Roboski’de bir araç şarampole yuvarlandı ve 9 asker ile bir korucu hayatını kaybetti. Roboski halkı birkaç ay önce yaşadığı tüm acılarını bir köşeye bırakarak yaralı askerleri kurtarmak için seferber oldu. Yardım elini uzattı ve muhtemelen birçok askerin yaşamını da kurtardılar.
TC basını Roboski insanımızın bu olağanüstü insani yaklaşımlarından yola çıkarak 28 Aralık 2011 katledilen 34 gencin devletçe alçakça katledişinin nedenlerini, kimlerin yaptığını haklı olarak bu duygu selinden dolayı sorması gerekirken, devleti ve iktidar kliğinden hesap sorması gerekirken; “Kürt Türk halkı kardeştir, kimse bu kardeşliği bozamaz, PKK istediğini yapamayacaktır” gibi oldukça provokatif ve insani değerlerden uzak değerlendirmelerde bulunmayı utanmadan girişmiştir.
Şunu peşinen söyleyelim: Kürt halkı mazlum bir halktır. En zor şartlarda da olsa, darda da olsa, o halk birileri zor durumda ise yardım elini mutlaka uzatır. Bu el uzatmayı en son Roboski’de siz görmüş olabilirsiniz. Ancak dediğimiz gibi hiçbir komplekse girişmeden açıkça belirtiyoruz, bu halk misafir perwerdir, insan severdir, yardım severdir. Çoğu zaman kendisinden önce komşusunu düşünen bir halktır.
Ve bu halk sadece Roboski’de bunu yapmamıştır. Bu halk TC faşizmi komşu halklarımız olan Ermeni ve Asurî kıyımı yaparken de mümkün mertebe yardım elini uzatmıştır. Onlarcasını saklayarak yaşamalarına olanak sunmuştur. TC’nin tüm kışkırtıcılığına rağmen, dini değerleri istismar ederek, halkları birbirine kışkırtma girişimlerine rağmen yine de fırsat buldukça yardım elini başka halklara kendilerinin ölümü pahasına uzatmıştır.
Denilecek ki onca Ermeni ve Asurî’nin katledişinde Kürtlerin de eli vardır. Doğru ancak bu Kürtler sizin gördüğünüz Roboski’deki Kürtler değildir. O Kürtler sizin o meşhur ya aşiret mekteplerinde yetiştirdiklerinizdi ya da Hamidiye alaylarında yer alanlardı ya da Osmanlının çizgisinde bilinçli ya da bilinçsizce yer alanlardı. Başka bir deyimle o Kürtler sizin Hüseyin Çelik türünden, Mehdi Eker türünden ya da Mehmet Şimşek türünden yamanmalardı. Bu da böyle bilinsin.
Buranın halkı ya da halkları ezelden beri Ortadoğu’da halkların kardeşliğini esas alarak yaşayan halklarının en kadimidir. Buralar neolitik değerlerin oluştuğu diyarlar olduğu için, buranın insanları çok sertte görülseler, her zaman insani duygularını korumuşlardır. Buranın halkları çok farklı din ve mezheplere sahip olsalar da sağlıklı kardeşçe ilişkilerini korumuşlardır. Ve bu kardeşlik duyguları Roboski olayında söylendiği gibi Osmanlıda kalan bir miras değildir. Tam tersine Osmanlı halkları birbirine kırdırtan bir siyasal yapı olarak halen Kürtlerin belleklerinde yerini almaktadır. Boşuna Osmanlıda oyun çoktur denmemektedir. Yine Rumi geliyor derken Kürt ve buranın halkları Rumları kastetmemektedirler. Buranın halkları Rumi derken o meşhur Osmanlının vahşetinden söz etmektedirler. 18 öz kardeşini bir gecede öldüren ya da katleden bir sisteme herhalde bu dünya da ender rastlanır.
Özcesi bura halklarının kardeşliği Osmanlı öncesi olan bir kardeşliktir. Düşmanlık yaparlarken bile mertçe yapmışlardır. Mertçe düşmanlık yaptıkları için kısa bir süre sonra her zaman yeniden bir araya gelmişlerdir.
Peki, halklar ne zaman birbirine düşman ettirilmişlerdir sorusuna verilecek iki cevap vardır. Bir, Osmanlının halkları birbirine kırdırma politikaları. İki ise, kapitalist modernitenin Ortadoğu’ya milliyetçilik zehrini akıtmasıyla bu düşmanlıklar oluşturulabilmişlerdir. Saf, politik stratejiden yoksun bura halkları Osmanlının ve de kapitalist modernitenin tuzağına düştüklerinde birbirine düşman ettirilebilmişlerdir. Aksi taktirde bura insanı kardeş kavgasına karşıdır.
Yeniden Roborski’ye dönersek, burada yaralı askerlere yapılan yardım insani ve Kürt halkına yakışan bir davranış biçimidir. Kürtlerin yerinde Asurîler olsalardı da bunu yapacaklardı. Ermeniler olsalardı da bunu yapacaklardı. O sizin her gün hakaret eden başbakanınızın Zerdüştü dedikleri Yezidiler olsaydı da bunu yapacaklardı. Yine sizin o ibadet hanelerini kabul etmediğiniz ve zoraki kendi mezhebiniz içerisinde eritmek istediğiniz aleviler var ya onlar orada olsaydılar onlar da yaralı askerlere yardım ederlerdi.
Ve şunu da bilin orada özgürlük hareketinin mensupları olsaydı onlarda yaralı askerleri o araçlarda çıkararak bizatihi kendileri tedavi ederlerdi.
Bu insani davranışının tek bir nedeni vardır -onu da siz milliyetçilik kiriyle bezenmiş olanlar ne kadar anlar bilemiyoruz ancak yine de söyleyelim-bura insanları milliyetçi değildir, halklara düşman hiç değildir. Halk çocuklarına kolay kolay el kaldırmazlar. Bura halkları sadece ve sadece egemenlere, sömürgecilere, zalimlere, işgalcilere, iktidar odaklarına ve cümle cemaat başka halkları küçümseyen ırkçı zihniyete karşı sert tavır alırlar.
Başka da bir gerekçe, başka bir hikaye uydurupta kendi kendinizi lütfen kandırmayın.
Ancak elini askerlerin ölmemesi için uzatanlar daha birkaç önce katledilen Roboskiler olduğu için biraz vicdan diyerek, vur talimatını kim verdi(?) katledin talimatını kim verdi (?) sorusunu biraz daha gür sormanız gerekmez mi?
K. Nuda
- Ayrıntılar
Birkaç gün önce kuzey Kürdistan’ın en büyük şehri olan Antep yani Dilok merkezde, sivillerin bulunduğu bir alana haince bir bomba patlatıldı. Bomba çok sayıda insanın katledilişine yol açtı. Onlarcasını da yaraladı.
