek için dağlara gelişleri anlarız.
Peki, Doğu Kürdistanlı gençlere ne demeli! İran baskısı, devlet baskısı, özgürlüklerin kısıtlanması derken insana nefes aldırmayan uygulamalar mı diyelim?
Ya Rojava'da gelenler!
Ya büyük güneyden gelenler! Hem de yerel Kürdistan hükümeti oluşmuşken?
Demek ki dağlara akışın başka nedenleri vardır. Temel neden dağlara gelenler özelde Kürt halkına karşı yapılan haksız uygulamalara kafa tutmak için geliyorlar.
Zulme baş kaldırmak için geliyorlar. Ve tabi birde bir yerlerde duydukları o eşitlikçi, adaletçi, özgürlükçü yaşam için geliyorlar. Gelipte bu yaşamın içerisinde nefes alıp vermek istiyorlar. Burada temiz özgürlükçü havayı solumak istiyorlar.
Dünyada nefesleri haksızlıklara karşı en erkenden daralan, en erkenden hava alamayanlar gençlerdir. Bunun için eğer o kadar uzaklarda Kürdistan dağlarına inadına akış sürüyorsa, inadına geliş devam ediyorsa, inadına direniş için yürekler bilinip kılıçlar kuşanıyorsa bir nedeni vardır işte. O da doyasıya özgürce nefes alıp vermek içindir. Bu özgürce nefes alıp vermeyi yaparken de tüm Kürdistanlılara özgür bir nefes aldırmak içindir.
Bir şairin yazdığı gibi:
“Ben eskiden inanırdım ki dağların heybeti, görkemi heybet ve görkem katar bizlere. Ama anladım ki o ulviyet bakışlı çocuklar yücelik kattılar, heybetini tazelediler dağların. O direnenler olduğu için bu dağlar o kadar heybetli bir o kadar geçilemez
Kendini kaybeden dağları da kaybeder; kendi kendisini kaybeden herkesi de kaybeder.”
İşte bunun için kimse ama kimse dağlara akışı durduramıyor, durduramıyor çünkü Kürt halkının nefes alış verişi özgürce değildir.
Nefesler özgürce alıp vermedikçe de dağlara nefes açmak için çıkacak gençler her zaman olacaklardır.
K. Nuda
- Ayrıntılar
Sömürgeci TC devletinin kurucu partisi CHP’nin milletvekili ırkçı-faşist Birgül Ayman Güler Türkler ile Kürtlerin eşit olmadığını, kimsenin de bunu kendisine kabul ettiremeyeceğini açıkça söyledi. Ve savundu da. Arka çıkanlar, karşı çıkanlar oldu.
Bu söz bize yabancı gelmedi. Milletvekilin söylediği 30’lu yıllarda sömürgeci Türk devletinin adalet bakanı Mahmut Esat Bozkurt’un sözlerinin güncellenmesi oldu. Şöyle demişti M. Esat Bozkurt:1 Eylül 1930’da, “[Kürtler] Hayatlarında acımanın manasını öğrenmemişlerdir. Hunhar, atılgan, vahşi ve yırtıcıdırlar. Çok alçaktırlar. Yakaladıkları takdirde sizi bir kurşunla öldürmezler. Gözünüzü oyarlar, burnunuzu keserler, tırnaklarınızı sökerler ve öyle öldürürler! (...) Kadınları da kendileri gibi imiş...” 18 Eylül 1930’da “Benim fikrim, kanaatim şudur ki, bu memleketin kendisi Türk’tür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmak, köle olmaktır” (Ayşe HÜR’ün yazısından)
Her iki söz arasında fark var mı? Türk ve Kürdü eşit görmez ve aralarında bir hiyerarşi oluşturursanız, bu mantık silsilesi bu sözü de söylenmiş olmayı varsayar. Ardından da sömürgeci sistemin kaşarlanmış kişiliklerinden Deniz Baykal başta olmak üzere birçok CHP milletvekili de bu sözün arkasında durdu. Sömürgeci partinin genelbaşkanı Kılıçdaroğlu ise, uzatmadan söyleyeyim, “herşey her yerde söylenmez” manasına gelen sözler söyledi.
CHP, sömürgeci TC devletinin kurucu partisidir. Kürdistan’da uygulanan fiziki ve kültürel soykırımdan sorumludur. Kökü, beyni, yüreği,ağzı, dişleri ve elleri Kürt kanına girmiş bir partidir. Şeyh Saitlerin, Seyit Rızaların ve yüzbinlerce Kürdün katliamında, sürgün edilmesinde, işkence ve tecavüz edilmesinde onların sorumluluğu vardır. Yoksulluğunda, işsizliğinde onların sorumluluğu esastır. Bugün Kürt ulusunun statüsüz bırakılmasından kurumsal olarak CHP sorumludur.
Kürtler ve Kürdistan özgürlük hareketi CHP ile köklü bir hesaplaşmayı gerçekleştirdi. Deyim yerindeyse ipliğini pazara çıkardı. Artık katliamcı ve soykırımcı kimlikleri Kürt ulusunun gözünde açık ve nettir.
Bunun içinde çok fazla CHP üzerinde durmayacağız. Asıl üzerinde durmak istediğimiz parti, Kürtleri kutsal İslam diniyle oyalamak isteyen ve CHP’ye “ Kürtler artık eskisi gibi laiklik söylemle köle olarak tutulamaz, onun için İslamla ancak Kürtleri tutabiliriz” diyen AKP’dir.
