Dersim Kürdistan tarihinde özgün bir yeri olan bir alandır. Denile bilir ki Dersim topraklarına uzun yıllar tek bir düşman askeri ayak basmamıştır. Dersim Alevi bir bölge olarak aşiretler tarafından idare ediliyordu. Dini bağlardan dolayı birbirinden elbette kopuk değillerdi. Dersim’e uzun yıllardan sonra ilk kez 1938 yılında yabancı askerler ayak basacaklardı.
Kürdistan’ın birçok yeri susturulunca sıra Dersim’e gelecekti. Önceleri Dersimle özel ilişki kurup Kürt isyanlarında tarafsız kalmasını isteyen Kemalist rejim adım adım Dersim’e dönük saldırı hazırlığı başlatacaktı. Önce “Tunceli Kanunu” nu 25 Aralık 1935’te çıkaracaklardır. Dersim ismi değiştirilecektir. Kendilerince “gümüş kapısını” bir tunç eliyle fethedeceklerdir. Bunun için Dersim’in ismini Tunceli yapacaklardır. Kürdistan’da isyan ardından birçok yere Genel Müfettişlikler kurulur. Dersim birkaç il’le birlikte birinci genel Müffetişlik içerisinde yerini alacaktır. Ancak gelecekte saldırılarını daha sağlam merkezileştirmek için dördüncü Genel Valilik kurulacaktır. Başına ise Abdullah Alpdoğan getirilecektir. Hem Dersim’in valisi hem de askeri kumandanıdır.
Dersime özgü kararname salt Dersim merkezini kapsamamaktadır. Bu kararname Dersim’e komşu Alevi yerleşim merkezlerini de içine almaktadır. Yukarıda dile geldiği gibi Dersim’in silahlarını iade etmesi istenir. Silahsızlandırma için kanun çıkarılır. Dersim silahları vermeyince, Dersim kuşatılır ve “Yasak Bölge” ilan edilir. Abluka ve yasak bölge ilan etmekle birlikte Dersim’in etrafına askeri kışlalar kurulur. Karakollar kurulur. Mameki yani Manikan köyü-eskiden Mazgirt’e bağlı bir köy-Tunceli’nin yönetim merkezi olarak kullanılacaktır.
Düşman Dersim’i çaktırmadan kuşatırken Dersim liderlerinden Seyit Rıza Kemalist rejime bu durumun kaldırılması için mektup yazacaktır. Askeri yapıların yapılmaması ve savaş için yapılan tüm ulaşım çalışmalarının da durdurulmasını ister. Ayrıca Kemalist rejimin silahları toplama kararının da geri alınması ister. Lakin devlet Dersim’i “gözündeki çıban” olarak görmektedir ve çıkarmakta karar kılmıştır. Bunun için Seyit Rıza’nın dediklerine kulak asmayarak çalışmalarını sürdürecektir. Durumun giderek kritikleşmesi üzerine Dersimliler direniş başlatırlar.
Kürdistan’da 1920’lerdeki isyanların en sonuncusu Dersim İsyanı’dır. Dersim hareketi öncesi mecliste hazırlıklar yapılmıştır. Yöre halkından 200 bin silah istenmektedir. Bu arada Dersim’e tanınan özgün haklar kaldırılmaktadır. Çok bilinçlice yapılan bu tahrik isyana teşvik ederek ezme istemidir. Nitekim sonradan geliştirilen “Sel Hareketleri” önceden planlanmış olarak ortaya çıkmaktadırlar. Devletin topyekûn yönelim hazırlıklarına rağmen Kürtler arası birlik sağlanamıyor, birçok aşiret devlet yanlısı ve kimi de tarafsızlık adına yerinde durmaktadır. Kıyasıya bir direniş ardından 1937 yılında isyan hafızalarda silinmeyecek bir şekilde bastırılıyor Kimi tanıklara göre Munzur Nehri günlerce kırmızı akıyor. Çok vahşice bastırılan isyanda işbirlikçik ve ihanet de eksik olmuyor. İsyanın komutanı olarak bilinen Ali Şer ve eşi Zarife hanımın kafasını keserek Türk ordusuna götüren Rayberler tarihi tekerrür ettirirler. Sonra da kelle avcısı olarak mağara mağara dolaşarak Kürt isyancılarının kellesi karşılığı altın alırlar. Tabi kendi halkına karşı en iğrenç biçimde kullanılan bu uşak ve satılmış kişilikler kullanıldıktan sonra tasfiye edilirler.
Aynı zamanda 1937’nin 28 nisan ayında büyük bir komplo sonucunda Zarife Hanım ve Ali şerrin katledildiği ve büyük bir ihanete uğradığı gündür. Belki Kürdistan tarihinde çokça ismi duyulan zarife hanının isyanlarda oynadığı rol ve misyonu hep duyulur. Zarife bir Kürt kadını olarak o dönemde isyanın başarılı bir şekilde sonuçlanmasına en çok katkı sunan kadınlardan birisi olmaktadır. Zarife hanımda var olan cesaret ve mücadele azminin güçlülüğü büyük yurtseverlik ruhundan doğduğunu dile getirmek yerinde olacaktır. Zarife hanın bu anlamda Kürdistan toprakları ve kültürel haklarının savunmada direnişiyle sembol düzeyine ulaştığını dile getirmek gerekir. Eşiyle birlikte Türk devlet güçlerinin soykırım ve talan politikalarına karşı omuz omuza verip direnmişleredir. Tabi bu direniş salt Zarife hanımla sınırlı kalmamaktadır. Bir çok Kürt kadını ve erkeği düşmana karşı görkemli bir mücadele vermişlerdir. Teslimiyet ve ihaneti kabul etmemek için yaşlısıyla,çocuğuyla, genciyle sırf düşman tarafından esir alınmamak için diri diri kendilerini uçurumlardan atmışlardır. Ali şer ise devrimci bir karakter sahip olduğu, ve neterlektüel özelliklerinin önde kendisinde mevcut olduğu bilinir. Okumayı çok seven ve sırtında taşıdığı çantasından hiç kitap eksik etmiyen bir inanca sahip olduğu söylenir. Dersim direnişi her yere yayılacaktır. Düşman istediğini elde edemeyecektir. Binlerce askerle, yüzlerce topla ve yine uçakla saldırmalarına rağmen sonuç almaktan çok uzaktırlar. Dersim’in o görkemli coğrafyası Türk ordusuna aman vermemektedir. Bunu gören düşmanlar tarihte çokça kullandıkları hile taktiklerine başvuracaklardır. Barış teklifi, görüşme teklifi…
Seyit Rıza’ya Erzincan valisi haber göndererek devletin Dersimlilerin isteklerini kabul edeceğini iletir. 5 Eylül 1937 yılında Seyit Rıza birkaç arkadaşıyla birlikte Erzincan’a gitmek için yola çıkar. Yolda karşılaşacağı bir askeri birliğe valinin kendisini istediğini söyleyecektir. Askerler onu ve arkadaşlarını valinin yanına getireceklerdir. Seyit Rıza ve yoldaşları tutuklanacaklardır. Toplam 58 kişiyle birlikte Seyit Rıza’da alelacele yargılanacaktır. Mahkeme 11 kişiye idam kararını verir. Ancak öyle bir oyun yapılır ki -eşine insanlık tarihinde az rastlanır- düzmece bir mahkemeyle gece yarısı etraf ışıklandırarak gündüz süsü verilerek idam edilirler. Dört kişi yaşlı olduğu için idam 30 yıl hapse çevirtilir. Seyit Rıza ise 18 Kasım 1937 yılında Elezağı Buğday Meydanında infaz edilir. Seyit Rıza gururla idam sehpasına doğru ilerler ve cellâdı itip, ipi boynuna geçirir. Sandalyeye ayağı ile tekme vurup kendi infazını da kendisi gerçekleştirir. Diğer infaz edilen altı Kürt direnişçinin isimleri şöyledir; Resik Hüseyin, Seyd Wuşên, Fındık Ağa, Hasan Ağa, Hasan, Ali Ağa.
İsyanın liderleri katledildikten sonra ağırlıklı olarak isyan bitmiştir. Ancak 1938 yılına kadar farklı yerlerde parça parça direnişler sürdürülecektir. TC’nin amacı isyanı bastırmak değildir. Kaldı ki Dersim isyandan ziyade TC’nin saldırılarına karşı direnişe geçmiştir. Meşru müdafaadan başka yapılan bir şey yoktur. Dediğimiz gibi parça parça direnişler Seyit Rıza’nın idamı ardından da devam edecektir. TC tümden bir ibreti alemlik bir durum yaratmak için saldırıların hızını kesmeyecektir. Tersine daha sinsice bu sürdürülecektir. Binlerce insan katledilir. Evleri yakılır, yıkılır. Öyle ki bir daha kimse buralarda direniş adına bir yaprak kıpırdatmamalıdır. Hedef budur. Katliamlar o düzeye vardırılır ki bir kişi için binlerce insan operasyonlara çıkartılır. Yakalanan her Kürt kızına yüzlerce asker tecavüz eder. Dersim kan ağlayacaktır. Binlerce Kürt kızı ‘Rumilerin’-Kürtler Osmanlı ve Türk askerlerine Rumi demektedir-eline geçmemek için kendilerini kayalıklardan ve uçurumlardan ölümün kucağına atacaklardır. Binlercesi en kuytu köşelerde mağaralara saklanarak yaşamanın yolunu aralamaya çalışacaktır. On binlerce Dersimli katledilecektir. Onlarca mağaranın ağzı betonlanarak içerisine sığınan binlerce Dersimli canlı canlı mezara gömülecektir. 200’ün üzerinde köy yakılacaktır, binlerce ev tahrip edilecektir. On binlercesi zoraki sürgün edilecektir. Tuhaf olan ise direnişin bastırılmasında TC’nin yanında yer alanların da sürgüne tabi tutulmalarıdır. Yapılan uluslararası hukuk tanımlamalarına göre soykırımdır. Sistematik yok etme girişimidir. Eğer soykırım, ırksal, dinsel, siyasal ya da etnik bir grubun bilerek ve sistemli biçimde yok edilmesi olarak tanımlanıyorsa yapılan tek kelime ile Jenosittir.
Direniş bastırıldıktan sonra 10 yıl boyunca Dersim “Yasak Bölge“ ilan edilecektir. Sistematik fiziki soykırımın ardından Türk devleti bu kez beyaz katliam diye bilinen kültürel soykırımı devreye koyacaktır. Öncelikle Dersim’e boydan boya yatılı okulları yerleştirilecektir. Askeri kışlalar görülecek olan en büyük yapılardır. Yeni doğan bebeler öncelikle Kemal, Kazım, İsmet isimlerini alacaklardır. Hızlandırılmış özel bir Türkleştirme programı devreye konulacaktır. Burada başarılacak bir Türkleştirme dalga dalga tüm Kürdistan’a ihraç edilebilecektir. Tüm sömürgeci devletler ve emperyalist kamp bir prensip olarak direnişin geliştiği sahaları tersine çevirebilmek için her şeyi sarf edebilmektedirler.