Olayın üstünde birkaç dakika geçmeden suçlanan ardından da darağacına çekilerek yargısız bir infaza tabi tutulan ise özgürlük hareketi oldu. PKK oldu. HPG oldu. Yani Kürt gerillası oldu. Hiçbir veri yokken bunlar söylendi.
Televizyonu izlerken patlamanın ardından birkaç muhabirden bilgiler alınıyordu. Kimisi bilgi vermeye çalışırken kimisi ise adeta halkları birbirine bırakmak için provokatif söylemlerle kışkırtmalarda bulunuyordu. Yine “terör” örgütü gibi hakaret edici bir sürü söz sarf edildi. Halbuki olayın oluşu üzerinde henüz 10 ya da 15 dakika geçmişti. Yani kimse neyin ne olduğunu henüz normalinde “bilmemesi” gerekirdi. Ancak senaryo ya da senaryolar hazırdı. İlk senaryo Hatay’da okuyan güya özgürlük hareketine yakın bir Suruçlu üniversiteliydi. 15 gün öncesinden aranıyor muşmuş. Araba çalmışmış. Ve de çalıntı araba da aranıyor muşmuş.
Özcesi henüz somut bir veri yokken öncelikli olarak medyaya felaket haberleri empoze edildi. İlk elden vali ve onun yanına bölgenin milletvekilleri devreye konuldular. Açıklamayı öncelikli olarak Fatma Şahin ismindeki bakana yaptırdılar. Ve gerisi biliniyor. Törende tüm devlet erkanı-Kimyasal Necdet hariç-hazırdı. Hepsi ağız birliğiyle özgürlük hareketine küfürlerini ederken, özgürlük hareketini destekleyen ne kadar legal siyasi ve sivil toplum kuruluşları varsa iyicene tehdit edildiler. Ve ardından da BDP binalarına saldırı başlatıldı.
Antep olayını özgürlük hareketi yapmadığına ilişkin birkaç kez üst üste açıklamalarda bulundu. Nedenlerini de saydı. Öncelikli olarak şehirlere bomba yerleştirmeme kararımız var dedi. Yine şeker bayramında eylem yapmama kararımız var dedi. Yine sivillerin bulundukları yerlere kesinlikle eylem yapmama kararımız var dedi. Çünkü geçmişte şehir merkezlerinde asker ve polise karşı yerleştirilen tuzaklar yer yer sivillere zarar verdiği için hem kamuoyunda özür dilemiş hem de bir daha böylesine eylemleri şehirlerde yapmayacağına dönük karar almıştır.
Evet, bunlar özgürlük hareketi cephesinde alınan kararlardı. Birde Antep’te ortaya çıkan vahşetin kime yaradığı(?) sorusu vardır.
Ancak kime yaradı bu katliam sorusuna cevap vermeden önce bir iki aydınlatmada bulunmamız gerekir.
a-özgürlük hareketi belki de tarihinde hiç olmadığı kadar TC devletini askeri sahada zorlamaktadır. Öyle ki yaklaşık bir ayı aşkındır devasa bir sahayı kontrol etmektedir. Yani alan hakimiyetini bir alanda iyice oluşturmuştur. Bunu yaparken de hiç gizliden yapmamaktadır. Başbakan olan RTE’nin tüm yalanlarını açığa çıkarmak ve teşhir etmek için inadına her gün Şemzinan’da yol kesmekte, eylem yapmakta ve de askeri güçlere rahat vermemektedir.
b-Batı Kürdistan yani Suriye’de Kürtler giderek kendi öz yönetimlerini Kürtlerin bulundukları tüm yerlere yaymaktadırlar. Birde bunu yaparlarken bir araya geliyor Kürtler. Birleşiyorlar Kürtler. Yani ulusal birlik temelinde ortaklaşıyorlar.
c-TC’nin tüm Suriye politikası Kürtlerin bu stratejik hamlelerinden dolayı suya düşmüştür. Sert kayaya çarparak fos çıkmıştır. O yeni dönemin meşhur Enverci paşası da gerçektende tam rezil u kepaze olmuştur.
d-İran giderek Türkiye’ye kafa tutmakta ve TC devletinin ABD taşeronluğunu daha iyi görerek pozisyon almaktadır.
e-Irak daha doğrusu merkezi Irak devleti ya da hükümeti Türkiye’nin tüm parçalayıcı ve bölücü siyasetini artık görmüştür. Bunun için onlarda artık TC’ye kafa tutmaktadırlar.
f-Ortadoğu’da bir Arap baharı yaşanıyor. Biz buna halkların baharı diyelim. Yani rüzgar artık ezilen halkların lehine esiyor. Ve Kürtler Ortadoğu’da en mazlum halkların başında gelmektedir. Öyle ki neredeyse 40 milyonluk nüfusuyla devlet olmayan en büyük halk unvanını negatif manada taşıyor. Kürtler bu negatif unvanı taşımaktan artık bıkmışlardır. Bu negatif unvanı söküp atmak için gerçekten de uluslar arası konjonktür özelde de Ortadoğu konjonktür çok mu ama çok uygundur.
g-Artık tüm dünya giderek tiranlaşarak megolamanlaşan bir Erdoğan’ı da gördükçe TC’yle olan ilişkilerini de gözden geçirmektedir.
Yukarıda sıralanan yedi şıkı daha da artıracak faktörler elbette vardır. Ancak meramızı anlatacak kadar yeterli verilerdir bunlar. Yukarıda sıralanan verilerde çıkarılacak sonuç giderek sıkışan ve daralan bir Türkiye’dir. Daha doğrusu kredisini tüketmiş bir Akepe’dir. Taşeronluğun artık para etmediği, giderek değersizleştiği gerçeğidir. Bunun içindir ki son süreçte tüm Akepeliler saldırgan oldular. Ruh sağlıkları bozuldu. Kimisi bu duruma kimyası bozuldu dedi.
Evet, Akepe ve Akepe’nin başındaki zatın ve ona akıl veren danışman ekibinin Ortadoğu’da, Kürdistan’da ve Türkiye’de olup bitenlerden dolayı kimyası bozulmuştur. Özelde Şemzinan, Çele ve Oramar Şitaza’daki operasyonlar ardından bu ruh bozukluğu daha da arttı. Öyle ki giderek Türkiye’de bu savaş kliği ekibe karşı duruşlar arttı. Boşuna İNŞ’e Antep katliamından sonra bile bir askerin cenazesi kaldırılırken pet şişesi atılmamıştır.