Sömürgeci AKP devleti, Kürt ulusunun inkarını ve yok etme stratejisini adım adım uygularken öte yandan Birgül Ayman denilen ırkçı faşistin Kürt ulusuna dönük saldırgan, hakaret dolu sözleri üzerinden sanki gerçekten de Kürt ulusunu tanıyor ve haklarına saygı gösteriyormuş gibi rol kesen T. Erdoğan ve çeteleri üzerinde durmak istiyoruz.
Soykırımcı Türk devletinin başbakanı T. Erdoğan hemen her fırsatta biz inkârı kaldırdık demektedir. Ve bununla hem dünya kamuoyunu hem de Kürt ulusunu ve özgürlük hareketini kandırmak ve oyalamak istemektedir. Bu çok açık!
Sömürgeci AKP devletinin Başbakanı, sanki her konuşmasında “tek vatan, tek millet, tek kültür, tek dil, tek bayrak” dememiş gibi konuşuyor. Sanki “Kürt sorunu yoktur, Kürt kökenli kardeşlerimin sorunları vardır” diyen kendisi değil. Sanki “ kadında olsa, çocukta olsa güvenlik güçlerimiz gereğini yapacaktır” diyerek onlarca yüzlerce Kürt çocuğunun katliam fermanını kendisi vermemiş! Sanki Uğurların, Ceylanların, Enezlerin ve daha yüzlercesinin kanları kendi ellerinde değilmiş gibi… Sanki Roboski’ de çoğu çocuk 36 Kürt gencinin katili kendisi değilmiş gibi konuşuyor. “Sanki tek vatan, tek millet…” sözü, Kürdün inkârı anlamına gelmiyor gibi konuşuyor!” ve herkesin de bu sahte sözlerine aldanacağını sanıyor!
Bununla Kürtlere, CHP’yi kastederek “ bakın bunlar size ne yapmış, ellerine fırsat geçerse, daha beterini yaparlar. Onun için, benim kıymetimi bilin” mesajını veriyor. “İyisi mi siz yine de AKP’yi izleyin” demeye getiriyor. Yani Kürtleri CHP ile korkutarak, kendi etrafında toplamaya çalışıyor.
Sömürgeci Türk devletinin başbakanı T. Erdoğan, kendisini gelmiş geçmiş en büyük lider, en akılı adam ve herkesi de akılsız, az akıllı veya ahmak yerine koymaktadır. Öyle ki herkesin gözünün içine baka baka Kürt halkını Türk-İslam senteziyle tarihten silmek için bir programı adım adım hayata geçirirken, öte yandan tam bir demagoji ile “ Kürtlerin inkarını kaldırdığını ” savunabilmekte ve böyle bir algı yaratabilmek için çalışmaktadır. Tam bir ikiyüzlülük, tam bir münafıklık! Tam bir iflah olmazlık!
Bu söylemlerini de, “TRT 6, Kürtçenin ilkokuldan sonra haftada iki saat seçmeli ders vb.” temellendirmeye çalışmaktadır. Samanaltından su yürütmek buna derler işte! Görüntü bu, ancak öte yandan “4+4+4” formülü Kürtlük adına ne varsa hepsini tarihten silmeyi önüne koymaktadır. Yine “baba beni okula gönder”, “haydi kızlar okula” kampanyaları ile Mustafa Kemal-İsmet İnönü’nün Sıdıka Avar’da sembolleşen Kürt çocuklarını asimilasyon ile tarihten silmeyi önüne koyduğu çok açık.. Hala “Kürtçe ana dil ile eğitim olmaz, bu ülkeyi böler” sanki kendisi değilmiş gibi konuşuyor. Sanki hem de Hakkâri’ de ve daha birçok yerde “ tek millet dedik, tek vatan dedik, tek bayrak dedik, tek dil dedik… Bunları kabul etmeyen çeksin gitsin” diyen kendisi değilmiş gibi… Peki, bu söylemin MHP “ya sev ya terket” söyleminden ne farkı vardır? Demek ki, Kürt ve Kürdistan söz konusu olduğunda hepsi bir tespihin taneleri gibi yan yana dizilebiliyorlar. Hepsi de Kürt ulusunu tarihten silmek, Türkleştirme programı olan Şark Islahat Planını başarıyla pratikleştirmeye çalışan soy zincirinin birer halkasıdırlar.
Kürt inkarına son verdiğini söyleyen AKP hükümetine her Kürdün, Kürdistanlı’nın ve vicdanlı Türkiyeli devrimci-demokrat ve aydınlarının şu soruları sormaları gerekir ve cevabını da mutlaka alması gerekir:
Sen Kuzey Kürdistan’da, ordunla, polisinle, idari, hukuki, eğitim vb. sisteminle Kürdistan’da ne arıyorsun? Kürdistan’dan çekilecek misin? Çekilmeyecek misin?
Kürt ulusuna cumhuriyetin kuruluşundan itibaren yaptığın katliam, sürgün, soykırım, asimilasyon, geri bıraktırma, yoksullaştırma vb. için özür dileyecek misin? Biz Kürtlere “bu kadar kötülük yaptık, onun için özür diliyoruz ve bunun için de Kürdistan’dan çekiliyoruz. Kürt ulusu artık kendi varlığını, özgürlüğünü kendi iradesiyle belirleyebilir. İsterse özgür-eşit birlikte yaşarız, isterse kendi kaderini tayin edebilir, biz buna saygılıyız,” diyor mu veya diyecek mi?
Kürtleri ulus olarak, Kürdistan’ı da Kürtlerin anavatanı olarak kabul edip, anayasa da yer verecek mi, vermeyecek mi?
Kürtlerin siyasi iradesini, bayrağını, sembollerini, parlamentosunu, idari yapılanmasını ve savunma güçlerini tanıyor mu, tanımıyor mu?