Dersimde gerillacılık yapan yoldaşlarımızın gözleriyle görüp anlattıklarından hala bugün bile Laç Deresi'nde, Kutu Deresi'nde, Ali Boğazı'nda kurşuna dizilen, Iksor uçurumlarından atılan binlerce insanın kemiklerinin varlığını öğreniyoruz.
Oldukça kanlı geçen bu süreç, kahramanlıkların ve o ölçüde ihaneti de bol olan bir tarihi kesiti ifade eder. Tarihi değerlendirememe, öngörülü olamama, dünya ile bağ kuramama, içte birlikteliği yaratamama, başarısızlığın temel nedenlerindendir. İç ihanet ve sürece cevap olabilecek önderliği yaratamama; büyük çıkışlar yapıldığında da bu büyüklüğe layık disiplini gösterememe de yine başarısızlığın nedenlerindendir.
Sonuç olarak Kürdistan boydan boya yeniden işgal edilerek tüm yaşam emareleri durdurulmaya çalışılmıştır. Arta kalmış olan yaşam emarelerini de ezmek için 1943’te sınır kaçakçılığı yaptıkları için Orgeneral Muğlalının talimatıyla katledilen 33 Kürt köylü olayında görüldüğü gibi, suni gündemlerle son direnişleri de ezmeyi ve dilsiz bir toplum hatta kendinden kaçan bir toplum yaratmayı amaçlamışlardır. Ve bu sinsi planlarını önemli ölçüde başarmışlardır.
Bu olaydan sonra geri de kalan yurtsever duygulara da ipotek konulmuştur. Halk sindirilmiştir. Bu seçim herhalde tesadüf olmamalıdır. Yıl 1943’tür. Doğu Kürdistan’da Kürt halkının bir kalkışı vardır. İran KDP’si kurulmuştur. Kürtler adım adım kendilerini örgütlüyorlar. Bunun önü alınmalıdır. Kürtlere öyle bir ders vereceksin ki kendisine gelmesin. Ve 33 kurşun katliamı. Ve yıllarca yurtseverlik mücadelesinde uzak duran bir Özalp ve çevresi! Yurtsever olmadıklarından değil. Tersine yurtseverlikleri derin olduğu için bu olay tertiplenir. Ama unutmayalım uzun bir süre oralarda yaprak kıpırdamayacaktır. Kürdistan Özgürlük Hareketi şaha kalktığında ilk katılması gereken yerlerin başında buraların gelmesi gerekirken bu böyle olmayacak. Ancak devrimin ileri safhalarında korku duvarı yıkıldıkça, beyinlerinde ki karakollar sarsıldıkça buranın gençleri dağlara akın edecek ve geçmişin hesabını sormaya cesaret edeceklerdir.
Bu anlamda bir kez daha dersim katliamında şehit düşen Kürdistan evlatlarını Zarife hamım ve Ali şerin şahadet yıl dönümlerinde anıyoruz ve onların mücadelelerine bağlılığın bir gereği olarak 2014 yılı mücadelemizi güçlendireceğimizin sözünü yeniliyoruz
HPG -BİM YAYINLARI
- Ayrıntılar
Toplumsal gerçeklikte tarihini tanımak, tarihi doğru yorumlamak önemli bir yere sahiptir. Nasıl ki insan, ekmek ve su olmadan yaşamazsa tarihini bilmeyerek yaşayamaz. Tarih toplumun kimliği oluyor. Kendini tanıma kimliği, kendini adlandırma kimliği. Aslında kendini var kılmadır tarihi bilmek… Bu yüzden tarihle birey iç içe beslenerek yeni bir yaşamın inşasında kilit bir yere sahiptir. Birey tarihsiz, tarihte bireysiz olamaz. Aslında tarihi tarih yapan yani toplumsal gerçekliği var kılan bireyin gerçekliği, aldığı misyon ve yerine getirdiği sorumluluklarıdır. Bir birey tarih yazabildiği gibi yeni ve özgür yaşamı da oluşturabilir.
Tarihten süre gelen güçlü bir kadın duruşu vardır her zaman. İlk toplayan, ilk yaratan, ilk etrafında sistemleştiren bir ana gerçeği. Ana demek esas demek, toplumsallıkta başat rol oynamak demektir. Bu çerçevede toplumsal gerçekliğe bakıldığında her ne kadar eskisine göre çok güçlü olmayan az da olsa silikleşmeyle yüz yüze kalan bir ana gerçekliği söz konusuysa da ancak halende belirleyici olan, yeşermekte olan kökleriyle toplumsallığı oluşturan, yeniden var kılan bir ana gerçekliği. Şimdi bile kimlik sorunumuzun ortadan kaldırılmasının tek ismi, tek sığınak alanımız yine ana kucağı yine ana gerçekliği olmaktadır. Anaya dönüş ile insan eliyle oluşturulan tüm sorunlarımız ortadan kakacağı gerçekliği gözler önündedir. Yine anaya dönmek yani ilke yani esasa dönmek…
Ana toplayan, doyuran, varlığı oluşturandır. Ana eksenli bir toplum vardı ve hep de var olacak. Ataerkil sisteme geçişle birlikte erkek her şeyi kendinde özdeşleştirmek istedi. Bunu gerçekleştirmek için yol ve yöntemini bile belirledi. Ancak hesaplayamadığı bir gerçeklik vardı. O da “ana” çığlık atabilecek bir alan her zaman yaratabilirdi. Bir çatlaklık, bir gedik bile özgürlük çığlığını atmasına yeterdi. Küçücük bir gedik bile zamanla büyür ve tıpkı tarihte olduğu gibi tekrardan tüm toplumu kapsayabilirdi. Ana yaratandı, yoktan var kınla. Bu anacıl olmanın temel özelliğidir. Kıskaç altında tutulmuş bir ana, imkânsızın bile başaramadığı lahzada bir ana, yeniden yaratıp bulaşıcı özgürlük çığlıklarını dilden dile dolaştıracak bir türkü yaratabilirdi. Nitekim öylede oldu. Bir ana tek bir ana bile tüm dünyayı değiştirebilecek güce sahiptir. O ana değil miydi insanlığın gözünü ilk toplumsallığa açtığında en önde olan. O ana değil miydi bir yıldız gibi parlayarak başköşeye oturan. O ana değil miydi doyurdu, topladı, tüm ihtiyaçları karşıladı. O ana değil miydi inancı, ayakta durmayı, güzelliği, umudu tüm insanlığın gönlüne aşılayan.
Topluma cevap olan kutsallaşır. Kutsallık sahiplenmektir. Kutsallık ahlakiliği oturtmaktır. Kim ki bunları yapabildiyse o kutsallaşmıştır. Analar tüm bunları yaptığı için kutsallıkla eş değerdir.
Derler ki; daha çocuk anne karnındayken yani daha cenin dönemindeyken anne ile dış dünyayla olan bağını kurmaktaymış. Annenin düşünce yapısı, duyguları çocuğu etkilermiş. Anne asi ise çocukta asi, anne isyancı ise çocukta isyancı, anne boyun eğmez ittiatkar değilse çocukta öyleymiş. Bağlantı anne ile kuruluyormuş ve bu çocuk doğduktan bir döneme kadarda belirleyici bir rol oynuyormuş. İşte bu gerçeklikle bile bakıldığında hepimiz analarımızın çocuklarıyız. Daha sonra toplumsal gerçekliğin kişilikteki etkisini göz ardı etmemek şartıyla tespit edilen bu hakikatler gerçekliğin payını taşımaktadır. Özellikle de Kürt analarının duruşuna baktığımızda direnişçi evlatlarıyla bunu çok rahatlıkla belirtebiliriz.
Üveyş ana sende böyle bir ana gerçekliğiyle hareket ettin. Bilge insanımızın çocukluğunda ki şekillenmesinde önemli pay sahibisin. Mıho ve Cımo ile olan kavgada intikam almanın gerçekliğini söyleyen bir ana. Kendi kavgalarından aile gerçekliğini gösteren bir ana. Otoriterliğiyle kadının kutsallığını, tanrıçalığını ifade eden bir an. Sürekli öğreten ama yaşam gerçekliğiyle öğreten bir ana. Kendinden emin olan duruşunla, kişiliğinle tüm annelerin odağı haline geldin. Analar senin mirasına sahiplenme temelinde yaklaşıyor şimdilerde. Hepsi bir Üveyş ana olma istemiyle dolu…
Daha Önderlik küçükken bile tanrıça bilgeliğiyle bir yaklaşım içerisinde olarak belirlemeler yapmıştın. Halen bile akıllarda ve unutulmayacak olan sözlerdi onlar. Bu da şimdilerde bile hep bir derinleşme zemini oluyor.
Hep merak ettiğim bir şey var tanrıça anam; kızdın mı, gücendin mi istediğin kumaş alınmadı diye. Yoksa görüyor musun şimdi bizleri. On metre kumaşa karşılık tanrıça kutsallığının bilgeliğiyle bir araya gelip de kadın özgürlük hareketinin oluşumuyla sunulan bu hediye ile gururlanıyor musun? Kadın hareketinin özgürlük çığlıkları senin çığlıkların senin sesin tüm bu sesler. Sen olmasaydın eğer, tüm bunlarda olmayacaktı. Her şeyi sana borçluyuz. Sen olmasaydın eğer tüm bunlarda olmayacaktı. Her şeyi sana borçluyuz. Bir 4 Nisan günü attığın çığlıklar güzel günlerin müjdeleyicisiydi aslında. Tüm umudumuz o çığlıklarda, tüm sevincimiz orada kilitliydi. Bir 4 Nisan gün dünya güzeli bir ananın sevinç nidalarıyla özgür ve güzel günlere koşuyoruz.
Resimlerde görmüştüm seni. Otoriter, kendinden emin, özgüveni olan ve sonuna kadar doğal toplumu yaşayan tanrıça ananın duruşuna sahip bir ana. Başında halesinin eksik olduğu ancak gönül gözüyle bakıldığında yıldızlarla donatılmış bir hali var. Bizleri görüyor muzun tanrıça ana. Sana ana diyorum, alınmıyorsun değil mi? Çünkü sen milyonların anasısın. Çünkü sen tüm gerillaların anasısın. Çünkü sen tüm Kürtlerin anasısın. Kürt anarlı senin özünle serhıldanlarda en önde, bazen canlı kalkan, bazen savaşın en yaman yanında, bazen tüm gözyaşların durması için, barış için çığlık atmakta, bazen yürüyüşle önde yürüyen… Bunların hepsi sensin. Sen varsın onlarda.
Yine sensiz bir nisan ayına doğru giderken yokluğunun acısı yüreğimizi acıtırken bizimle oluşunu hissetmemiz bize mutluluk vermektedir. 4 Nisan’ı yarattığın için minnettarız sana.