Bunların tümü bir gelişmeye işaret ediyordu. İşte Antep olayı komple ele alınırsa nedenleri daha iyi anlaşılır. Çünkü Antep katliamı sadece ve sadece Akepe’ye yaramıştır. Rüyalarında bulamadığı bir hamle olarak Antep olayı özenle bu savaş kliği tarafından hazırlanmıştır. Hem katliamı yapacaksın hem İran’ı suçlayacaksın. Hem katliamı yapacaksın hem Suriye’yi suçlayacaksın. Hem katliamı yapacaksın hem özgürlük hareketini suçlayacaksın. Burada suçlanmada payını almayan bir Irak kalmıştır. Onlarda unutulduğu için isimleri dile getirilmemiştir.
Dikkat edilirse bir vahşet senaryosuyla ne kadar düşmanı varsa Akepe suçlama fırsatı yakalamıştır. Sıkışıklığını aşmak için müthiş bir hamle yapmıştır. Bir yoldaşımızın yazdığı gibi tam bir Huruçlama stratejisi ve hamlesidir Akepe’nin yaptığı. Bir nevi bir hayat öpücüğü olmuştur Akepe için Antep katliamı.
Evet, büyük tabloya bakıldığında Antep katliamının sadece ve sadece bir faili kalıyor; o da Akepe’dir. O da başbakan Tayiptir. O da Akepe’nin Nazi artığı Yalçın Akdoğan’dır. O da marangoz hatası sonucu oluşmuş SS’lerin komutanı İNŞ’dir. O da derin devletin bir numaralı buz gibi adamı olan Atalaydır.
Başka da hiçbir yerde Antep’in faillerini aramaya gerek yoktur.
Şıho Dirlik
- Ayrıntılar
Devlet denilen aygıt en gelişmiş toplum organizasyonu olarak tanımlanır. En gelişmiş toplum organizasyonu olduğundan toplumun ahlaki değerler sistemini ve ulaştığı bilimsel düzeyi yansıtması gerekir. Ahlaki örgüye bağlılığı gelenek ve kültürle bağı korumak, bilimsel düzeyi ise bu gelenek ve kültürü dünya standartlarıyla bağdaştırması açısından önem arz eder. Tüm siyaset bilimi kitaplarında devlet böyle tanımlanır.
Ne yazık ki Türk devleti ahlaktan nasibini almadığı gibi sözde temsil ettiği ülke halkının bilinç düzeyine denk bir pratik sergileyememektedir.
Ahlaklı olmanın en önemli göstergelerinden biri yalanla olan ilişkidir. Çoğu insan tarafından ahlaklı insan tanımı “yalan”la olan ilişkisine göre belirlenir. Devletin bu anlamıyla yalanla çok içli dışlı olmasından kaynaklı ahlaksız bir devlet olduğu rahatlıkla söylenebilir.
Bu yetmiyormuş gibi bu ahlaksızlığını kabul ettirebilmenin yollarını toplumun aklıyla oynayarak bulmaya çalışıyor. En önemli konulardaki gerekçeleri bile oldukça bilim dışı, niyetsel olunca başka türlü yorumlamak da imkansızlaşıyor.
Örneğin Antep olayı ertesindeki devlet tutumunda bunu rahatlıkla görmek mümkün.
Ne diyordu devletin birinci adamı; “Onların sicilleri çok kabarık, bizim hiçbir tereddüdümüz yok.”
Kime ve neye hizmet ettiği çok açık olan; AKP iktidarını yaşadığı sıkışmışlıktan kurtarmaya ve Kürt kırımını hızlandırmaya yarayacak bu olayı güçlerimizin üzerine yıkmaya çalışırken dayandığı argüman buydu. Sicilleri kabarık. Yani geçmişte yaşanmış olaylara dayanarak bugünkü olayın faillerini bulmaya çalışıyorlar.
HPG olarak neredeyse her olay için günlük açıklamalar yapıyoruz. Gizlemeden, açıkça neyi görüyor ve yaşıyorsak halkımızı bu konuda bilgilendiriyoruz. Faşist devletin, işgalci ordunun kirli yüzünü her gün gözler önüne seriyoruz.
Buna karşın kendi eksikliklerimizin, hatalarımızın, yanlışlarımızın da açıklamalarını yapıyoruz. Savaş koşulları ve bilgilerin netleştirilmesinin zaman alması gerekçeleri dışında mümkün mertebe anı anına açıklamalarla olayları anlatıyoruz. Bu anlamıyla gerilla güçlerimizin gölgede kalan, şüphelenilen ve açıklanmayan herhangi bir pratiği yoktur. Halkımız ve duyarlı kamuoyu da bunun tamamen farkındadır.
Fakat buna karşın devletin ve onun işgalci ordusunun, kirli çetelerinin perdelenmiş, açıklamaya muhtaç yüzlerce olayı vardır.
Kaç tane mayının askerlerde patlatılarak PKK yaptı denildiğini bileniniz var mı? Kontralar tarafından yapılan ve gerillalar yaptı denilen kaç olay okuduğunuzu hatırlıyorsunuz? Kaç gazetecinin böylesi olayları “PKK’ye yıkmak için kaç kez yalan haber yaptık” dediğini okudunuz? Kaç generalin bu tür olaylar hakkındaki itiraflarını internet sitelerindeki ses kayıtlarından dinlediniz?
Bu denli kirli ve muğlak örnek ortada duruyorken sicili kabarık olanın kim olduğunu bir kez daha düşünmek gerekmez mi?
Bir de açık olarak yapılan ama nedenleri ısrarla çarpıtılarak gizlenmeye çalışılan olaylar var ki, bu konuda da devlet sicili oldukça kabarık.
Roboski, en yakın örnektir. Hemen gerisinde Kortek katliamı. Daha gerilerde ve günümüzde de neredeyse her demokratik gösteride yaşanan çocuk katliamı var. Her gün bir çocuk çeşitli gerekçelerle sokak ortalarında kurşunlanarak, bombalanarak katlediliyor. Üniversite öğrencileri, gençler gah “farklı görüşe sahip grupların çatışması”nda gah “polise mukavemet” kargaşasında, gah “nereden geldiği belli olmayan” kurşunlarla katlediliyor.
Gözaltında, zindanlarda insanlar ölüyor. Kendi ordusuna hizmet için aldığı gençleri intihar, kaza gerekçeleriyle tek tek öldürüyor. Yarattığı sistemle, örgütlediği kişilerle kadına karşı katliamı, kadın cinayetlerini örgütlüyor.
Daha geriye gittiğimizde de değişen bir şey yok.