Yani özetle, Kürt ulusunun ulus olmaktan kaynaklanan tüm haklarını anayasal güvenceye alacak mı almayacak mı?
Kürdistan halkının Önderi Sayın Abdullah ÖCALAN’I ve bütün özgürlük savaşçılarını ve siyasetçilerinin esaretine son verecek mi, yoksa daha fazla Kürdü esaret altına almaya mı çalışacak ?
Gerilla, Kürdistan halkının en meşru ve doğal savunma gücü olarak tanınacak mı, yoksa imha operasyonlarıyla “ tek bir terörist kalıncaya kadar mücadeleye devam edeceğiz.” nakaratı tekrarlanacak mı?
Kürdistan’da karakol inşaatları duracak mı, sürecek mi?
Kürdistan’da gerillayı tasfiye amaçlı barajlara devam edilecek mi?
Kürdistan ekonomik anlamda talan edilerek, Kürt ulusu, açlığa, yoksulluğa ve işsizliğe mahkum edilmeye devam edilecek mi, edilmeyecek mi?
Bir taraftan kutsal barış kavramı üzerinden tüm medyanızı ve gücünüzü kullanarak demagoji yaparken öte yandan yeni yeni korucu kadroları oluşturma ve operasyon hazırlıkları yapmaktan vazgeçilecek mi vazgeçilmeyecek mi?
Başta AKP olmak üzere, diğer sömürgeci partiler Kürdistan’ da örgütlenmekten ve Kürt ulusunu bölüp-parçalamaktan vazgeçecek mi, vazgeçmeyecek mi?
Rojava Kürdistan’da Kürt ulusunun büyük bir sabır ve direnişle 19 Temmuz devrimiyle kendi elde ettiği Kürt demokratik kazanımlarını tasfiye etmek için paralı çeteleri örgütlemekten ve Kürt kanını dökmekten vazgeçecek misiniz, vazgeçmeyecek misiniz?
Hele hele her sabah milyonlarca Kürt çocuklarına ve gençlerine sabahları “Türküm, doğruyum… Varlığım Türk varlığın armağan olsun…” inkârcı-ırkçı, asimilasyoncu Türk andını okutmaktan vazgeçecek mi, yoksa devam mı ettirilecek?
Sömürgeci Türk devleti, tüm bunları ne hakla Kürdistan’da, Kürt halkına yapıyor ? Ne hakla Kürdistan’da bulunuyor? Bir de bu soruya cevap verilmeli.
Bu sorulara sömürgeci AKP devleti ve şefi Erdoğan’ın cevapları bellidir! Olumsuz! O zaman nerde kaldı senin inkârcılığı kaldırdığın diye sormazlar mı?
O zaman peki CHP’li ırkçının söylemleri üzerinden, bu kadar demagoji yapmasının anlamı nedir? Kürtleri CHP ile korkutarak, AKP’nin sahte söylemleriyle avlamak! Tam bir tuzak!
Ama artık bu tuzağınız deşifre olmuştur. Tuzağı kurduğunuz anda Kürtler farketmiştir! Yeni tuzaklar kurmaya çalışın! Ama boşuna! Böylesi kişilikler için Aşık İhsani: “Çabalama bay düzenbaz!” diyordu. Çünkü artık kendi kurduğu tuzaklara dolanmaktan kurtulamayacak! Debelendikçe, debelenmektedir kendi tuzağında.
Kürtler artık ikinizin de ne mal olduğunu biliyor. Kürtlerin gözünde artık ikiniz siyam ikizlerisiniz. Yok, birbirinizden farkınız! Kürtlerin çoğunluğu işkencelerden, cezaevlerinden geçtiği için, iyi polis-kötü polis oyununu iyi bilirler! İkinizin de aynı şubenin işkenceci polisi olduğu Kürtler artık iyi biliyor!
Onun için Kürtler gözündeki durumunuz şudur: Yek taştê bibe yek fıravine! Herdu ji zike pişte hev herin! İnşallah.
Onun için de Kürtler, sömürgeci AKP devletinin oyalamalarına, T. Erdoğan’ın demagojilerine ve o demagojilerini allayıp-pullayarak Kürtlere ve demokratik kamuoyuna servis eden entegre imha konseptinin medyasının yarattığı sanal “süreç,barış” sözlerine aldırış etmeden, Kürdistan halk önderi üzerinde gerçekleştirilen uluslar arası komploya karşı serhıldanlarıyla nasıl sonuç alacaklarına bakmalıdırlar.
Gerisi laf u güzaf!
Herdem serhıldan
- Ayrıntılar
TC devleti haline gelen AKP kendince “olmayan bir sorunu” çözmek istiyor. Bu devletin başındaki zat, “Kürt Sorunu yoktur, Kürt kökenli vatandaşlarımın sorunu vardır” diyerek bir halkın kimlik meselesini ret ettiğini açıkça dile getiriyor.
Paradoks şuradadır: yaklaşık yüz yıldır süren Kürt sorununun altında yatan temel neden Kürtlerin doğuştan gelen haklarının ret edilişiyle başlayan eritme, asimile politikalarıdır. Yer yer eritmeyi de aşan, fiziki olarak yok eden ve kendince bunu başardıktan sonra kültürel olarak kendisine benzeterek, benzeştirerek fiziki olarak gerçekleştirdiği imha ile inkarı başararak bir halkın tümden yok olmasını sağlamaktı.
Evet, paradoks burada yatıyor. Kemalistlerin, Kızılelmacıların yaptıkları hep zaten buydu. Kürtleri halk olarak tanımadıkları için onlara saygı göstermemiş her fırsatta başlarına “tunç” yumruğunu indirmekten çekinmemişlerdir.