Bir 11 Nisan 1993’te aramızdan fizikmen ayrıldın, ruhun içimizde. Bizleri izlediğini biliyor ve hissedebiliyorum. Bizimlesin ve hepte öyle olacaksın tanrıça anam.
Sterk Laşer
- Ayrıntılar
Önderliğimizin 4 Nisanla doğuşu, doğuşu demokratik kurtuluş ve özgür yaşamı inşa etme doğuşudur.
Doğuş, var oluşa başlangıçtır. Sancılıdır ve bu sancı var olmanın nedenli zor olduğuna işaret eder.
Var olmak sancıyla başlar, zorludur ama anlamı, çeşitlilik ve farklılığı yaratanda bu sancılı var oluş biçimidir. Birey ve toplum yaşamı açısından fiziki doğuşu, aynı zamandaobireyin anlam yaratmaya doğuşu olarak da anlayabiliriz. Tabi o birey ve toplumun doğduktan sonraki anlam birikimini ve hakikat mücadelesini ne kadar yürüttüğüne bağlı olarak, anlamlı yada anlamsız bir doğuş olduğu açığa çıkar.
Başkan APO’nun 4 Nisan’da doğuşu ve bu doğuşun kutsal bir anlamla kutlanışı, işte bu anlam yükü ve hakikat yaratımı ile bağlantılıdır. Önderliğimizin doğuşu ve yaşamını doğuş içinde doğuşlar olarak tanımlamakmümkündür.Önderlik anlam ve hakikat yitimine uğrayan,aşksızlaşan yaşamı kendinden başlayarak bireyde ve toplumda yeniden yeniden doğurandır.
Önderlik, yaşamı özgürlük anlamı ve hakikati ile yeniden doğurandır. Fiziki doğuştan, manevi özgürlüksel doğuşlar yaratmaya doğru çok kutsal bir yol açandır. İşte bu yolda ilk doğum sancısı gibi zorludur. Çünkü burada söz konusu olan sadece fiziki varoluş değildir, toplumsal ve bilimsel varoluştur. Ki gerek kapitalist modernitenin birey ve topluma karşı korkunç savaşımına, gerekse de Kürt insanın çağımızdaki bitirilişliğine, her türlü soykırım politikasıyla tükenmişliğine karşı ancak böyle zorlu ve sancılı bir varoluş mücadelesini vererek karşı konulabilir, daha da önemlisi bu mücadele sürecine süreklileştirilebilirdi. Fakat bu da sancılı, zorlu yaşamak anlamına gelir. Zaten Önderliğimizin büyüklüğü de buradan geliyor. Fakat bu zorluklarla, sancılarla, zorluklarla yaşamayı göze almakta, hatta bundan zevk duyarak yaşamasını bilendir. Fiziki olarak Üveyş anadan doğan Önderliğimiz, yaşamı kavramaya başladıktan sonra, hep yeni doğumlar yapmaya çalışmıştır. Aslında yeni doğumlara cesaret etmesinin altında, kendisini doğuran ananın doğurmaktan kaynaklı çocuk üzerinde hak iddia etmesine karşı verdiği amansız mücadele vardır. İnsan yaşamı birilerinin üzerinde hak iddia etmesi ile, tahakküm kurmasıyla yaşanılamaz! İlk isyan doğuşla birlikte açığa çıkan varlığın, bu varoluş biçimine karşı geliştirdiği isyandır. Önderliğimizin çocukluğunda geliştirdiği isyanlar, geliştirdiği ilişkiler, hep en iyisini ve en doğrusunu gerçekleştirme arayışı, özünde buradan kaynağını alıyor. Ve sadece çocukluğu değil, daha sonraki arayışlar ve aşamalar hep aynı kaynaktan besleniyor. Hiç bozulmadan, yaşanmadan.
“çocukluğuma hiç ihanet etmedim” demesi, bir hakikat inşasını ifade eder. Gerçekten de ilk doğuş ve varlığın çocukluk aşaması, doğuşun, yani varlığın özüdür, tohumudur. Saftır, bozulmamıştır, yalansızdır, bu nedenle de güzeldir, özgürdür ve aşklıdır. Önderliğimiz’in çocukluğuna hiç ihanet etmemesi, toplum kırımı, soykırımı, kadın kırımını, çocuk kırımını yaratan kapitalist sisteme, yine Ortadoğu’nun merkezi uygarlık sistemine teslim olmaması, hep zor oluş biçimine, çocukluğuna bağlı kalmasından kaynaklıdır. İlk sürekli bir manevi doğuşu, yeniden doğuşları gerçekleştirmesi de bu ilk doğuş karakterinden, özünü yitirmemesinden, hep bu özü ve karakteri sürekli büyütmesinden kaynaklıdır.
İlk isyandan PKK isyanına kadar, günümüze kadar Önderliğimiz’in temel isyan gerekçesi, insanın ve toplumun varoluş özüne-biçimine aykırı olan egemen sistem, onun yaratmış olduğu yaşam ve ilişki biçimi olmuştur. Fiziki doğuştan, özgürlükçü manevi doğuşlar yaratmanın diyalektiği buradadır. Bu diyalektik inkâr edilen, yok sayılan Kürdü ve Kürdistan’ı yeniden diriltti ve bugün Kürt halkı mücadele ve örgütlü gücü her gününü ve her mekânını bir bayram şenliğinde kutlar gibi yaşıyor.
4 Nisanla birlikte fiziksel birinci doğuş, PKK mücadelesinin geliştirilmesi ile birlikte ikinci doğuş, İmralı süreci ile birlikte de üçüncü doğuş olarak da ifadelendirdi Önderliğimiz kendi yaşamla mücadele sürecini. Bu tanımlamada da görüyoruz ki, Önderlik varoluş süreçlerini ve var olmanın gerçekleşme biçimini hem birbirinden koparmıyor ve hem de özünü koruyarak geliştiren bir diyalektikle ele alıyor. İkinci doğuşta birinci doğuşa verilen anlamı bir örgütle isyana, mücadeleye dönüşmesinin, üçüncü doğuşta ise isyanın bir özgür yaşamını inşa etmeye dönüşmesine tanık oluyoruz. Dikkat edersek hep bir doğuş var, ama özgür ve eşit de var olmanın savaşımı temelinde bir doğuş var. Kendi doğasını, özünü, birey ve toplum olma özünü yaratma ve bunu savunma temelinde bir doğuş, varoluş var.
Önderliğimizin fiziki doğuş gününü kutlaması, tabi ki her şeyden önce Önderliğimizin doğuşa verdiği anlamı çözümleyerek, doğru bir temelde gerçekleşebilir. Çünkü Önderliğimizin yaşamı şunu ispatlamıştır; doğuş ve varoluş bir isyandır, bir yapılanmadır, inşa etmedir. Var oluşu aşma ve yeniden yapılandırma gibi esası vardır, birey de bu esasa göre yaşayabilmelidir. Yaşam bu esas göre ise insan evrenle, doğayla, toplumla ve kendisiyle uyumlu olunabilir. Aksi takdirde doğuşun, var olmanın sancılarını, bunun yarattığı anlamları çözmeden bir yaşayış, insanca bir yaşayış değildir. Nitekim özellikle de kapitalizmin insanlığa karşı yürüttüğü savaş, yaşam diye sunduğu gerçek dışılık her şeyden önce ilk doğuşları anlamsızlaştırılması, çarpıtılması temelinde gerçekleştirilmesidir. Acımasız egemen savaşların, cinayetlerin, katliamların, doğayı hiç vicdanı sızlamadan katletmeleri, yaşamı yaratan kadınların sürekli cinayetlerekurban edilmesinin, varoluşun kansız aşaması olan çocukların her türlü fırsatta ele geçirilmesinin nedenini de kapitalizmin bu varoluşa karşı düşmanlığıdır.
4 Nisan’da da Önderliğimizin fiziki doğuşunun ardından gerçekleştirdiği isyan ve özgür yaşamı inşa etme doğuşlarını, bu manada egemen sisteme, erkek egemenlik sistemine karşı en büyük hakikati ifade ettiğini görüyoruz. İçinde olduğumuz süreç ve gelişmeler, bize bu doğruyu en çarpıcı biçimlerde göstermektedir. Başkan Apo’nun doğuşuyla bir halkın doğuşu, kadınların doğuşu, çocukların doğuşu yeniden ve özgürce gerçekleşmesidir. Bu nedenle kadın, erkek, çocuk, genç, yaşlı, Türk, Kürt, Arap, Ermeni, Alman, Önderliği tanıyan, anlayan herkes bu doğuşun sancısını ve neşesini, coşkusunu, heyecanını yaşıyor. Evet, bugün Kürdistan halkında bayram havası, neşesi var. Çünkü Kürdistan’da özgür ve eşit yaşamın doğuş sistemi inşa olurken, tüm Ortadoğu halklarının kadınlarına çok büyük bir model örnek olmaktadır. Kürtler bunun sevincini ve gururunu yaşıyorlar.
Önderliğimiz üçüncü doğuşunu gerçekleştirdiği İmralı mekânını aşmıştır ki, esaret altında olsa da ne kadar özgür ve doğurgan olduğunu bir kez daha ispatlamıştır. Özgürlük temelli doğuşlar zamanının ve mekânını da aşan bir özelliğe sahiptir. Önderliğimiz’de üçüncü doğuşu özgürlük sistemini inşa etme temelinde gerçekleştirerek zamanı ve mekânı aşmıştır. Bu gün Ortadoğu ve dünyaya damgasını vuran ideolojik, politik, örgüt ve ahlak bütünlüğü olduğunu net olarak herkese göstermiştir. Bu yanıyla Önderliğimiz zaten özgürdür. Tabiî ki bu bizim için yeterli olamaz. Önderliğimiz’in İmralı esaretinden kurtulması, toplumuyla, örgütüyle, gerillasıyla, özgür Kürdistan topraklarıyla, doğasıyla bir olması hepimizin en büyük hedefi, yaşam ve mücadele görevidir. Bu görev Ortadoğu’da, Kürdistan’da yaşamı onurlandırma ve kutsama gibi anlama da sahiptir.
Bu nedenle bu 4 Nisan’da Önderliğimiz’in doğum gününü kutlarken, Önderliğimiz’in İmralı’da ki doğuşu olan demokratik ve özgür yaşam doğuşunu da kutluyoruz. Biliyor ve inanıyoruz ki bu doğuşun anlamına denk ilk kutlamayla özgürlük bizimle olacaktır. Ve yine biliyoruz ki, böyle bir bilinçle hareket ettiğimiz oranda başaracağız, başardıkça da 4 Nisanlarda Önderliğimizle birlikte ağaç dikeceğiz…
Çiğdem Doğu
- Ayrıntılar
Yazımızın bu bölümünde lanet ve kutsalın kenti Urfa’yı yönetmeye aday iki siyasi geleneğin bölgede, Türkiye’de ve yereldeki politikalarını anlamaya, anlatmaya çalışacağız. Bununla birlikte siyaseti tanımlama biçimleri, uygulama biçimlerini de karşılaştıracağız.