Türkiye’de yaşayan dindarlara, solculara, Kürtlere yönelik kaç tane katliam ve şüpheli olay olduğunu araştırdınız mı hiç? İttihat ve Terakki’den başlayarak tüm TC tarihini bir inceleyin ve bu muğlak olayları nedenleriyle birlikte bir kez daha gözden geçirin.
Karadeniz’in soğuk sularına gömülen solcuları mı istersiniz, Bahçelievler’de katledilen solcu gençleri mi? Dersim’i, Ağrı’yı, Lice’yi mi istersiniz? İskan kanunları, tehcir harekatlarıyla yerinden yurdundan edilen Kürtlerin vebali de halen sömürgeci Türk devletinin boynundadır.
Kürtlere karşı devletin işlediği suçlar halen açıklanmayı, netleştirilmeyi bekliyor. Bu anlamıyla devletin sicili oldukça kabarık.
Tabii ülkenin içi yetmiyor, komşulara da dadanıyor.
Kaç Türk’ün Afganistan’da, Suriye’de, Irak’ta savaştığı biliniyor mu? Bunların kaçının devlet tarafından örgütlendiği biliniyor mu? En son Hatay’daki kamplarda kimin ne için eğitildiği biliniyor mu? Hayır.
Anlayacağınız devletin her alanda ve tüm zamanlarda oldukça kabarık bir sicili var. Ne için ne yaptığı belli olmayan oldukça gizli, adeta Hollywood ajan filmlerindeki karanlık oda gibi işleyen bir ülke ve devlet söz konusu. Her anı bir komplo, her anı bir provokasyon.
Ve evet, kesinlikle bizim de hiçbir tereddüdümüz yok.
Antep katliamını devlet yaptı…
Pir Kemal
- Ayrıntılar
Okuyucunun da yakından bildiği gibi bu soru bize ait değil. Kürdistan’daki savaş nedeniyle çıkmaz ve yenilgi yaşayan Başbakan Tayyip Erdoğan’a ait. Basın önünde açıkça “Ya bizden yanasınız, ya da onlardan” dedi. Bu ikilemi medya dahil herkesin önüne koydu. Açıkça Türkiye’nin ikiye bölünmüşlüğünü ilan etmiş oldu. Kürtlere “Bölücü” derken, esas bölücünün kim olduğu böylece açığa çıktı.
Burada “Nereden nereye!” demeden insan geçemiyor. Lafta da olsa “Birleştirici ve bütünleştirici” kavramlarıyla yola çıkmış olan AKP’nin nereye gelmiş olduğu açıkça görülüyor. Kürt sorunu insanı böyle yapar işte! Ne demişti bir aydın? Ya AKP Kürt sorununu çözer, ya da bu olmazsa Kürt sorunu AKP’yi çözer. Kürt sorununu çözemeyen AKP, şimdi Kürdistan Özgürlük Mücadelesi karşısında ilmik ilmik çözülüyor!
Tayyip Erdoğan’ın sözünü ettiği “Onlar”, belliki Kürtler oluyor. Her ne kadar Tayyip Erdoğan ile AKP sözcüleri “Kürtler ayrı, PKK ayrı” deseler de, bu söze artık kargalar bile gülüyor. AKP hükümetinin uykuda bile sayıkladığı “PKK” veya “Terör örgütü” kavramları Kürtleri ifade ediyor. AKP de artık kendinden önceki tüm cumhuriyet hükümetleri gibi, Kürtler için “Onlar” diyen noktaya gelmiş bulunuyor. Böylece “Benim Kürt kökenli vatandaşlarım” kavramı tarihe karışmış oluyor.
Tabi “Biz ve Onlar” diye somut ayrım yapmak, “Kimden yanasın?” diye sormak önemlidir. Bu durum her savaşta yaşanan ve ulaşılan noktayı ifade etmektedir. 11 Eylül 2001’deki İkizkule saldırısı ardından “Haçlı seferleri” çağrısı yaparken ABD Başkanı Bush’da böyle söylemişti. “Ya bizden yanasınız, ya da onlardan” demişti. Şimdi Kürt savaşı karşısında AKP hükümetinin de aynı noktaya geldiği görülüyor. Böylece Tayyip Erdoğan Kürtlere karşı yürüttüğü örtülü kirli savaşı açık etmiş oluyor.
Tayyip Erdoğan’ın “Ya ben, ya o” diyecek noktaya gelmiş olması, Kürt özgürlük direnişi karşısında ne kadar çok zorlandığını gösteriyor. Bundan daha önemlisi, Kürtler için “Onlar” demesi oluyor. Kürtlere “Onlar” diyerek ayırır noktaya gelmenin hem hayırlı, hem de tehlikeli yüzü vardır. Hayırlı yüzü, “Onları” ayrı bir olgu olarak görüp ona göre davranmayı ve politika üretmeyi gündeme getirebilir. Böylece AKP, “Kürtlerin temsilcisi de biziz”, “Kürtler hak alacaksa onu da biz sağlarız” biçimindeki Kemalist zihniyet ve politikadan vazgeçebilir. Dahası “Onları” vurarak bu sorundan kurtulmak mümkün olmadığına göre, “Haklarını vererek” bu sorundan kurtulma tutumu ortaya çıkabilir.
Tehlikeli yüzüne gelince, “Onlar” demenin açıkça baskı ve katliamla tehdit etmek gibi bir boyutu vardır. Bu sözle Tayyip Erdoğan, açıkça savaş ilanı yapmakta ve Kürtleri tehdit etmektedir. Başlattığı ve derinleştirdiği savaşı daha da kapsamlı hale getirmenin işaretini vermektedir. Peki ya Kürtler de kendilerini “Onlar” görerek, bu temelde bir tutum ve direniş içine girerse ne olacaktır? Belliki çok sıkışmış, adeta siyasi-askeri baskı altında sağduyusunu yitirmiş olan Tayyip Erdoğan, işin bu boyutunu hesap edememektedir.
Ortadoğu ve Kürdistan’da yaşanan gelişmelerin Tayyip Erdoğan ve AKP yöneticilerini çok, ama çok sıkıştırdığı açıkça görülmektedir. Bu, herkesin gördüğü bir durum ve sonuçtur. Peki ama bu sonuç neden ve nasıl ortaya çıkmıştır? İşte bu sorunun cevabı bazıları tarafından halâ çarpıtılmaya çalışılmaktadır. AKP yöneticileri ve yardakçılarına göre, bu durumdan dolayı kendileri dışında herkes sorumlu ve suçludur. Kimi CHP’yi, kimi MHP’yi, kimi medyayı, kimi de sivil toplumu baş suçlu olarak görmektedir. Hepsi birdense, “En büyük suçlunun PKK, BDP ve Kürtler olduğunda” birleşmektedir.