Kendince Kızılelmacı ve Kemalist siyasete sözde karşı olarak iktidara gelen hatta bu söylemlerle iktidarını pekiştiren bir AKP gerçekliği vardır. Bu AKP gerçekliği de şimdi aynı yola girmiş bulunuyor. Kürt sorunu yoksa bugüne kadar olup bitenlerde yoktur, olup bitenlere karşı özür dilemeler, özeleştiriler, bu olay ve olgularla yüzleşmelerde yoktur. Neden olsun ki? Yaklaşım bu olduktan sonra Kürtlerce her karşı koyuş bir şakilik, eşkıyalık ve moda terimle teröristlik olur. Nitekim bugün AKP adındaki devletleşmiş parti de Kürtlerin her mücadele yöntemini teröristlik olarak ele alıyor, öldürmeyle yapabilirse öldürmeyle, parayla satın alabilecekse parayla satan alarak, yasakla yapabilirse yasakla, basınla susturabilir ise basınla ve tabii birde hukukla yapabilir ise hukukla tutuklayarak, içeriye tıkarak susturmanın tüm yollarını kullanıyor.
Dikkat edilirse Kızılelmacılar ile yeşil “elmacıların” hiçbir farkı yoktur. Yapmak istedikleri aynıdır, sadece yöntemleri farklıdır. Birisi yapıyor ve yaptığını açıkça söylüyor. Örneğin CHP milletvekili olan Onur Öymen Millet Meclisinde Dersim’de yapılan katliama, “Dersim'de de analar ağladı” diyerek savunmuştu. Daha yakın dönemde Kızılelmacı bir bilim kadını ise “Türk ulusuyla Kürt milliyetini eşit, eşdeğerde gördüremezsiniz” demiştir. Daha birkaç yıl önce ise Coşkun Kırca ismindeki zat ise: “Kürtler, susabilir ve hizmetçilik dışında hiçbir hakka sahip olamaz” dediğini de ekleyelim.
Bunlar Kızılelmacılar haydi bunları anladık. Şimdi ise yeşil elmacılar yöntemlerini değiştirseler de aynısını söylüyorlar. Örneğin:
“Ana dilin öğrenilmesi haktır, bunu okullara getirdik. Ancak ana dilde eğitim diye bir şey yok...” demiştir en yetkili yeşil elmacı.
“Düşünmezsen yoktur” demiş ardından da “Kürt Sorunu diye bir sorun yoktur” demiş ve Kürtlerin doğuştan gelen haklarını ifade eden “Kürt Sorunu” söylemini ret ederek Kürtleri inkar ederek imha politikasının sürdürülmesine devam etmektedir.
Özcesi Kızılelmacılarla yeşil elmacılar birbirine benziyorlar. Bir bilim adamının belirttiği gibi, “Yanlış Hayat Doğru Yaşanılmaz” sözüne uygun olarak yaşıyorlar. Yanlış yaşıyorlar bunun için doğru da yapmıyorlar.
O meşhur olan “tekler” özü itibariyle bir halkı ret etmektir. Haklarını tanımamaktır. Saygı göstermemektir. Ötekileştirerek kendi karşıtı haline getirmektir. Bu ise çokça dile getirildiği gibi halkları birbirinin karşısına dikerek düşman haline getirmektir. Ve de Kürt sorununu Türk sorunu haline getirmektir.
Özcesi bugünün uygulanan politikaları çokça söylendiği gibi geçmişin Kemalist rejim uygulamalarından çok büyük farklar arz etmiyor. Birisi kılıçla, baltayla katlederken yenileri pamuk ya da ipek ipekle Kürt halkını boğmaktadır.
Evet, fark sadece ve sadece yöntemdedir. Yoksa faşizan ve halklara karşı olan düşmanca tutum ve horlayan zihniyet olduğu gibi olmasa bile devam etmektedir.
Ama unutulmasın ki, bu zihniyet kaldıkça, bu zihniyet durdukça ve bu zihniyete göre Kürtleri baskılayan iktidar var oldukça Kürtler sonuna kadar direnecek ve namus meselesi olsa bile asla ama asla teslim olmayacaktır.
Boşuna nur yüzlü çınarlık Seyit Rıza, “Ben sizin yalan ve hilelerinizle baş edemedim. Bu bana ders oldu. Ben de sizin önünüzde diz çökmedim, bu da size dert olsun” diyerek asla ama asla boyun eğmeyeceklerini söylememiştir.
K. Nurhak
- Ayrıntılar
Bedeniyle, beynimizi ve ruhumuzu yakan kadın demişti ona yaşlı biri…
Görememiş, tanışamamış yüzlerce insan onu en yakınındaki kadar tanımış, Viyan’ı anlatmaya çalışmıştı.
Biri öncü ve lider olarak tanımlamıştı Viyan’ı. Bir diğeri umut, güzellik, asalet olarak adlandırmıştı.
VİYAN, istemek çok istemek, tüm gücüyle istemektir diyordu bir başkası.
Viyan haykırıştır.
Aydınlığa erişmektir.
İstek ve iradedir.
Ateş demektir…
Yedinci yıldönümündeyiz şahadetinin Viyan’ın. Yalnız bir kartal gibi zirveleri, dorukları mesken eylemiş, alevlerle halaya durmuş Viyan yoldaşımızın gidişinin yedinci yıldönümü.
Her anımızda bizimle olan Viyan’ı her yıl yeniden yaşıyor, o alevlerin yüzümüze vuran yalımlarını yeniden hissediyoruz.
Viyan’ın Pısaxa vadisinde yankılanan sloganlarını beynimizin duvarlarında yeniden duyarken sarsılmaz bir inanç, kararlılık ve iradenin başardığı eşsiz eylemin önünde saygıyla eğiliyoruz.