Bu konuda ilk değineceğimiz konu siyasetin tanımlama biçimine ilişkindir. İki gücün birbirine zıt iki ayrı siyaset anlayışı vardır. Birincisi AKP’nin siyaset anlayışıdır. Onlar siyaseti seyislik kelimesini esas alarak tanımlayanlardandırlar. Yani halkı yönetmeyi at terbiye etmeye benzetirler. Bunu açık söylemezler. At terbiye eder gibi halkı terbiye etmeyi, koyun güder gibi halkı gütmeyi amaçlarlar. Şu da çok rahat söylenebilir AKP Nemrut tarzı bir siyaset ve yönetimi esas alır. Erdoğan’ın on yıllık pratiği Nemrutları aratmayacak niteliktedir. Tek sorun sadece biraz dikkatli bakabilmektedir. Nemrut tarzı siyaset nasıldır. Devleti kutsar. Tekliği kutsar. Tek imparatorun, tek kişinin, tek makamın dediği dediktir. Genelde erkeklerin egemenliğidir. Temsili demokrasi denen aslında demokrasiyle hiçbir alakası olmayan liberalizmin yalanlarından olan bir yöntemi kullanır. Bu nedir? Birkaç yılda bir bir belediye başkanı yada milletvekili seçersin sonrasına karışmazsın, eleştirmezsin, sorunların çözümü için her şeyi seçtiğin kişiye havale edersin. Seçtiğin kişi yapamazsa dört yıl boyunca onun derdini çekmek zorunda kalırsın. Ve bu süre zarfında hiçbir şey yapma sorumluluğu yoktur kimsenin.
Peki, BDP’nin siyaseti tanımlama tarzı nedir? Seçimlerde kullandıkları sloganda da belirtilen “Kendimizi de kentimizi de kendimiz “yöneteceğiz sloganı bunu en güzel ifade eden tanımlamalardan biridir. BDP tek kişinin değil halkın sokak, sokak, mahalle mahalle, etnik, dini grupların, herkesin kendi kimliğiyle örgütlenerek kentin yönetimine katılmasını esas alır. Belediye eşbaşkanlığı tüm mahalle ve sokak meclislerinden çıkan kararları, uygulayacak yerdir. Halkın bu örgütlülüğüyle yukarıya bile havale etmeden kendi sorununu kendisinin çözmesini esas alır. Yani bürokrasiyi değil, merkezi değil, yereli esas alan bir siyaset anlayışı vardır. AKP’nin çoğunluğu erkek olan ve yıllardır kadınların katliamına göz yuman, kadınların katliamına yol açan politikaları ortadadır.Kadını sadece bir doğum makinesi ve zevk aracı olarak görmektedir. BDP eş başkanlık sistemiyle de somutlaşan kadının yaşamın her alanına olduğu gibi siyasete de özgürce katılımını, örgütlü bir biçimde katılımını savunur. Yıllardır yürüttüğü mücadele bunun en somut örneğidir.
Urfa halklar mozaiği olan bir kenttir. Arap, Kürt, Türk başta olmak üzere pek çok renkten oluşur. Sadece etnik açıdan renkli değil farklı dini kesimlerde Urfa’nın bileşenlerindendir. Alevi, Sünni, Ezidibaşta olmak üzere pek çok dini grup Urfa’da yaşar. Şimdiye kadar ne bir halkın, ne de dini grubun temsili yerel yönetimlerde sağlanmamıştır. AKP’nin böyle bir politikası yoktur. BDP tüm farklılıkları örgütlülükleriyle kabul eden, yerel yönetimde söz hakkı sahibi kılan anlayışı taşır.
Siyaseti tanımlamak kadar doğru uygulayabilmek de önemlidir.Teori ve uygulama arasında olması gereken uyumun yanında genel bölge politikalarıyla-yerel kente ilişkin politikalar arasında bir uyumun olması şarttır. Her ağzını açtığında barıştan bahsetse de AKP, Kürt sorununun çözümü için Kürt Halk Önderi’nin başlattığı sürece dürüstçe katılmamaktadır. Günü kurtarma dışında bir amacı gözükmemektedir. On yıllık iktidarı boyunca halkların temel kültürel haklarını koruyacak, yaşamsallaştıracak hiçbir düzenleme yapmamıştır. Bir Kürt çocuğunun kendi ana dilinde eğitim görmesini bile sindiremeyecek bir klasik devletçi siyasetin sahibidir. BDP ise tüm toplumsal renklerin kendi kimliklerini, kültürlerini korumak, geliştirmek için, bunu yasal güvenceye kavuşturmak için mücadele eder.
Partilerin Türkiye içi siyaseti kadar bölgede ve dünyada izlediği, savunduğu politikaların da Urfa’ya etkisi olacaktır. Olmaktadır. En basitinden son yıllarda Suriye’de gelişen iç savaşta bir taraf olarak, savaşı körükleyen güç olarak AKP bölgede tam bir huzursuzluk ortamı yaratmıştır. Bölgede gelişen savaşın zararını en çok Urfalılar yaşamaktadır. Sınırın diğer tarafında yaratılmaya çalışılan demokratik yönetime saldıranları örgütleyen güç AKP’dir. Saldırıya uğrayanlar sınırın diğer tarafında olsalar da Urfalıların akrabalarıdırlar. Ve yıllardır koparılmaya çalışılan ilişkilere inat sürdürülmekte olan bir ilişkileri vardır. AKP yürüttüğü saldırılarla, Nusra çetelerini kullanarak binlerce kişinin katledilmesinde suç ortaklığı yapmıştır.
Pek çok gücün olduğu gibi Türkiye’nin de uyguladığı politikalar yüzünden on binlerce insan mültecileşmiştir. Medyada tersini yansıtmaya çalışsa da Türkiye’nin kurduğu mülteci kampları fuhuş mafyalarının, organ mafyalarının merkezleri konumuna gelmiştir.
BDP neyi savunmaktadır? Barışı. Demokrasiyi. Öyle slogan değil. Gerçekten savaşı körükleyen politikalara karşı yıllardır serhıldanlarla mücadele etmiştir. Mecliste sesini duyurabildiği kadar ses olmaya çalışmıştır. BDP Suriye halkının mültecileşmesini değil orada zor durumda olan halka yardım için mücadele etmiştir. Tabi bu yardımlar AKP hükümetinin işine gelmediğinden bazen ilaç ve gıda yardımları aylarca sınırda bekletilmiş, engellenmiştir.BDPRojava’da kurulan demokratik yönetimleri tanır desteklerken AKP Rojava’yıkaosa sürüklemek için elinden gelen her şeyi yapmıştır.
Bu politikaların böyle devam etmesi durumunda hem genel Türkiye hem de Urfa çok daha ciddi zararlar görecektir.
Bir tarafta kan-katliamdan sorumlu AKP varken, bir tarafta Türkiye’de bölgede barışı savunan BDP vardır.
Bir tarafta halkın mültecileşmesi üzerinden siyasi rant elde eden bir AKP varken, diğer taraftan mültecileşmeye karşı duran bir BDP vardır.
Kandan beslenen laneti temsil eden AKP iken, barış ve huzuru savunan BDP’nin mücadelesinin kutsal olduğu tartışmasızdır.
Hangi siyaset kazanacaktır?
Nemrut siyaseti mi, çağdaş İbrahim-i siyaset mi?
Şimdi seçim Urfalılarındır. Laneti mi seçeceklerdir, kutsalı mı?
Laneti mi yayacaklar, laneti mi örgütleyecekler yoksa kutsalı mı?
Bitti
G.Suat Tekin
- Ayrıntılar
Bir deyim vardır; “can çıkar huy çıkmaz” diye. Yine: “Alışkanlıkların zincirleri, önce duyulmayacak kadar hafif, sonra kırılmayacak kadar güçlü olur” denilir.
Öyle görülüyor ki KDP adındaki oluşum özelde bu oluşuma yıllarca öncülük eden Barzani ailesi bir türlü edindikleri birçok alışkanlıkları terk edemeyeceklerdir. Huy misali canları çıksa da öyle görülüyor ki bundan vazgeçmeyecekler.
KDP belki de Barzani ailesi -demek gerekiyor- kuruluşundan bir müddet sonra ve ağırlıklı olarak 1963’lerden 1964’lerden sonra Kürdistan'da gelişen ve gelişebilme potansiyeli olan her harekete, her özgürlük çığlığını kendi dar ailesel çıkarları gereği karşı çıkmaya ve bunun içinde bu özgürlük çığlıklarını hem feda etmeye hem de bastırmaya ant içmiştir.
Burada uzun uzun KDP ve Barzani ailesinin tarihçesini açma gereği duymuyoruz. Doğu Kürdistan devrimcilerine karşı yaptıkları biliniyor. Nasıl o parçanın devrimcilerini teslim alarak İran’a teslim ettikleri de biliniyor. Bizatihi İ-KDP öncülerinden Süleyman Muini, Mele Avare ve İsmail Şehzade’leri katlettiler. Hilmi Tevfik halen ortada nasıl kaldırıldığı bilinmiyor. Yine Dr. Qasımlo’nun Barzaniler için söyledikleri ortada.
Kuzey Kürdistan’ın en seçkin iki devrimcisi olan Dr. Şıvan ve Sait Elçi’nin KDP tarafından nasıl tasfiye ettiklerini de herkes biliyor. Ve tabii daha önceleri güçlü bir demokrat ve yurtsever olan Faik Bucak’ın katledilişini de herkes az çok biliyor.
Güney Kürdistan'da Ali Asker ve arkadaşlarının başlarına geleni de Güney Kürdistan'da herkes biliyor. Yine 1996 yılında Dr. Sirwan’ın nasıl hunharca katledildiğini de herkes biliyor. Ve tabi 1997 yılında Hewler’de hasta hanede tedavi olan Kürdistan devrimcilerinin nasıl hunharca katledildiğini de herkes biliyor.
Sözü uzatmadan belirtelim ki KDP ve özelde de Barzani ailesi Kürt halkına karşı –kendi dar ailesel maddi ve iktidar çıkarları için- on yıllardır yapmadığını bırakmamıştır.
En son Rojava Kürdistan Devrimine karşı düşmanlıkları ise en açık bilinenidir. Erdoğanlarla birlikte el ele, kol kola yaptıkları açıklamaları herkes duydu. Basınlarında Rojava Devrimi karşıtlığını da herkes duydu. Rojava Devriminin nasıl bir devrim olmadığını, nasıl bir BAAS devlet işbirlikçisi olduğunu ve böyle ağıza alınmayacak birçok hakareti de sarf etmeyi esirgemedikleri gibi aylarca Rojava’ya açılan kapıyı ekonomik olarak çökertmek için her şeyi yaptılar. Bunlar yetmedi çetelere para ve silah verdiler. Bunlar yetmedi Türkiye devletinden Rojava’ya açılan diğer kapıların açılmamaları için dayatmalarda bulundular ve halen de bulunuyorlar.