Hâlbuki sorumlu ve suçlu kendileridir, izledikleri ABD işbirlikçisi ve uşağı politikalardır. Boylarını aşacak düzeyde Arap âleminde yaşanan gelişmelere karışmalarıdır. Kaddafi yönetimine karşı NATO savaşının karargâhı haline gelmeleridir. Esat yönetimine karşı savaşın bayraktarlığını yapmalarıdır.
Elbette böyle işbirlikçi ve komşularına karşı savaş yanlısı politika izlemeleri nedensiz değildir. Kürtlere karşı izledikleri inceltilmiş inkâr ve imha politikası bunlara yol açmaktadır. Kısaca AKP’yi bugünkü duruma düşüren izlediği “Kürt karşıtı” politikasıdır. Kürt politikasında AKP’nin CHP, MHP ve Ergenekon ile özünde bir farkı yoktur. Hepsi de Kürt karşıtıdır, Kürt inkârı ve imhasını amaçlamaktadır, şoven Türk milliyetçiliğinin birer versiyonu durumundadır. Aralarındaki fark sadece biçimseldir, sözdedir. Kürt düşmanı bu tutumu ve politikayı CHP, MHP ve Ergenekon kaba ve açık Kürt düşmanı biçiminde yürütürken, AKP ise daha ince, maskeli, sözde Kürt varlığını kabul eden ama gerçekte ise Kürt soykırımını daha etkin yürüten bir politikanın sahibidir.
İşte bu anlayış, tutum ve politika AKP’nin Kürt sorununu çözmesini engellemekte, AKP’yi Kürtlerle savaşır hale getirmektedir. Kürtlerle savaş AKP’yi faşist, militarist ve despotik kılarak Türkiye’de demokratikleşmeyi geliştirmesini engellemekte, Ortadoğu’da ise savaş politikası izlemek, daha doğrusu ABD’nin kuyruğuna takılmak zorunda bırakmaktadır. Yani her şeyin merkezinde izlenen Kürt politikası vardır. AKP’nin Kürtleri inkâr eden ve soykırım uygulayan gerçeği vardır.
Hâlbuki AKP yöneticileri bu konuda Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ve PKK yöneticileri tarafından defalarca uyarılmıştır. Kürt sorununu çözmeyen politikaların AKP’yi ve Türkiye’yi çıkmaza ve tehlikeli bir sürece sokacağı açıkça belirtilmiştir. Bugün yaşadıkları bu durumların sorumlusu olarak kendi izledikleri Kürt soykırımı politikalarını göreceklerine, bir de Kürtleri ve PKK’yi sorumlu tutmaları anlaşılır değildir. Öyle ki, elleri kanasa neredeyse bundan PKK’yi ve Kürtleri sorumlu görür noktaya gelmişlerdir.
Bugün Türkiye’nin yaşadığı çıkmaz ve tehlikeyi görenler, bunu yaratan AKP politikalarını da iyi tanımalıdırlar. Öyle Bahçeli kabadayılığı ile, yani faşist saldırganlıkla işin içinden çıkılamaz. BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın da ifade ettiği gibi, Kürtler de meşru savunmaya geçerse ne olacaktır? Hiç kimse artık Kürtleri kurbanlık koyun sanmamalıdır. “Onlar” diyerek Kürtleri ürküteceğini sananlar yanılırlar.
AKP’nin mevcut Kürt karşıtı politikadaki ısrarı hem AKP’yi hem de Türkiye’yi daha büyük felâketler ve parçalanma-tükeniş içine götürür. Bu gerçeği herkes görmek ve doğru anlamak durumundadır. Özellikle de AKP’liler ve Tayyip Erdoğan bu gerçeği doğru anlamalıdır. Dolayısıyla “Onlar” diyerek İkinci Bahçeli olmaya çalışmak yerine, politik gerçekleri görerek Kürt sorununun demokratik özerklik çözümünü gerçekleştirmeye yönelmelidir. AKP için başka bir yol kalmayacak gibidir.
Demokratik güçlere gelince, Kürtler için ifade edilen “Onlar” kavramının içine kendilerini de koyarak, AKP iktidarının gerçek bir alternatifini yaratmayı mutlaka başarmalılar. Sıkışan AKP, önü açılan demokrasi hareketi demektir. AKP’nin yaşadığı krizden demokrasi hareketinin başarıyla çıkışını mutlaka başarmak gerekir.
Selahattin ERDEM
Yeni Özgür Politika
- Ayrıntılar
Siyaset dediğimiz şey; sözle başlar, eyleme dönüşür. Bu işleyişi esnasında izlediği temel rota ise etki-tepki olmaktadır…
Siyaseti bunlardan bağımsız ya da farklı anlamaya çalışmak, yine onu farklı şekilde anlatmaya çalışmak; ya siyasetten anlamamaktır, ya da siyaseten aymazlık içinde olmaktır.
Son günlerde yaşananlar karşısında birçok çevrenin “ne oluyor” gibi sorular sorması, yaşananlara bu kadar yabancı kalması; bu ülkenin siyasi iklimini ve eylemlerini sorgulamadan kaçışının farklı bir ifadesi oluyor.
Hergün her yerde yaşanan saldırılar, alan hakimiyetleri karşısında hep bir suçlu aramak! Belki bir yere kadar kabul edilebilir, ama bu arama esnasında ortaya çıkan gerçekleri ters yüz etmeye çalışmak, işin ne kadar acılı olduğunu bir kez daha gözler önüne sermektedir…
İşte bu durumun içine girenler/düşenler, aslında basit bir pandomim oyuncusundan farksız olmaktadır. Bu şahsiyetlere siyasetçi demek güç olduğu gibi bunların siyasetten anladığı tezini savunmak, ülkenin iktidarını bunlara teslim etmek ise başlı başına kamusal bir pandomim oyunun dışında farklı bir anlamı taşımıyor…
Olay bu kadar basittir!
Alan hakimiyetini günden güne arttıran, farklı eylem tarzlarıyla sürekli bir şekilde orta yoğunluklu çatışma içerisinde yer alan HPG hattında durumun netliği ve anlaşılırlığı gayet açıktır…
Karşı tarafta ise; birlik ve bütünlük adı altında, bizim dediğimizin dışında bir şey sormayın, yazmayın ve çizmeyin yaklaşımlarıyla, tüm ülkeyi tesiri altında tutarak, bastırarak-korkutarak mücadele ettiğini sanan ve “usta”lık dönemini bu şekilde ifşa eden bir hükümet!
HPG’nin süreç karşısındaki netliği ve tavizsizliği ne kadar net ise, siyasi iktidarın yaklaşımı ve mücadele mantığı da o kadar saçma, o kadar acınası ve o kadar ahmakça!