Aradan geçen yedi yılda Viyan yoldaşın eyleminin anlam ve önemi katlanarak büyüdü. Adını alan yüzlerce Viyan, onun mirası üzerinde Önder Apo’nun etrafındaki çemberi daha da büyüttü. Viyan’la büyüyen, Viyanlaşarak büyüyen binlerce Kürt kızı varlık gerekçemize dayatılan tecride, tecridi uygulayanların kirli politikalarına karşı aynı kararlılık ve iradeyle savaştı.
Bu savaşın eşsiz öncüsü PKK’nin yeniden yapılanmasında emekleriyle büyük bir rol oynayan Viyan yoldaş, geçen altı yıl boyunca yaratılan kazanımların da mimarı konumunda. Önderliğimize yönelik artarak sürdürülen tecrit politikalarına, Kürtlere dayatılan statüsüzlüğe, katliam politikalarına, yoldaşlarına yönelik imha tehditlerine rağmen Viyan’ın başlattığı büyük direniş bugün milyonları kucaklamış durumda.
Şüphesiz bu direnişin nedeni olan uluslararası komplo tam olarak yıkılabilmiş değil. 15 Şubat uluslar arası komplosuna karşı büyük aşamalar kat edilmiş, komplonun amacına ulaşması engellenmiş olsa da komplo kendini ısrarla sürdürmek istemektedir.
Bunun en son örneği Paris katliamı ve Kürdistan’daki katliam politikalarıdır. Kürt halkına yaklaşımın en yoğun ve derinden hissedildiği Önderlik tecridi tüm zamanların en ağır dönemini yaşarken komplonun yenildiğini, yok edildiğini söylemek yerinde olmayacaktır.
Ulusal birlikte gelişme kaydedilmiş, Kürdistan’ın dört parçasında yürütülen mücadeleyle tarihi kazanımlar elde edilmiş olmasına rağmen komploculara, Kürdistan’ı sömüren güçlere, Kürtleri soykırım tehdidi altında tutan zihniyete ölümcül darbe vurulamamıştır.
Bu sonuçta hiç şüphe yeterli anlayış ve hissedişin oturtulamamasının büyük bir etkisi vardır. Viyan yoldaşın keskin kararlılığı, Kürdistan’a ve Kürtlere yönelen saldırıların yarattığı öfkenin, buna karşı mücadeledeki iradenin tüm toplumda yaygınlaşmaması komploculara halen umut vaat etmektedir.
Tek bir gün daha tecritle yaşamak istemiyorum diyerek eyleme geçen Viyan yoldaşımızı anarken eyleminin amaçlarını yeniden gözden geçirmemiz bu anlamıyla büyük bir önem arz ediyor. Eğer Viyan yoldaşın anısına sahip çıkmak istiyorsak, sadece duygusal bir etkilenmeyle, genç bir Kürt kızının kendisini yakmasının yarattığı acıyla bakmamayı öğrenmemiz gerekiyor.
Viyan yoldaş tüm halkın acılarını en derinden hissederek, tüm Kürdistan parçalarında bin yıllardır süren katliamların, göçertilmelerin, asimilasyonun, hakir görülmenin, yok sayılmanın ne anlama geldiğini, Önderliğimiz şahsında uygulanan tecridin tarihsel kökenini kavrayarak yaşadı. Her anında bunun acısını hissetti. Her anında bu tarihi tersine çevirecek, Kürdistan’da özgürlüğün zaferini ilan edecek bir mücadelenin nasıl olabileceğine yoğunlaştı. Bunun örgütlülüğü, bunun eylemi için yaşamın her alanında büyük bir emek harcadı. Geleneklerinden kopmayarak, direnişinden asla taviz vermeyerek anı anına mücadele etti.
Viyan’ı Viyan yapan sadece onun eylemi değil, nefes aldığı her anda gösterdiği kararlılık, irade ve duruşudur.
Viyan yoldaşımızın yeni bir şahadet yıldönümünü yaşarken Viyanlaşmak isteyen tüm Kürtlerin de bu duruş ve iradeye ulaşma çabasında olması hayati önemdedir. Bu başarıldığı oranda Viyan yoldaşımızın amacı ve hedefi olan Önder Apo’nun özgürlüğü de sağlanacaktır.
Pir Kemal
- Ayrıntılar
Çokça tartışılan bir konudur, Kürtlerin birlikte yaşamaya daha fazla duyarlıdır oldukları meselesi. En son yine bazı anketler yapılmış. Bu durumu teyit ediyor.
Kürtler bu topraklarda genel olarak tarihlerinde süzülerek bugünlere ulaşana kadar hep birlikteliklere yana olmuşlardır.
Tuhaf gelebilir ama biz sadece 1071, 1514 ya da 1920’lerdeki Türk halkıyla oluşturulan birliktelikten söz etmiyoruz. Kürtler bu coğrafyada diğer halklarla da her zaman ortaklaşmışlardır. Asurilerle, Ermenilerle, Araplarla, Farslarla ve bu coğrafya da yaşayan diğer etnik ve inanç guruplarıyla da her zaman birlikte yaşamayı esas almışlardır. Tarihin hangi sayfasını açarsanız açın siz bu birlikte hareket etme istemini görebilirsiniz.