Evet,KDP ve Barzani bunların hepsini yaptı ve halen de yapıyor. Bunlar yetmedi bu kez Kuzey Kürdistan'da süren seçimlere AKP yandaşı olarak katılmaya başladılar. Nedeni açıktır;AKP Barzani ailesiyle milyarlarca dolarlık petrol, alt yapı, inşaat, ihale derken her türden ekonomik anlaşmalar yapmıştır. AKP giderse Barzani ailesine giden bu milyarlarca dolarlık gelirler gidecek. Elbette bir sürü başka hesap ve kitapta cabası.
30 Mart seçimlerine birkaç gün kala Neçirvan Barzani’nin işte Van’a gelişinin altında yatan temel nedenler budur. AKP’nin bir bakanı gibi Kürdistan'da AKP’nin seçim kampanyasına katılmak için gelmiştir. Seçim meydanlarında Erdoğan ve Kürdistan'da işbirlikçiliği iliklerine kadar yaşayan güruhlaşmış beyin ve yüreklerini para karşılığına satmış kişilerle podyuma ve mitinglere çıkmasına gerek yoktur. Bu çok açık olur ki tepki toplamaya müsait duruma gelirler. Bunun için öyle yapmayacaklardır, ancak birçok çevrelerle ilişkilenerek AKP’nin seçimleri kazanması için teşvik edecektir. Güney Kürdistan'da kimilerine ekonomik çalışmalar yürütmeleri için sözler vereceklerdir. Böyle çevrelerden seçimde aktif olarak AKP’nin yanında yer almalarını isteyeceklerdir.
Elbette Neçirvan’ın yapacaklarının tümü bunlar değildir. Kendilerince Kuzey Kürdistan’a müdahale etmek için eski KDP’lileri, Avrupalarda yaşayıpta AKP tarafından özgürlük hareketinin karşıtlığını yapmak için getirilenleri, eskinin tüm düşmanlarını derken Hizbullahçıları AKP’ye destek sunmaya davet edecek ve bunun için aktif çalışma yürütmelerini isteyecektir.
Derler ya: “Alışkanlık, bir halata benzer. Her gün bir lifi örer ve sonunda, onu koparamayacak kadar güçlü yaparız” misali Barzani ailesi her gün ama her gün kendilerini kelepçeleyecek halatlar örmektedirler. Maalesef bu halatların kendileri için ne anlama geleceğini de bir türlü anlamamaktadırlar.
Güney Kürdistan'da yaklaşık 6 aydır seçimler yapılmıştır. Ancak bir türlü bir hükümet kurulamıyor. Bunun üzerinde düşünüp önce kendi sorunlarına yoğunlaşma yerine neredeyse günlük olarak AKP’nin bir yağdanlığı gibi Kuzey ve Rojava Kürdistan’ını karıştırmak için çalışıyorlar. Herkesin bir sabrı vardır. Allah korusun bu sabır taşırsa o zaman Güney Kürdistan'da aylarca hükümetinin kurulmasını bekleyen kesimler acaba ne yaparlar?
Önemli bir soru buyken diğer önemli bir soru ise sözde KDP’nin ortasında bulunan D’nin demokrat ya da demokratik anlamında kullanılmasına rağmen, altı aydır Güney Kürdistan'da neden hükümet kurulamıyor sorusudur? Bu soruyu kendilerini KDP’ye duygu olarak yakın duranlar bu kendilerine iyi sormalıdırlar.KDP’ye ekonomik olarak yakın duranlar iyi sormalıdırlar.
Dediğimiz gibi sözü uzatmadan yeniden belirtelim ki: “Alışkanlıklar, bırakılmazlarsa, zamanla ihtiyaç haline gelirler.” Gerçekten de KDP ve Barzani ailesi için Kürt halkının çıkarlarına düşmanlık yapma tamamen bir alışkanlık haline gelmiştir. Bu alışkanlıklar KDP ve Barzani ailesi için tamamen birer kelepçe haline de gelmiştir.
Maalesef bu kelepçenin anahtarını ise Neçirvan Barzani’nin AKP Van seçim gezisinde görüldüğü gibi, KDP çoktan kaybetmiştir.
HAYRİ ENGİN
- Ayrıntılar
Ateş, Newroz bir efsanenin, bir halkın yeniden yaratılmasıdır. Belki de en yalın sözlük anlamı budur. Çünkü bu efsane ile Kürt çocukları ve kuşakları tarihin satırlarının arsından dağ başlarına teker taşımış, zalimler ve kahramanlar yeniden vücut bulmuştur.
Newroz' un "uzak" tarihinden bahsetmemek olmaz... Kral Cemşit'in devrilmesi ile yerine geçen Dehaq kısa zamanda etrafına dehşet salar. Bir hastalığa yakalanan Dehaq’ın her iki omzunda yılanlar peydahlanır. Yılanlar kesilir, kesildikçe yeniden türerler. Korkunç acılar içinde olan Dehaq ülkesindeki tüm hekimleri çağırır. Ancak hiçbiri bu derde çare bulamaz. Lokman hekimler çaresini söyler. Tek çaredir ki Kürdün gününü, geleceğini belirleyecektir. Bu acıların dinmesi için yılanların her gün iki genç insan beyni ile beslenmesi gerekir.
Dehaq adamlarına emir verir; her gün iki genç saraya getirilir, başları kesilir ve beyinleri yılanlara yedirilir. Zamanla binlerce gencin ölümü halk arasında büyük tepkilere neden olur. Halk korku ve dehşet içindedir. Sonraları Dehaq'ın sarayına aşçılık için alınan iki iyi niyetli insan; Armail ve Karmail, her gün getirilen iki genci saklarlar ve onların yerine iki koyun beynini Dehaq'a götürürler. Ölümden kurtulan gençler dağlara sığınırlar. Bu durumun 30 yıl kadar sürdüğü söylenilir.
Bir gün 12 oğlundan 11'ini Dehaq'a kurban veren Kawa adındaki demirci, son çocuğu da istenince buna isyan eder. Halkını ve bunca yıldır dağlara sığınan insanları örgütler, hep birlikte Dehaq'a saldırırlar. Demirci Kawa önderliğindeki bu halk ayaklanması, zaferle sonuçlanır. Saray ele geçirilir ve Dehaq öldürülür. Bu gün takvimlerden M. Ö. 21 Mart 612 tarihini gösterir. Özgürlük gününü devasa ateşler yakarak kutlarlar.
Artık yeni bir dönem başlamıştır. Evet, o ateş sönmez. Ateş kutsaldır artık. O ateş, yani Kawa ile dağlara sığınan gençlerin yaktığı ateştir bugün tutuşturacağımız. Dağların tepelerinde görülen ateş kümeleri, kara kafalı çocukların üzerinden atlayıp da islere değip kutsandığı, dileklerin, inançların, dirençlerin ve umutların harmanlandığıdır ki, 21 Mart deyince, ateşe değin... Kawa'nın ruhu ve dağlardaki Kürt gençlerinin kara bakışını, alevlerin arasında göreceksiniz.
Mitolojik anlamda Newrozun tarihsel geçmişini sıralarken, günümüze kadar ki gelişen dönem içerisinde her ne kadar Kürtler açısından tarihi bir anlama sahip olan Newroz, Ortadoğu halkları için de bereketin, özgürlüğün günü olarak kutlanmıştır. Kürtler binyıllarca yıl yaşadıkları alanlarda özgürlük bayramlarını kutlamışlardır. Ancak 20. Yüzyılda değişen dünya dengeleri Ortadoğu’da kurduğu ulus devletleri ile değişime tabi tutmuştur. Bu ulus-devletler de Kürtlerin özgürlük bayramı olan Newroz’u yasaklar. Özellikle Kürdistan’ın parçalanmasının ardından gelişen süreç içerisinde Kürtlerin yaşadıkları tüm parçalarda Newroz yasaklanır. Ancak Hareketimizin çıkışı ile anlamını tekrar kazanan Newroz, Mazlum Doğan’ın 12 Eylül askeri darbesi ile Kürt halkının özgürlük mücadelesinin bitirilmeye çalışıldığı Amed 5 Nolu zindanında teslimiyete karşı 21 Mart 1982 yılında geliştirdiği direniş kültürü ile tekrardan büyük bir anlam kazandırır. 3 Kibrit çöpü ile Newroz’u selamlayan Çağdaş Kawa, gerçekleştirdiği özgürlük eylemi ile teslimiyetin ihanete direnişin zafere götürdüğünü bir kez daha ispatlar. Çağdaş Kawa’dan Zekiye Alkanlara kadar uzanan bir direniş geleneğinin yeniden canlanması anlamını da taşımaktadır. Bir kez daha düşmanın halkımıza ve kültürel varlıklarımıza dönük uyguladığı şiddet ve asimilasyon politikalarını protesto etmek amacıyla bedenlerini diri diri ateşe veren Kürt kızları ve oğulları bizlere, hakikat mücadelesinin öyle kolay olmadığını ve bunun için büyük bedellerin verilmesi gerektiğini göstermektedir. Newroz bu anlamı ile günümüzde hakikat mücadelesiyle özdeş kılınmıştır.
Yine bu direniş geleneğini büyük cesaret ve fedakârlıkla sürdüren Zekiye Alkan yoldaş olmuştur. Düşmanın zindanda arkadaşlarımıza karşı geliştirdiği zulme en anlamlı cevabı Zekiye arkadaş verir. Düşmanın 12 Eylül cuntası ile Kürdistan ve Kürt halkı üzerinde geliştirdiği inkâr, imha ve soykırım politikalarına karşı Amed surlarının başında 21 Mart günü kendi bedenini alev topuna çevirerek yaşanan iç gericiliğe ve düşmanın teslimiyetçi eğilimine karşı eylemi ile cevap verir. Kürt halkının katliamlarla yok edilmeyeceğini, kültürel soykırımlara tabi tutulamayacağını bir kez daha Demirci Kawa’nın ve Çağdaş Kawa’nın iki bin yıllık direniş ruhuyla cevap verir.
Kadın için Newroz, direniş gününü selamlama olarak değerlendirmek de mümkündür. Zekiye Alkan’ın yaktığı ateş, teslim alınmaya çalışılan Kürt iradesinin tutsak edildiği zindan karanlığını aydınlattı. Zekiye Alkan’da gerçekleşen özgür kadın duruşudur. Benzer bir eylemi 1992 yılında Rahşan Demirel de İzmir’de gerçekleştirdi. Her ikisi de kadın ordulaşmasına gidişte gelişen eylemlerdir. Bu anlamda Newrozlaşan yoldaşları, hareketimize dayatılan tasfiyeci eğilimlere karşı özgürlük eğilimi ve mücadelesinde ısrar çizgisi olarak da değerlendirmek gerekiyor.