Son dönemde yaşananlarda her iki taraf arasındaki yaklaşımı ve mücadelenin parametresini bunların dışında görmek/yorumlamaya çalışmak mümkün değildir…
Siyasi iktidarın; bölge siyasetlerindeki söz-eylem sarmalını da bu süreç içerisinde değerlendirmeye çalıştığımız da, bölge ve uluslar arası siyasette başarısızlığın/belki de dib’e vurmanın dışında herhangi bir sonucu olmadığını bugün itibariyle herkes daha iyi görebilmektedir.
Tekrar başa dönmek gerekirse;
Siyasetin söz ile başladığını ve beraberinde eyleme dönüştüğünü son on yıl içerisinde bir kere daha genel hatlarıyla analiz etmek gerekiyor;
Siyasi iktidar; ilk başlarda çözeceğim dedi, benim sorunum dedi! Birçok çevrede ilgiyle karşılandı, takip edildi. Birçok platformda bütün çevreler sözle başlayan bu siyasetin eyleme dönüşmesini bekledi.
Siyasi iktidar; açılım yapacağım, tabuları yıkacağım dedi. Yine her yerde bir heyecan dalgası uyandı, herkes otuz yıllık kanın duracağını sandı. Dağdakilerin “bizim çocuklarımız” olduğunu söyledi, herkesin gözleri nemlendi, bundan sonra “anaların ağlamayacağına” herkes inanmaya başladı.
Siyasi iktidar; sanatçısı-sporcusu ve hatta simitçisiyle toplantılar yaptı. Ortak akıl oluşturmaya çalıştığını söyledi, dağdan gelenlerin topluma dahil edileceğini söyledi. Siyasi iklime katkıda bulunmaya çalışanları dinliyormuş gibi göründü, uygulama da kendi bildiğinden ödün vermedi.
Siyasi iktidar; söz ile eylem arasındaki tutarsızlığını pervasızca arttırmaya başladı. Konuyu çözümden ziyade, silah bırakma sevdasına dönüştürdü.
HPG ise; her fırsatta çözüme ve barışa katkı sunmak istedi. Siyasi irade olarak gösterilen Öcalan üzerinden sorunun sağlıklı bir şekilde çözülebileceğini söyledi. Ancak bu şekilde söylenen sözlerin, eylemsel bütünlük içinde sonuca gideceğini, aksi halde savaşın çok şiddetleneceğini söyledi…
İşte şu anda yaşananlar bunların dışında başka bir şey değil. Olay bu kadar basit! Hani “neler oluyor” diye soruluyor ya, biraz da buradan bakmak lazım. Siyaset dediğimiz şey ve usta’lık dönemi olarak atfedilen bu süreçte Türkiye’nin yaşadıklarının bunların dışında herhangi bir açıklaması yoktur.
Toprak Cemgil
- Ayrıntılar
“Huruç’lama tarihte çokça karşılaşılan bir durum ve olgudur. Kimisi baş belalarını üzerinde atmak için yapar, kimisi aç olanları dindirmek ve susturmak amaçlı, kimisi yeni cennetler göstererek kamuflajını kendi içinde istikrar yaratmak için, kimisi de yaşanan bir sorunu başkasının üzerine atmak yada şaşırtmak için yapar. Hepsinin birleştiği yol yöntem ise huruçlamayı savaşla yapmasıdır.
Derler ki İskender’in ordusu esasta Yunan adasında kraliyete tehlike oluşturduğu için bir nevi kibarca yurttan atılanlardan oluşur. Ve bundandır ki çok gözü kara bir sefere kalkışırlar. Çünkü kayıp edecekleri bir şeyleri yoktur da ondan.
Haçlı seferlerine girişilirken seçtikleri askerler esasta açlık içinde kıvranan kesimlerden oluşuyordu. Aç-susuzlar Roma kilisesi için çok ciddi tehlikeyi oluşturuyordu. Açların isyanı çok sürmeyecekti ve saldıracakları ilk kurum kilisenin çiftlikleri olacaktı. Bunun için bu kesime karnını doyuracak bir yer göstererek bir tasla iki kuş ya da birkaç kuş vurulacaktı. Ki vuruldu da. Açlar, isyancılar Avrupa’da kibarca atıldılar, Avrupa’nın iç huzura düzeldi, yani kilisenin. Ortadoğu’ya saldırılarak Ortadoğu’yu haraba zara çevirdiler ve o gün bugün Ortadoğu belini düzeltemez oldu.
Daha da sıralayabiliriz. Ancak yukarıda verilen örnekler, Huruçlama yönteminin en iyilerinden sayılırlar.”
Türkiye özelde 19 Haziran 2012 günü başlayan, 23 Temmuz Şemdinli ile devam eden, 4 ağustos Rındeke karakol baskınıyla zirveleştirilen devrimci operasyonlarla son yılların en ciddi ve zorlu sürecine girmiş bulunuyor. Devrimci operasyon ve harekatlara birde iflas eden Suriye siyaseti birlikte ile tüm komşularla “sıfır sorun”dan tam sorunlu olan bir politikayı eklersek, Türkiye gerçekten son yılların en zorlu sınavlarından bir tanesinden geçtiğini herkes görecektir.
Türkiye’nin başındaki iktidar kliği uzun yılların vermiş olduğu hakimiyet, toplumdan aldığı oyların verdiği rahatlık, uluslar arası güçlerden aldığı açık çekler nedeniyle son derece kendine güvenli ve emin bir yapıya sahipti. Nede olsa dünyanın süper gücü ile adeta yatıp kalkan bir iktidar söz konusuydu. Desteklerden adeta destek beğen dercesine, emperyal gücün kendince tam bir taşeronu olmanın verdiği güvenle herkese kafa tutan, kimseyi takmayan, herkesi küçümseyen, otoriter, zorbacı ve de tam totaliter bir zihniyet ve pratikle kendini kaybetmişti. Bunun içindir ki dediğim dedik çaldığım düdük misali herkese kendisini dayatabiliyordu.
Ancak 19 Haziran 2012 günü ile birlikte Türkiye’de yeni bir süreç başlatılmıştır. Devrimci dalga yani Devrimci Halk Savaşı stratejisi daha ciddi bir şekilde pratiğe geçirilince, uluslar arası konjonktürün verdiği avantajlarda eklenince Türkiye’nin o kendisinden memnun, kendisini beğenmiş, burnundan kıl aldırmayan iktidar kliği tam bir panik havasına girmiştir. Hele birde Şemzinan’da gerillanın kurduğu alan hakimiyetini kabullenerek geri çekilen bir ordu gerçekliği de ortaya çıkınca tam bir ruhsal çöküşe geçtiler.