Bu birlikte yaşama istemleri için bazı nedenler sıralanabilir:
a-Kürtler halk olarak komünal değerleri çok ileri düzeyde uzun süre yaşadıkları için birlikte kalma, birlikte yaşama istemleri oluşmuş olabilir. Kaldı ki birlikte yaşamanın avantajları çok fazladır.
b-Bu coğrafyanın karakteriyle bağlantılı olan ortaklaşmanın verdiği bir birlikte yaşama istemidir. Bu duygu ya da politik öngörülü yaklaşım diğer halklarda da vardır.
c-Bir neden ise denilebilir ki hiçbir zaman ya da çok az devlet ya da devlet yapılarına yaklaşmış bir halk olarak tümden silinmemek için böyle ortak yaşama istemi geliştirmişlerdir.
d-Bu coğrafyada yaşayan halklarla birlikte yaşamaları gerekir çünkü başka yaşama şansları yoktur da denilebilir.
Kürtlerin tarihlerinde biliyoruz ki yukarıda sıralanan nedenlerin her birisinin kendisi açısından haklı gerekçeleri vardır. Zorunluluklar olmuş olabilir, bu coğrafyanın başka bir yaşam biçimini kabul etmemiş olması olabilir ve tabii insanlığın beşiği olarak bilinen ilk toplumsal formun gelişmiş halinin buralarda yaşanması da olabilir.
Her halükarda ortaya çıkan Kürtlerin halklarla birlikte yaşamak istemlerinin güçlü olmasıdır. Bu hiç ihlal edilmemiş midir? Edilmiştir elbette. Örneğin Bedirxan’ın Cilo eteklerinde binlerce Asuri’yi katletmesi buna bir örnektir. Yine 1920’lerin başında Hakkari’de Kürtlerin Türklerin istemleri doğrultusunda Asurileri gayri Müslim olmalarını kendileri için tehlike bulup saldırmalarını da örnek verebiliriz. Tabi 1915’ler öncesi ve sonrasında Osmanlıların katletme politikalarına kimi Kürt egemenin bu azınlıkların mal varlıklarına gözlerini dikerek alet olmaları gibi. Ve tabii daha önceden de Hamidiye Alaylarının oluşumu ardından 1895 ve 1896 yılında binlerce belki de on binlerce demek gerekir Ermeni insanımızın katledilmesinde rol aldıkları gibi.
Dikkat edilirse bu olup bitenlerin tümü 150 yıllık bir süreci kapsıyor. Bu süreç ise Ortadoğu’ya bir ur gibi, hastalıklı bulaşıcı ulus devlet kültürün buralara kapitalistlerce sızdırılma sürecidir. Bu topraklara yabancı olan bu tekçi kültürün ortaya çıkardığı tahribatlardır. Biz kapitalistlerin bilinçli kışkırtıcı eylemlerine hiç girmiyoruz. Kapitalist ulus devlet kültürü bile kendi başına bu dokuyu bozmak için epey tahribat yaratmaya yeter de artarda. Tüm bir dünyayı kendi ekonomik çıkarları için bu kadar kirleten, yakıp yıkan, dünyayı ve evreni çöp yığınına dönüştüren bir zihniyet başka halkları katlederken nedeni vicdanı sızlasın ki?
Yukarıda söz ettiğimiz kesit dışında dikkat edilirse Kürtler her zaman birlik ve beraberlik içerisinde yaşamışlardır. Daha çokta birlik yanlısı olmuşlardır. Kendilerine güvenmedikleri için mi böyle yapmışlardır? Evet, cevabını bekleyenler için gönüllerinin hoş olması için “öyle olsa bile” deyip devam edelim.
Özcesi Kürtler birlikteliklere yanadır.
Ancak 20. Yy’da bu doku çok fazla tahrip edildi. Dikkat edilirse 1925-1938 yılları arası yapılanlar ve sonrasında uygulanan katı inkarcı, imhacı uygulamalar Kürtlerin artık özelde Türklerle birlikte yaşamak istemediklerinin geliştiği süreçtir. 1970 öncesi gidip hangi kürdün duygularını açarsanız açın -eğer ruhunu satmamış birisi idiyse- kesinlikle bir dakika bile birlikte yaşamak istemediğini size söylerdi. Birlikte yaşamayı yarım ağızla söyleyenler ise sözün tam manasıyla ya devletin adımlığını yapanlardı ya da ayrılmayı dile getirecek kadar yürekli olmayanlardı.
Başka da dediğim gibi Kürtlerde Kürdistan’da ayrı yaşamayı, Türklerden kopmayı, kendi devletlerini oluşturmayı istemeyen çok az insan bulurdunuz. Bunca hakarete Kürtler artık “yaşayamayız” deyip iç dünyalarında isyana kalkmışlardı. Yani alttan alta yanan çok güçlü bir volkan gibi patlamaya hazır bir objektif durum söz konusuydu. Bunun patlayarak yüzlerce, binlerce metre yeryüzüne fışkırması ise sadece ve sadece an meselesiydi. Bir kıvılcımın doğru zamanda, doğru bir tarzda –acemilikleri olsa da-çakılması bu patlamayı tetiklemeye yeterdi.
PKK ise ya da Başkan Apo bunu yaptı. Kıvılcım oldu ve Kürt halkı tarih sahnesine nasıl döndüğünü herkes gördü.
Devam edecek.
K. Nuda
- Ayrıntılar
PKK hareketi öyle kendilerince birçok kişinin dile getirdiği gibi etnikçilik yapan milliyetçilik yapan bir hareket asla ama asla olmadı.
PKK içerisinde peki hiç mi etnikçilik yapan ya da milliyetçilik yapanlar çıkmadı? Çıktılar, ancak böyle düşünenler ya da buna inananlar eğer bu düşüncelerini terk etmemişler ise, PKK'nin ideolojik bakışını kendilerine esas almamışlar ise, yanılgılı düşünce yapılarını-tüm eğitim ve ikna etmelere rağmen- değiştirip dönüştürememişler ise, böylelerine PKK ortamında kalmalarına izin verilmemiştir.