Bu eylemler kadın hareketine ve genel PKK hareketimize güç ve mücadele iradesi, kazandırıyor. Hareketin direniş ruhunu besliyor. Bu eylemlerden etkilenerek mücadeleye katılan çok sayıda kadın ve erkek yoldaşlar oldu. Bu eylemler özgür kadın arayışını, cins mücadelesini de güçlendiriyor.
Yine 1994 yılında Avrupa’nın Kürtler üzerinde uyguladığı baskıları ve asimilasyoncu politikalarını, özgürlük mücadelesini tasfiye amaçlı Türk devletiyle yaptıkları kirli anlaşmaları protesto amaçlı Berivan ve Ronahi arkadaşlar bedenini ateşe veriyor. Ki 1994 yılı kadın ordulaşmasında ve gerillalaşmada en iddialı olduğumuz bir yıldır. Berivan ve Ronahi yoldaşların tutumu bu iddiayı destekleme ve bu iddiayı zayıflatmayı amaçlayan düşman gerçeğine radikal bir tavırdır.
Bilindiği gibi Önderlik o dönem için şu sözü kullanmaktadır eğer özgürlük kolay olsaydı Ronahi ve Berivanlar bedenlerini ateşe vermezdi. Bu anlamda Kürt toplumu içinde Newroz ve ateş yakma olayı kutsal görüldüğü kadar zulme ve zalimlere karşı bir mücadele çağrısı olarak da anlamak ve anlamlandırmak yerinde olacaktır. Bu yoldaşların eylemleri de Avrupa başta olmak üzere her alanda çok büyük bir etkiye yol açtı. Avrupa’nın onursuzlaştırıcı, eritici politikaları karşısında halkta ve kadında bir uyanışı ve sorgulamayı getiriyor. Kapitalizmin kadını metalaştıran, alım-satım nesnesi haline getiren ve Kürt kadınına da bu anlamda el atan öldürücü ideolojisine en özgürlükçü duruş içine giriliyor.
Zekiyelerin, Ronahi ve Berivanların bedeninden yükselen ateş alevleri toprağına halkına ve yurtseverliğine bağlılığın somut ifadesi olmaktadır. Yine bu yıllarında Kürt halkına ve onun özgürlük hareketine PKK’ ye karşı uluslar arası çapta var olan yönelimleri boşa çıkarmak amacıyla bedenlerini ateşe vermeleri Kürt kadının direniş geleneğini zirvelere taşırmanın önemine vurgu yapmakla birlikte, aynı zamanda kölelik sistemine ve düşmanın Kürt halkına karşı uyguladığı hiçleştirme politikalarına bir sitem, bir isyan ve fedaileşen Kürt kadının özgürlük çığlığını yansıtmaktadır.
Hangi tarihte görülmüştür insanlar amaçları uğruna benlerini diri diri ateşe verdiklerini. Kürt gerçekliğinin özgürlüğe ve bağımsızlığa duyduğu özlem ve sevgisi uğruna binlerce Kürt gencinin kanı dökülmüştür. Bu tutku bir tarihsel gelenek olup, Kawalardan günümüze taşırılmıştır. Düşünün ateşin yaman yakıcılığı ve kavurtucu sıcaklığında yanan bedenlerin kutsal oluşunu, Newrozlaşmayla bütünleşmesini, Mazlum Doğanlar, Zekiyeler ve Ronahi ve Berivanların 21 Mart Newrozunda ateşten kurduğu alev halayları özgürlüğü çağrıştırıyor. Tüm bu olanları düşünürken Newrozlaşan bir halkın doğuşuna büyük katkı ve emekleri olmuştur. Demek ki anlamlı yaşam ve onurlu duruş her geçen gün bizim için kendisini kaçınılmaz kılıyor.
Özgürlüğü olmayan bir halk, varlık mücadelesini de veremez. Kürt halkının ölüm uykusundan uyanışı nice kahraman evlatlarının amansız mücadelesi sayesinde olduğunu unutmamak gerekiyor. Direnmek yaşamaktır, güneşimizi karartamazsınız şiarları bize verdiği mesaj, direniş dışında başka bir yaşam seçeneğinin olmadığını göstermiştir. Bu anlamda 21. Yüz yılında Kürtlerin diktatör ve anti demokratik zihniyete karşı yaktığı Newroz ateşi her geçen gün daha büyük anlamlar ifade etmektedir. 1982 yılında Amed zindanında bir gurup Kürt gençleri şahsında Kürtlerin iradesi ve varlığını kabul ettirmek için faşizme karşı sergilediği direniş ve verdikleri amansız mücadele Mazlum Doğan ve Dörtlerin direnişiyle, düşmanın vahşi ve insanlık dışı uygulamalarına karşılık vermek amacıyla bedenlerini ateşe vererek insanlık direnişinde önemli ve anlamlı yer edinmişlerdir. Özelliklede üç kibrit çöpünün ateşiyle direniş bayrağını göklere çekmişlerdir.
Bu açıdan hem geçmiş hem yakın tarihimiz de 21 Mart Newroz bayramı bizim için kurtuluş ve bağımsızlık mücadelesini ifade etmektedir. Newroz, Ortadoğu halkları açısından önemli bir anlam teşkil ettiği kadar özel olarak da Kürt halkı için varlığını koruma ve özgürlüğünü sağlamak için bir baş kaldırı ve yeni bir mücadele dönemine girmenin anlam bulduğu gündür.
Bilirsiniz ayını zamanda mart ayı baharın başlangıcıdır. Çiçeklerin yeni bir bahara gözlerini açması ve etrafa doyulmaz güzelliklerin saçılmasıdır. Doğa ananın verimli olduğu ve ağaçların en çok tomurcukların açtığı aydır. Umut ediyoruz ki 2014 yılının Mart ve Newrozu tüm halkların ve özelliklede Kürt halkının ve özgürlük güneşimiz Önder APO’nun özgürlük yılı olacağıdır. Bu temelde zalim ve her tarafa savaş saçan kapitalist modernite güçlerinin halkımıza dönük sürdürdüğü sömürge ve Çağdaş Dehaqların şiddetine son bulacağı yeni bir dönem olacaktır. Tarih boyunca insanlık başına getirmedik haksızlık kalmamıştır. Newrozun doğan nedenlerine kaynaklık eden Dehaq’ın Kürt gençlerinin başlarını kesip, beyinlerini yılanlara yedirmesi kadar günümüzde de değişik isimlerle aynı zulmü ve geleneği temsil eden bir kesimin varlığı söz konusudur. Halen Kürtleri öldürmekle, yok edebileceğinin yanılgısı içerisinde olan düşmanlarımız vardır ve daha çok Kürt ve Türk gençlerinin kanı üzerinde siyaset yapmak ve kendini dökülen kan üzerinden yaşatmak isteyen bu kesimlerin gün gelecek tarih sayfalarında isimleri kara harflerle yazılacağı unutulmamalıdır. Nasıl ki 1982 yılında Kürt ve Türk gençlerinin özgürlük direnişlerini bastırmak isteyen 12 Eylül cunta darbesini gerçekleştirenler bu gün insanlık karşısında yargılanıyor ve mahkûm ediliyorsa, yakın bir dönemde modern Dehakların yargılanmasına çok az kaldığını vurgulamak mümkündür. 2014 Yılını Mazlumların, Rahşanların, Zekiyelerin, Ronahi ve Berivanların direniş ruhlarıyla karşılayalım. Demokratik modernitenin inşası temelinde ülkenin dört parçasında mücadelemizi güçlendirelim.
Son olarak bu vesileyle başta Önder Apo olmak üzere devrim şehitlerinin, Kürt halkının ve özgürlük mücadelesini veren tüm yoldaşların 2014 yılının Newrozu’nu kutluyorum.
Özgür ve demokratik bir ülkede buluşmak umuduyla…
Deniz Amanos
- Ayrıntılar
Dünya tarihin de 20. Yüzyılda epey kanlı savaşlar olmuş, atom bombası gibi önemli bir silah Hiroşima ve Nagazaki’de kullanılmıştır. Bu da katliamların gelmiş olduğu düzeyi bize göstermiştir. Tarih sahnesinde insanlığa her türlü vahşet, imha, sömürü dayatılmış ve bu dayatmalar da belli kesimlerin çıkarları uğruna yapılmıştır. Birçok halk da bu siyasetlerin kurbanı olmuşlardı.
Tarihte Kürtler her zaman uluslar arası hegemonik güçlerin siyasetlerinin ve çıkarlarının kurbanı olmuşlardır. Özellikle 20. Yüzyılda yapılan politikalar da İngilizlerin ve bölge devletlerinin oyunları ile yapılmıştır. Halepçe katliamı da bunlardan biridir.
Bilindiği gibi İran-Irak arasındaki savaş döneminde Germiyan bölgesinde bulunan Halepçe kasabasına Saddam’ın cellâtlarından Hasan Ali Mecit Kimyevi’nin emri ile kimyasal gazlar, bombalar atılarak beş bin masum Kürt insanı katledildi. Geride binlerce yaralı ve sakat insan kaldı. Bu katliam geçmişte yapılan Kürtleri tarihten silme katliamlarının bir devamıdır. Kürtler topyekûn yok sayılmak istenmiştir. Dünyanın bu katliama karşı tavrı sessizlik olmuştur. Saddam rejimi sivil Kürt insanlarını katlederek adeta dünyaya meydan okumuştur. Aynı zamanda böylesi bir silahın elinde olduğunun mesajını vermek istemiştir. Bu siyasal boşluğun yaratılmasında ve katliamın gerçekleşmesinde işbirlikçi Kürt örgütlerinin de payı vardır.
Uluslar arası güçlerin desteği ile bu katliamı yapan Saddam, alelacele bir şekilde de aynı güçler tarafından idam edildi. Çünkü Halepçe gibi katliamlar da uluslar arası güçlerin payı ortaya çıkartılmak istenmiyordu.
16 Mart 1988 Enfal'ini gerçekleştiren Hizbil Baas rejiminin geride bıraktıkları da hiçbir zaman unutulamayacak olaylardandır. Binlerce köy boşaltıldı, birçok insan zindanlara atılarak ya idam edildi ya da ölüme terk edildi. Ailece zindanlara atılanlar oluyordu. Yine Saddam’ın kaleleri olarak nitelendirilen ve askerlerin kaldığı bu yerlere binlerce insan getirilip gözetim altında tutuluyordu. Toplu bir şekilde insanlar diri diri toprağın altına atılıyordu-gömülüyordu. Köylerde insanlar toplu şekilde kurşuna diziliyordu. Boşaltılan köylerde toplanan insanlar da özel olarak kooperatif evlerde tutuluyordu. Ortada kalan insanlar da Bahırke kampında toplanıyordu. Görünüşte beş bin insan katledildi. Ancak Enfal’e uğrayan insan sayısı yüz binlercedir. Verilen rakam 182 bindir.