Dikkat edilirse “o yazıları senin ağzına tıkarım” sözleri, yine “bu söylenenleri, yazılanları bir yere not ediyorum” yanına birde “Siz hangi kanı taşıyorsunuz?” diyen başka faşizan diller esasta ruhsal çöküşün tüm boyutlarını gözler önüne seriyor.
Yeşil Türkçüler dediğimiz gibi ilk kez bu denli zorlu bir süreci yaşar oldular. Tüm cephelerde yaşadıkları bir fiyaskodur. Gerillaya karşı tümden yenilen bir ordu ve giderek Kürdistan’da denetimini kaybeden bir iktidar kliği. Suriye’de Sünni İslamcılara yatırım yaparlarken Kürtler demokratik özerkliklerini adım adım inşa etmenin de ötesinde ilanını yapıyorlar. Yani tümden iflas eden bir Suriye siyaseti söz konusudur. Ve birde daha da önemli olan bir gelişme ise düne kadar kanka oldukları İran devletinin TC’ye karşı aldığı tavırdır. Irak zaten TC devletine karşı tavır almıştır.
TC devletinin elinde kala kala düne kadar onlarca hakaret yağdırdıkları Barzani ve Talabani kalmıştır. Barzani ve Talabani Kürtler arasında ilk kez bu denli gelişen ulusal birlik çalışmalarına –isteseler bile- ters düşemeyecekleri için şimdilik bu kozda iflas etmişe benziyor.
Lafı uzatmadan Türkiye’yi yöneten klik tam bir sıkışıklığı ve tıkanmayı yaşıyor. Tıkanmanın yolunu açacak çeşitli yol yöntemler vardır. Bunların başında Türkiye’nin gerçekten demokratik değerlere saygılı bir şekilde öncelikli olarak Kürt halkının tüm haklarını geri iade etmesidir. Ve de Türkiye’de ne kadar anti demokratik uygulama varsa, kurum ve kuruluş varsa terk edip demokrasi önündeki engelleri aşmasıdır. Bu en çözümleyici yöntem olacaktır.
İkinci bir yöntem ise bu sıkışık ortamı çok ciddi bir milliyetçi dalgayla, büyük bir saldırıya dönüştürerek Kürt özgürlük hareketine, onun siyasetine, onun tüm kurum ve kuruluşlarına saldırmaktır. Yine Suriye’ye müdahaleyi hızlandırmaktır. İran ve Irak’a karşı da uluslar arası emperyal güçlerin yanında saldırıya geçmektir.
Öyle görülüyor ki Türkiye’yi yürüten ve yöneten güç ikinci yönteme başvurmaya başlamıştır. İçeride ciddi zorlanan, giderek ret edilen, pet şişelerle karşılanan, şehir merkezlerinde kuyruklarına teneke takılarak dışarıya atılan bu iktidar kliği, kendisini yeniden toparlaya bilmek için bir can simidine ihtiyacı vardır. Bu can simidi ise var olan ortamda milliyetçilikle, duyguları daha da kabartarak halkları birbirine düşman hale getirmektir. Milliyetçilik ve saldırganlıkla yeniden kaybettiği imaj bozukluğunu düzeltmektir. Bu saldırganlık hem içeride körüklenecektir hem de dışa dönük saldırılarla tetiklenecektir.
Yani hem kendisini düze çıkaracak, hem kendisine düşman bildiklerini etkisiz hale getirerek pasifleştirecek ve hem de ne kadar muhalif güç varsa yanına alarak hedeflediklerine saldıracaktır.
İşte tarihte bu tür kirli ve hile dolu yönteme Huruç’lama diyorlar. İç sorunlarını başkalarının üzerine yığarak kendini düze çıkarma sanatıdır huruçlama.
Yukarıda dile getirdiklerimiz ışığında yeniden ele alacak olursak; Antep’te karakol önünde patlatılan bomba, ertesi gün kaldırılacak bir asker cenazesi töreni tam da gövde gösterisine dönüştürülebilecek olan bir fırsat olacaktır. Hem kendi güçlerini mobilize edeceksin, hem karşı cepheyi hedef tahtasına koyacaksın, hem de herkesi etkisiz hale getirerek çökmüş ruh halini düzeltmeye kalkışacaksın.
Evet, tipik bir Huruçlamadır bu. Bunun için eğer Antep’te kimin bu bombayı koyup çok sayıda sivil insanı öldürdüğüne bakmak istiyorsanız önce bu bombalı saldırından kazançlı çıkanların kimler olduğuna iyi bakmak gerekir.
Antep saldırısı sadece ve sadece Akepe ve iktidar kliğine yaramıştır. Ancak gerçekler çıplak olmayı sever derler, er ya da geç en kısa zamanda bu bombanın kimler tarafından oraya bırakıldığı açığa çıkacaktır. Ve bu lanetli bombanın Yeşil Ergenekon tarafından yani Akepe tarafından yerleştirildiği ortaya çıkarsa kimse de şaşırmamalıdır.
Şaşırmamalıdır çünkü Antep Akepe’nin can simidi yapılması için her şey yapılmaya çalışılıyor. Yoksa henüz bir şey netleşmemiş iken, ortada veriler yok iken nereden çıktı, “15 gündür arıyoruz”, “PKK yaptı, Suriye ile danışıklı dövüş temelinde Kürtler yaptı” sözleri. Hele birde elbirliği ile cumhur reisi, ruh hastası başbakanı, marangoz hatası sonucu oluşan iç işler bakanı ve cümle cemaat bu yeşil Türkçülerin tüm psikolojik savaş medyası.
Evet yarın bu vahşeti Yeşil Ergenekon yaptığı ortaya çıkarsa şaşırmamak gerekir.
Hayri Engin
- Ayrıntılar
Birkaç gün önce Hakkari şehir merkezine Türkiye devleti içerisinde adeta Kürt düşmanlığının en uç ve marangoz hatası sonucu dünyaya gelmiş olan “ucube” tipi İ. N. Şahin geldi. Kürt düşmanı olan bu tipin kuyruğuna teneke takmak için halkımız harekete geçti. Halkımızın bu hareketini TC devletinin medyası genişçe yer verdi. Devasa bir özel tim ordusuyla nasıl bir dükkana daha sonra da apar topar Hakkari Dağ Tugayına kaçırıldığını da izledik. Ve öyle görülüyor ki bundan böyle bu tür manzaraları daha fazla izleyeceğiz.