Böyleleriyle dediğimiz gibi öncelikli olarak ideolojik olarak mücadele edilmiştir. İkna etmek esas yol ve yöntem olmuştur. Ama yok, ısrarla böyle düşünenler çıkmış ise eleştirilmişlerdir. Hiç iflas olmaz iseler PKK'nin dışına çıkmanın yolu gösterilmiştir.
İnsanlar PKK’ye katılırlarken milliyetçi duyguları olabilir mi, olabilir? Nedeni ise açıktır, faşist bir TC yapısı insanlara milliyetçi olmaları için işlediği suçlardan dolayı çok fazla veri sunmaktadır. Hele birde kapitalizmin adeta halklara aşıladığı sahte milliyetçilikle “özel olma hissi” insanları bu faşist uygulamalar karşısında milliyetçi olma duygularını güçlendirebiliyor.
Bunun için PKK içerisinde kimse böyle gelenleri garipsemiyor. Gelirlerken de hemen eleştirmiyor, dıştalamıyor. Peki, PKK ne yapıyor? PKK öncelikli olarak insanlara toplumlar tarihi dersini vererek insanların tarih içerisinde nasıl yaşadıkları, nasıl olduklarını veriyor. İlk insanlar arasında husumetlerin çok dar olduğunu, halklar arasında asla ama asla düşmanlıkların olmadığını, bunları üretenlerin bir avuç çapulcu diyeceğimiz egemenin, fitne fesatçı ataerkin kendi çıkarları için ortaya çıkarttıkları oyunlar olduğunu anlatıyor.
Bunun için bugün de Türk halkının da ezildiğini hatta Kürt halkından daha fazla ezildiğini anlatıyor. Türklerin bu kadar Kürtlere karşı düşmanlaştırılmasının altında egemenlerin politikalarından kaynaklandığını anlatarak Türk ve Türkiye halklarıyla kardeşlik içerisinde yaşanması gerektiğini anlatıyor.
Ardından ise bir felsefe dersi, ideoloji politika dersi ve eğitimini PKK veriyor. Bu derslerde insanların eşit olduğunu, halkların yanında, emeğin yanında emek sömürücülerine karşı durulması gerektiğini öğretiyor. Sömürücülere özelde de kapitalizmin tahribatlarına ve insanları birbirine bırakan kirli siyasetlerine karşı mücadeleyi anlatıyor. Ve tabii halkların eşitliğini anlatıyor, adaleti anlatıyor, özgürlüğe, paylaşımcılığa, ortaklaşmaya olan inanCI anlatılıyor. Tüm bunları anlatılırken tüm haksızlıklara karşı insan olarak karşı durmayı anlatıyor.
Sosyalizmi ve sosyalizmin tarihini anlatıyor. Kürdistan tarihini anlatıyor, PKK tarihi derken özgür kadın kimliğini ve birçok daha farklı konuyu da anlatıyor PKK.
Özcesi PKK bir insanın kendisinin bir şey katmadıklarına sanki bir şey katmış gibi böbürlenmesini kırmak için her şeyi yapıyor. Bir bireyin kendisinin ne kattığını, ne kattığıyla ele alındığını anlatıyor. Erkek olarak dünyaya gelirken dünyaya erkek olarak gelenin bir şey katmadığını bunun için erkekliğine övünülecek bir şey olmadığını anlatıyor. Müslüman olarak dünyaya gelmiş ise onun bu kimlik için bir şey yapmadığını bunun için bunun kuru kuru kullanılmasının yanlış olduğunu anlatıyor. Kürt ise bu Kürt olmak için kendisinin bir şey yapmadığını, Kürt olarak dünyaya gelenin başka bir halkın evladı olarakta gelmiş olabileceğini anlatarak, bu duygunun boş şişirilmesinin yanlışlığını da anlatıyor.
Evet, bireyin yaptıkları PKK için önemli oluyor. Yani ne kadar emek harcıyorsun, ne kadar üretiyorsun, insanlığa ne katıyorsun PKK bireyi bunlarla ele alıyor, bunlarla değerlendiriyor. Bunun için de tüm insanlığa, ön yargılardan uzak hoşgörüsü yüksek, tüm halkları seven kendisini tüm halklardan gören, tüm inanç değerlerinden gören, tüm cinslerden gören, tüm kültürleri insanlık için bir zenginlik gören bir kültür ve bilinç aşılıyor, aşılamaya çalışıyor.
Evet, PKK budur. PKK’de milliyetçilik yoktur. Olmazda.
Dediğimiz gibi kimi bireyinde çıkar mı? Çıkar. Çıkmış mı? Çıkmış. Ancak böyle bireyleri de PKK öncelikli olarak dediğimiz gibi eğiterek dönüştürmeye çalışmıştır. Bu dönüşüme direnenleri eleştiriye tabii tutmuştur. Olmadı, hiç iflah olmayacak ise PKK o kişilere PKK’de çıkmanın yolunu gösteriyor ve yüzlercesine göstermiştir. Nedeni ise PKK'nin ideolojik bir parti olmasını o bireylere söylüyor. PKK’de kalınacaksa böyle kalınacağını söylüyor. Yok, ısrarla milliyetçi kalınmak isteniyorsa Kürdistan’da özelde de Avrupa’da yine hemen yanı başımızda Güney Kürdistan’da böyle milliyetçi yapıların olduğunu söyleyerek yolda gösteriyor.