Aradan 21 yıl geçmesine rağmen halen bu katliamın yaraları sarılmış değildir. Dünya bu utancı üzerinden atmış değildir. Halkımız halen bu katliamın acılarını gün be gün yaşıyor. Onun için bu katliamın yaralarını sarmak, sorumlularından hesap sormak en medeni yaklaşımdır. Yoksa kendisine çağdaşım, demokratım diyen, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere birçok güç bu utançla yaşamaya devam edecektir. Güneyli güçler de her yıl bu katliamın duygu sömürüsünü yapacaklarına kendi politikalarını gözden geçirip halkın sorunlarına çözüm olmalılar. Güney’li halkımız da bu katliamın anısına kendisini daha fazla örgütleyip işbirlikçi siyasetlere karşı tavır sahibi olmalılar. Nasıl ki Halepçe katliamından sonra binlerce insan Amed, Muş, Kızıltepe kamplarında Kuzeyli Kürtler tarafından bir ilgi görmüşlerse Güneyli Kürtlerde aynı ruhla yaklaşmalıdırlar.
Doğan Doski
- Ayrıntılar
Berkin’in ardından ne söylenir? Söylenecek o kadar az şey kalmış bir dünyadayız ki!
Berkin’in ardından ne söyleyelim diye düşünürken devlet söyleyeceğini söyledi. Söylemeyi düşündüğümüz şeyleri bir kez daha ispatladı. Öfkemizi biledi.
Cumhurbaşkanı, vali, bakanlar, emniyet müdürleri: tek bir ağızdan“hepimiz babayız, anneyiz acıları anlıyoruz” diye başlayan cümleler kurdular. Yıllardır gördüğümüz şeyi bir kez daha gördük. İşkencehanelerde işkence edenlerin takındıkları roller: iyi polis, kötü polis.
Devletin iyi tarafı, kötü tarafı.
Berkin’in ardından ne söylenir?
Söylenmesi gereken birinci nokta şudur: katil devlettir. Bilmem cemaatin polisi, bilmem hangi paralel yapının etkisindeki yargı, bilmem hangi vali yada emniyet müdürü değildir. Onlardan herhangi birine bir tokat bile atsa bir vatandaş yargılandığı suç devlet memuruna, yani devletin şahsiyetine hakaret olacaktır. Belki pek çok vatandaş bile bunu suç olarak hatta kendine hakaret olarak görecektir. Çünkü devlet onun devleti, memur ona hizmet eden memurdur.
Bu durumun sürmesinde önemli bir rolde medyanın. İşte dün attığı gazlardan etkilenen polisin ölümünü acı bir haber olarak verirken, gösterilerde devletin örgütlediği çetelerce vurulan gençten hiç bahsedilmiyor.
Suçlu genel devlet değil, yanlış yapan, yada farklı güçlerin denetimine girmiş memurlardır fikri yaratılıyor.
Tabi özelde Gezi olayları için bu bile dile gelmiyor. Gezi dış mihrakların kışkırtmasıydı ve bu kışkırtmaya uyanlar cevaplarını aldılar deniyor.
Bu sekizinci ölüm.
Hükümet yetkililerinin yaptıkları tek şey üzüntü belirtmek.
Başka?
Gerisi boş!
Akp’nin iktidar dönemine bakalım
Son on yılda devlet tarafından öldürülen sivil halk sayısı 800’dür. 21’i çocuktur. Ve bu katliamlardan sorumlu memurların hiç birine ciddi bir hukuki yaptırım uygulanmamıştır. Bir yıl kıdem dondurma cezası gibi eften püften cezalar. Tabi zaman geçtikçe, kamuoyu unuttukça olanları, kıdem dondurmayla, kınama cezaları almış katillerin terfi ve madalyalarla gönlü alınmıştır. Hatta daha gerilere de bakabiliriz. Bu konuda farklı hükümetlerin karnesinin Akp’nin karnesinden farkı yoktur.
Yani şunu anlayalım. Devlet katildir. Katilleri, zulmü koruma, meşrulaştırma sistemidir. Zilan Deresinde, Ağrı’da, Dersim’de, Çorum’da, Maraş’ta yapılanların olduğu gibi bu gün yapılanların sorumlusu aynıdır.
Devlettir!
Bu gün düşündüğümüz hatta her katliamdan sonra çok daha büyük acılar çekerek çare bulmaya çalıştığımız soru şu olmalı.
Bunu tartışmak gerekiyor.
Roboski katliamının ardından 800 günü aşkın bir süre geçmişken, Aydın Erdem, Mahsum Karaoğlan, Ceylan Önkol, Ali İsmail, Şerzan Kurt’un katilleri cezalandırılmamışken bir kez daha düşünmek, çok daha fazla tartışmak gerekiyor.
Berkin’i uğurlama törenin direnişini selamlıyoruz. Ama devamı gelmezse yaşananların tarihe not düşülen, gazete arşivlerinde kalan bir eylem ve düştüğü yeri yakan bir ateş parçasından öteye gitmeyeceğini bir kez dahatarihe bakarak görüyor, bunu bir kez daha hatırlatıyoruz.
Ne yapacağız? Ne yapmalıyız?
Bu sorulara cevap vermemiz gerekir. Yoksa 800 kişi – binlere – on binlere çıkacak. Ve bu böyle devam edecek. Bir günlük, birkaç günlük eylemlerle kitlelerin öfkeleri boşalacak. Sonrasında belki birkaç yıl katliamın yıl dönümünde bir anma olacak.
Berkin’in ardından böyle bir şey olmasını istemiyoruz.
Aslında bu sorulara vereceğimiz cevapla şimdiye kadar yapılan tüm katliamlara da cevap vereceğiz.
Biz bu konuda cevabımızı vermeye çalışalım.
Tabi bu derinleştirilmesi, kapsamlılaştırılması gereken bir soru. Cevapları hem aranıp hem uygulanmalı.
İlk tespit ettiğimiz nokta neydi.
Katil devlettir!
O zaman biz bu devleti yaşamımızdan silmek için uğraşacağız. Hep devlet toplumu cezalandıracak değil ya! Eğer toplum örgütlenirse devlete en güzel cevabı verebilir.
Mesela dün gün boyunca devam eden gösterilere karşı polisin vahşice saldırısını öfkeyle izledik. Öfkelenmeyen yoktur. Bu duruma karşı ne yapılabilir?
Benim verdiğim vergiyle sen bana saldırıyorsun denmeli. Vergi verilmemeli. Milyonlarca kişinin bir sivil itiatsizlik eylemi olarak vergi vermeme kampanyası başlattığını düşünsenize.
Bu katliamları yapan, kitlelere saldıran devlettir. Biz bu devletin askeri olmayacağız! Polisi olmayacağız! Diye haykırılmalıdır. Askere gidilmemelidir. Vicdani red hareketi dev bir dalga gibi büyümelidir. Vicdanı olan polisler istifa etmelidir. Hükümetin köpeği değiliz diye haykırılmalıdır.
Yıllardır bu katilleri koruyan hukuk sistemi boykot edilmeli, işlevsizleştirilmelidir. Yerlerine toplumsal uzlaşmayı sağlayacak sivil toplum örgütleri yaratılmalıdır.
Yani devletin her kurumu toplumun yaşamından silinmelidir.
Söylediklerimiz eylemlerin, gösterilerin olmaması anlamına gelmiyor. Çok daha fazla eylem, daha etkili eylemler gereklidir. Süreklileşmesi, yaygınlaşması da gereklidir. Bu konuda Amed’de siyaset yapan öncüleri, Amed gençlerini eleştirmek de gerekiyor. Berkin’in katledilmesine verilen tavır zayıftı. Demokratik siyasetin öncü gücü olması gereken bir şehre yakışmadı.Eylem tarzı bürokratikti. Öfke yoğunluğu azdı.
Berkin Elvan ve diğer katledilen canların ölümsüzlüğü yürütülecek mücadelenin sonuç almasına bağlıdır. Yoksa bu bir slogan olmaktan öteye gitmez.
Berkin’in ardından
Devlet’in timsah gözyaşları
ve sahtekarlığı
içimize akıttığımız gözyaşları
ve bu sorular kaldı:
Ne yapacağız?
Ne yapmalıyız?
Erdal Ceylan
- Ayrıntılar
Türkiye’deki yerel seçimlere ramak kaldı. Böylesi bir dönemde Gülen Cemaatinin, Rum ve Ermeni lobilerinin ve Alperen ocaklarının saldırıları devam ediyor. Türkiye demokratik halklarının birlikteliğini ifade eden ve devrimci kültürün devamı olan HDP’ye yönelik son dönemlerde saldırılar artıyor. Oligarşi ve tekel kapitalizmin Türkiye Devrimci Hareketine yönelik sivil saldırıları devam ettirilmek isteniyor. Nasıl ki 12 Mart darbesi ile birlikte hareket eden oligarşi ile tekel kapitalizm Devrimci Gençlik Hareketine yönelik katliam politikalarını gerçekleştirdiyse bu günde bu güçler eliyle katliam politikaları devam ettirilmek isteniyor. 1968’lerin Devrimci Gençliği Mahirleri, Denizleri ve İbrahimleri katleden bu birliktelik günümüzde de yerel seçimlerin arifesinde saldırıları düzenleyerek katliam girişimlerinde bulunmak istiyor.
30 Mart 1972 yılında Kızıldere’de bir katliam gerçekleşti. Bundan tam 42 yıl önce gerçekleşen bu katliamla Devrimci Hareketinin önünü almayı amaçladılar. Üzerinden 42 yıl geçmesine rağmen tekrardan tarihi tekerrür ettirmek isteyen bu zihniyet, bir kez daha siyasi olarak Devrimci hareketi yok etmek istiyor. Bunun için elinden geleni yapıyor. Devrimci hareketten gelen HDP’ye yönelik saldırılar, eksenini buradan alıyor. Nasıl ki Mahiri katlederek başta THKP-C başta olmak üzere Devrimci Gençlik Hareketini yok etmeyi, sindirmeyi esas aldıysalar, şimdi de Ertuğrul Kürkçü ve birçok devrimci gelenekten gelenlerin birleştikleri ve devrimci kültürü devam ettirdikleri HDP’yi de hedefleyerek siyasi olarak tekrardan bir güç haline gelen Devrimci hareketi yok etmeyi ve tarihten silmeyi amaçlıyorlar. Çünkü son yaşanan saldırılardan bu anlaşılıyor. Yine oligarşi ve tekel kapitalizmin işbirliğinden gelişen bu saldırılar, Kızıldere katliamında sağ kurtulan Ertuğrul Kürkçü’yü yönelik geliştirilen saldırılardır. Tekrardan Devrimci hareketin gelişmesine izin vermek istemiyorlar, ivme kazanmasına müsaade etmediklerini geliştirdikleri saldırılarla ifade ediyorlar. Bu tür saldırılarla devrimci hareketi korkutmayı, sindirmeyi amaçlayan bu kesim şu an yeşil sermaye ile birleşen oligarşi, anti kapitalistlerin, devrimcilerin, feministlerin, ekolojistlerin yer aldığı, kendi rengi ile dünyaya bakabildiği HDP bloğunu hedeflemekle devrimci hareketi soluksuz bırakmak istiyorlar. Çünkü büyük bir çığ gibi büyüyen bu bloğu tehlike olarak görüyorlar. Seçimlerden önce de halkın içerisinde oligarşik bir korkuyu sarmak istiyor. Bu tür saldırıların bir başlangıç olduğunu ima ederek 30 Mart yerel seçimlerinde Türkiye’de bir kaos ortamını yaratacaklarını ve Türkiye’yi bir OHAL haline döndüreceklerini bildiriyorlar.
Ancak bu saldırılar karşısında yılmayan Türkiye halkları ve Kürdistani halklar Türkiye’de destekledikleri HDP ve Kürdistan’da destekledikleri BDP ile 30 Mart yerel seçimlerinden sonra yeni bir geleceğe gözlerini açacaklarını biliyorlar. Türkiye halklarının özgürce yaşacağını biliyorlar. Bunun için Denizlerin, Mahirlerin ve İbrahimlerin direnişçi ruhları ile seçim çalışmalarına sarılıyorlar. Bunun içinde 30 Mart seçimlerinin bir son ve bir başlangıç olacağını bilerek, inanarak ve bu umutla çalışmalara yüklenmeliler. Çünkü yerel seçimler Türkiye Cumhuriyet tarihinin oligarşik sisteminin yok edileceği ve halklarının baharının yaşanacağı özgür bir Türkiye’nin ilk adımı olacaktır. Özgürlük için bir sınavın olduğu bu yerel seçimlerde Türkiye demokratik halkları, 70’lerin devrimci gençlerinin “güzellik sokaklardadır” sloganları ile sokaklara, meydanlara, şehirlere, köylere ve kasabalara inmelidirler. Halkların beklentilerini ve kendi taleplerini anlatmak için yeni bir başlangıca ramak kaldığı bir dönemde her kesim büyük bir coşku ve direniş ruhu ile seçim çalışmalarına yüklenmelidir. Bir devrimin arifesinde geniş yelpazeli bir Türkiye’ye özgürlüğün gelmesi için soluk soluğa bir seçim çalışması gerekir. Çünkü önümüzdeki bu son birkaç gün oligarşi ile kendini yeşil sermaye ile bütünleştirmiş tekel kapitalizmin son çırpınışlarının yaşandığı bir dönemi yaşamaktadır. Bu nedenle Türkiye’nin birçok şehrinde milliyetçi kesimleri harekete geçirerek, son kör dövüşünü yapmak istiyor. Ancak bunun karşısında halkların birlikteliğinin yaşandığı yer var. Oda HDP çatısıdır. Bu çatı etrafında kendine demokrat, feminist, ezilen, emekçi, köylü, devrimci ve yurtseverler, geniş bir kitleye ulaşmalılar.
Unutulmamalıdır ki 30 Mart yerel seçimlerinde iki bloğun adaylığı vardır. Bunlardan biri Türkiye’de HDP, Kürdistan’da BDP’dir. Bunların karşısında diğer siyasi, gizli örgütler ve ulus devletçi kapitalist lobilerin yer aldığı bloktur. Özgürlüğe az bir zaman kaldı. Özgürlük ve barış heyecanı ile tüm Türkiyeli halklar ve Kürdistanlı yurtsever halkımız meydanları doldurmalıdır. Seslerini bu heyecanla yürüyen halkların demokratik birliği ile birleştirmelidir. Özgürlüğü elde etmek için özgür bir gelecek için her kesimin kendi renginde yaşayacağı bir Türkiye’yi yaratmak için yerel seçimlerden Halkların Demokratik Bloğunun ve Barış ve Özgürlük partisinin kazanmasını desteklemeliler. Bu inançla seçimlere herkes, bu özgürlük heyecanı ile girmelidir.
Fırat Dicle
- Ayrıntılar
Yazımızın bu bölümünde lanet ve kutsalın kenti Urfa’yı yönetmeye aday iki siyasi geleneğin ekonomi politikalarını anlamaya, anlatmaya çalışacağız.
AKP’nin en çok övündüğü ve kendini başarılı göstermeye çalıştığı alan olarak ekonomi alanının hiç de öyle olmadığı öncelikle söylenmelidir. AKP iktidarının Türkiye’yi yönettiği son on bir yılda gerek döviz, gerek petrol, gerekse de tüm gıda ürünleri katlanarak pahalanmış, bunun karşısında halkın kazancı, işçinin-memurun maaşında önemli bir değişme olmamıştır. Bu duruma karşı denetimine aldığı medya kuruluşlarıyla yürüttüğü propaganda savaşıyla bu gerçeği gözden kaybetmeye çalışmaktadır.
AKP’nin genelde olduğu gibi her yerel özgülünde de geliştirdiği uygulamalar aynı şekilde sonuçlanmıştır.
Bu konuda temel bazı noktalara değinirsek:
Urfa Gap projesinin merkezi olarak bilinir. Hem devlet hem hükümet Gapprojesi diye diye bitiremez. Kürdistan’ı bölgeyi kurtaracak yegane proje olarak propaganda ederler. AKP’nin iktidar olduğu son on yılda Gapprojesi ciddi ilerlemeler kaydetmiştir. Tabi bu ilerlemenin kimler açısından olumlu kimler açısından olumsuz olduğunu dile getirmek şarttır.
Bu on yılı aşkın sürede Urfa’dan Çukurova’ya, Karedeniz’e, Ege’ye giden mevsimlik işçi oranında düşüş olmamıştır. Yine fakir halk kamyon kasalarında yüzlerce kilometrelik yolları giderek aylarca ırgatlık yapmaya devam etmiştir.
AKP’nin genel politikalarının bir yansıması olarak Urfa yerelinde de tarım ciddi darbe yemiştir. Kalkınma ajansları ve holdinglerin tarım ve hayvancılık gelirleri Urfa’da artış gösterirken Urfa köylüsünün yüzde atmışı topraksız durumda kalmayı sürdürmüştür. Yüz yıldır toprak reformundan bahseden devlet her geçen gün büyük toprak sahiplerine, zenginlere ek ayrıcalıklar veren politikalar sergilerken fakir halka yönelik hiçbir politika geliştirmemiştir. Tam tersine özelde AB uyum yasaları çerçevesinde pek çok ürüne kotalar getirerek tarımsal üretimi uluslar arası güçlerin denetimine vermiştir.
Tabi bu politikaların sonucu olarak Urfa köy nüfusu son on yılda azalmış, şehrin nüfusu aşırı derecede artmıştır. Bunun getirmiş olduğu bir çok sosyal, kültürel, ekonomik sorunu belediye ve AKP hükümeti çözmekten çok bu sorunların çoğalmasına sebep olmuştur.
Yakından tanıdığımız Urfa yerelinde bir Eyyübiye, Haliliye, Bağlarbaşı mahalle sakinlerinin yaşadıkları sorunları çözmek şurda kalsın görmek bile istememektedirler. Açlık sınırında yaşayan, koskoca bir kent haline gelmiş Urfa’nın kenar mahallelerinde en kalabalık yerler işsizlere mekan olmuş kahvelerdir.
Yasaların verdiği imkanla açılan kooperatifler kendi çıkarlarına göre düzenlenmiştir. Örneğin Atatürk baraj gölünden gelen suyun dağıtımını yapmaktan sorumlu olan su kooperatifleri, ağaların, holdinglerin denetimine verilmiştir.
Urfa’da artan birkaç şey vardır. Ağaların mal varlığı, fakirin sorunları.
Gap projesinin Urfa’yı kapsayan kısmında AKP hükümetinin iktidar süresince enerjiye ilişkin kısmı hızla bitirilmiş, burada üretilen enerji batıdaki illere gönderilmiştir. Dünyanın sayılı elektrik üretim santrallerinden biri olan Atatürk barajının elli kilometre uzağında Urfa halkı on yıldır ciddi elektrik sorunu yaşamaktadır.
Urfa halkını ekonomik ve pek çok alanda zorlayan Suriye’de yaşanan savaştır. AKP hükümeti bu savaşın daha yoğunlaşması için elinden geleni yapmış, bölgeyi bir savaş alanına çevirmiştir. Suriye’nin bu durumundan Esat sorumlu olduğu kadar, Erdoğan da sorumludur. El Nusra gibi çeteci güçlere hem lojistik hem askeri destek sunarak, bölgedeki savaşın kördüğüm haline gelmesine sebep olanlardan biri Erdoğan’dır. Savaşın yarattığı huzursuz, istikrarsız ortamda ekonominin ciddi darbe yiyeceği bilinmektedir.
İkinci güç ise demokratik özgür bir dünya için mücadele eden siyasi gelenektir. Kırk yıllık mücadelesi ve şimdiye kadar on yılı aşkındır pek çok yerelde kazandığı demokratik yönetim deneyimiyle ciddi bir umut haline gelmiş olan BDP’dir.
BDP’nin ekonomi politikası nedir?
Devletin ve büyük şirketlerin değil halkın, toplumun ekonomik anlamda gelişmesini sağlayacak bir politikayı savunur. Şehirlerin kanser gibi büyümesine karşıdır. Köy-kent dengesinin sağlanmadıkça ne sağlıklı bir köy yaşamı ne de sağlıklı bir kent yaşamı olacağını savunur.
Toprakların ve farklı üretim araçlarının devlet yada büyük tekellerin değil halka ait olması gerektiğini savunur. Kamuya ait toprakların fakir halkın üretime katılması için kooperatiflere devredilmesini savunur. Örneğin Tigem denilen Ceylanpınar devlet üretme çiftliğinin Ceylanpınar’da kurulacak bir halk kooperatifine devredilmesinin mücadelesini verir. Sadece bu değil. Her yerde her ekonomik alanda esnaf kooperatifleri, tarım kooperatifleriyle halkın örgütlenerek AKP’nin yıllardır örgütlediği ve beslediği holdinglere karşı mücadele etmesini ve halkın kendi yaşamını ikame etmesini savunur, bunun için mücadele eder.
Devletten bekleyerek değil, halkın kendi emek gücüyle, örgütlülükten kazandığı güçle yaratacağı ekonomik alanlarda kendi ekonomisini örgütlemesi için uğraşır. Bunun öncülüğünü yapar.
Daha pek çok şey vardır söylenecek ama özcesi budur.
Bir taraftan zamane nemrutlarının keselerini doldurmak için uğraşan, nemrutlaşmış bir hareket vardır. Diğer taraftan fakir halkın, mazlum halkın yanında olan bir hareket.
Şimdi seçim Urfalılarındır. Laneti mi seçeceklerdir, kutsalı mı?
Laneti mi yayacaklar, laneti mi örgütleyecekler yoksa kutsalı mı?
- Ayrıntılar