PKK ideolojik kimliği çok yüksek bir harekettir. Ancak pratik politikada ise oldukça esnektir. Tüm yapıları yanına alarak insanlık için bir şeyler yapmasının önünü hep açık tutmuştur. Tutuyor da. Bir PKK militanı milliyetçi olamaz, bunu PKK’de kabul etmez. Ancak PKK’ye kendisini yakın hisseden ve milliyetçi duyguları besleyen insanlar yok mu? Vardırlar. Ve bunu bizler doğru görmesek bile bu bir realitedir. Nedeni ise TC faşist devlet yapısının bu kadar faşizan yönelimlerine insanlar kapitalist modernist kültürün –halkları birbirine kırdırarak yönetmek için-ortaya atarak geliştirdiği milliyetçiliklere bu verileri bu düşüncelerin aşılmamasında zemin sunuyor.
Bizler kendi cephemizde tüm insanlığı yüreğimize alarak yaşamaya devam edeceğiz. Tüm insanlık değerlerine sahiplenerek bu değerleri savunmaya da devam edeceğiz. Milliyetçiliklere, ırkçılıklara, hoşgörüsüzlüklere karşı da mücadelemizi sürdürmeye devam edeceğiz.
Bunun için diyoruz ki bizler ilk günden bugüne kadar her zaman halkların kardeş olduğuna inandık ve bu inancımızdan zırnık taviz vermeden, geri adım atmadan inancımızı korumaya devam ettik ve etmeye de devam edeceğiz.
Hayri Engin
- Ayrıntılar
Her yere yerleştirilen Patriotlar ve yaşanan bir istifa! Şüpheli asker intiharları ve 10 davada yaklaşık 400 askeri personelin tutukluluk hali…
Eskiden Genelkurmay başkanlığı yapmış olanından tutun da, tüm kademelerine kadar onlarca tutuklu personeli bulunan bir ordu gerçekliği… Geçtiğimiz günlerde yapılan ilginç bir açıklama; “falanca sürede 1500 örgüt üyesi etkisiz hale getirilmiştir!”
Bu açıklamanın yapıldığı zaman; Donanma da büyük bir istifa ortaya çıktı. Kasım ayında da istifa eden general’in bu defa sunduğu istifa dilekçesi yürürlüğe konuldu.
Her yerden tepkilerin yükselmesine rağmen; güneydoğu’nun muhtelif yerlerine yerleştirilen Patriotlar’ın gölgesinde yaşanmıştı bu gelişme…
Bazı ulusal gazetelerin kışlalardaki şüpheli asker ölümlerine dikkat çektiği bir dönemdi aynı zamanda. Ankara’da çevre yolunda geçirdiği bir kaza sonucu hayatını kaybeden ASELSAN mühendisinin haberinin ajanslara düştüğü bir dönemdi…
Hepsinden önemlisi Erdoğan katıldığı bir programda; “…varsa somut deliller, verirsin hükmünü! Yoksa ne diye bu kadar insanı tutuklu bırakıyorsun” diye, yargı makamlarına ayar vermeye çalıştığı bir andı işte…
Elde bu veriler ve ortalıkta bu kadar rezil bir gerçeklik varken; genelkurmay açıklama yapıyor şu kadar örgüt üyesini etkisiz hale getirdik diye!
Siyasi mekanizmanın geliştirmeye çalıştığı en azından öyle bir görünüm vermeye çalıştığı sağduyulu (!) siyasi atmosferde, genelkurmay kendince siyasete müdahale ediyor ve gereğini gördüğü bu açıklamayı yapıyor.
Ne yerleştirilen patriotlar hakkında her hangi bir şey var açıklamada, ne kışladaki asker ölümleriyle, ne de mevcut davalarda tutuklu bulunan personelleri hakkında.
Hatta genelkurmay yaptığı bu açıklamayı o kadar yalap şap bir şekilde geliştiriyor ki; kendi kayıplarına veya zayiatlarına ilişkin herhangi bir bilançoyu ortaya koymuyor! Anlaşılan o ki; genelkurmay her yerden aldığı darbelerin sarhoşluğunu tüm iliklerine kadar yaşıyor bundan dolayı da; bir iç savaş bilançosunu verirken göğsündeki göstermelik nişaneler gibi bir veriyi tüm toplumun önüne koyuyor.
Yersen!
Ya yemezlerse, insanların aklı kafalarına takılan soruların peşine düşerse! O zaman ne olacak? Kim bu enkazı, sarsılmaz ordunun üstünlüğü çerçevesinde açıklayabilir ki?
Sonunda Erdoğan bile dayanamadı. İnsanın aklına meşhur “İzmir/İstiklal Mahkemeleri” davasını getirircesine, askerine sahip çıkmaya çalıştı. Bu anlamda da yargıya yine açık müdahale de bulundu…
M. Kemal’in o dönemde çocukluk arkadaşı ve diğer subayları kurtardığı gibi Erdoğan’da bugün itibariyle ordunun yüksek sıkıntısını çözme adına bu ve benzeri adımları atmaya başladı. Daha öncesinde de eski genelkurmay başkanının tutukluluk haline üzüldüğünü, dayanamadığını, kahrolduğunu açıklamıştı.
Donanmada yaşanan istifalara eklenen son halka ise durumun vahametini ve ciddiyetini gözler önüne sermektedir. Tüm bunların üstüne yaşanan operasyonlarda ve ortaya çıkan çatışmalarda; “…özel harekatçılar, polis ve mit” ortaklığı daha da artacak gibi görünüyor.
Çünkü Türk ordusu ciddi manada S. O. S. veriyor! Siyasi yürütmenin bu alana gerçekleştirdiği operasyon ise bir türlü istenilen sonuçları vermiyor…
Jan Ararat
- Ayrıntılar