Kürt halkına herkes bundan böyle istediği gibi hakaret edemeyecektir. Kürt özgürlük hareketine herkes artık her istediğini söyleyemeyecektir. Ne Kürt halkına, ne de özgürlük hareketine bunca hakarete artık izin verilmeyecektir. Artık Kürdistan’da ya da Kürdistan’ın dışında Kürt halkına ve onun özgürlük hareketine yapılacak her türlü hakarete misliyle halkımız cevap verecektir. Bazılarının kuyruğuna teneke takıp ülkemizin şehirlerinde, kasabalarında, beldelerinde, köylerinde, mezralarında hakaret edenleri dolaştıracağız. Bunu öncelikli olarak Kürt düşmanlığı yapan herkes iyi bilerek yapmalıdır.
Yıllardır Kürt halkının kendi yolunu çizeceğini cayır cayır haykırıyoruz. Her yerde ama her yerde bunu alenen söyledik ve söylemeye devam da ediyoruz. Artık sizin bu faşizan uygulamalarınızla yaşamak zorunda değiliz. “Kürt sorunu dedikleri sorunu aradım bulamadım, varsa birisi bana da göstersin” diyerek Kürt halkının tüm değerleriyle alay eden, Kürt düşmanlığını adeta içselleştirerek tam bir faşist Gestapo’cu gibi halkımıza saldıran, dediğimiz gibi halkımızın aklıyla, duygularıyla, değerleriyle alay edenlere bizim bundan vereceğimiz cevaplar daha net olacaktır.
Hakkâri sadece bir başlangıçtır. Artık her yer bir Hakkari olacaktır. Her yer bir Şemzinan olacaktır. Her yer bir Gever olacaktır. Marangoz hatası sonucu oluşmuş ucube tipi ve tipleri ülkemizin hiçbir yerine bırakmayacağımızı öncelikli olarak tüm Türk emniyet mensupları bilmelidir.
Ve artık sadece bu ucube tipe değil bu tipten ucube kişiliklere izin verilmeyecektir. Batman’a gelip halkımıza ve özgürlük hareketine dil uzatmayacaksınız. Amed’e gelip, kendini Amedli bilip keklik takımı gibi “Kandil’i bombalayın” diyemeyeceksiniz. Ya da Bingöl’e gelip özgürlük hareketine ve değerlerine dil uzatamayacaksınız. Aynısı Dersim içinde geçerlidir. “Asıl Türk biziz, biz Kürt değiliz, bunlar terörist” de diyemeyeceksiniz. Çünkü ülkemizin her yerinde TC devletine işbirlikçilik yapanları, keklik takımı gibi hainlik yapanları, fiziki ve kültürel soykırımın meşru ve resmi temsilcisi olan Akepe’nin yandaşlığını, yine fiziki soykırımın halen savunuculuğunu yapan CHP’sini bizler ülkemizde KADİMA tipi partiler olarak ele alıyor ve öyle de yaklaşıyoruz. Ülkemizde Kadima partilerine izin verilmeyeceğini herkes iyi bilmelidir.
Dünyanın neresine giderseniz gidin, bir halkın soykırımını savunan, bu soykırım için uğraşanlar insanlık suçu işliyorlardır. Uluslar arası sözleşmeler halkların soykırımını savunanları insanlık suçu işlemekle eleştiriyor ve bunlar ileri düzeye vardığında Lahey’de yargılıyor.
Kürtlerin fiziki ve kültürel soykırımının önünü açan uluslar arası sistemin kendisi olduğu için Kürt halkına karşı işlenen insanlık suçlarını yargılamıyor. Çünkü insanlık suçlarını Kürdistan’da yargılasa öncelikli olarak uluslar arası sistem kendisini yargılamak zorunda kalacaktır. Bunun için bunu yapmaktan kaçınmaktadır.
Evet, Kürt özgürlük hareketi olarak bundan böyle kendi yolumuzu sadece demokratik özerklik sistemini kurmakla belirlemeyeceğiz. Aynı zamanda Kürt halkına karşı işlenmiş olan, işlenen, işlenmeye devam eden insanlık suçlarını da yargılamaya başlıyoruz.
Evet, bu yeni bir süreçtir. Kürt halkının kendisini savunmaya geçtiği yeni bir süreçtir.
Evet, Kürt halkının ve özgürlük hareketinin Kürdistan’da faşizme hizmet eden, faşizmin yöneticiliğini yapan, faşizme destek sunanları yargılamaya başladığı tarihi bir süreçtir.
Bu tarihi sürece özelde Kürt gençlerini aktif katılmaya ve çalışmaya davet ederek, artık ülkemizde halk düşmanlığını yapanlara yol vermemeye, herkesi ama herkesi davet ediyoruz.
Rojhat Bluzeri
- Ayrıntılar
Faşizmin en iyi tanımı herhalde ırkçılıkla özdeşleştirilenidir. Yani ırkçı yaklaşımların gideceği yerin faşizm olduğudur.
Akepe gerçekliği her geçen gün daha fazla açığa çıkıyor. Sıkışıklığın insanın tüm gerçeklerini gözler önüne serdiği söylenir. Yani normal koşullarda insanlar kendilerini iyi kamufle edebilir diyor ruh bilimi. Ruhsal sıkışıklığın yok ise, ciddi bir baskı altında değilsen, duygu selini kontrol edebilecek bir pozisyondaysan oto kontrolü kaybetmiyor insan.
İnsan ne zaman ki duygusal bir atmosferin etkisine girmiş ise, ne zaman ki onu köşeye sıkıştırmış iseniz o zaman o insanın tüm özelikleri bir bir açığa çıkar. Bunun için deniliyor ki; insanın en net açığa çıktığı saha zor koşullardır. Zor koşullarda bireyci mi yoksa gerçekten toplumcu olduğunuz net ortaya çıkar. Çünkü bireycilik sizin güdülerinizi konuşturturken, toplumsalcılık ahlaki değerlerinizi kamçılar. Bu durumda kişi olarak neyseniz böyle ortamlarda çok net bir şekilde ortaya renginiz çıkar. Yani zorluklar bir nevi turnusol kağıdı gibidir. Asit mi yoksa baz mı olduğunuz hemen anlaşılır ve siz kendinizi saklayamazsınız.
Buğun Kürdistan’da çok ciddi bir mücadele sürüyor. Öyle ki özelde 19 Haziran Oramar ve Şitazan hareketi, ardından 23 Temmuz 2012 Şemdinli harekatı ve en sonda 4 Ağustos 2012 Çele harekatı. Ve tabii Amanoslardan Serhat’a, Dersim’den Garzan’a ve Botan’ın farklı yerlerindeki gelişmelerinden hiç söz bile etmiyoruz.
Öyle ki TC devleti ve onun gerçekten yeşil Türkçü yapısı Suriye’ye dönük tamda planlamalar yaparken: bir Suriye’deki Kürtlerin destansı özgürlük direnişleri ve demokratik özerkliğe doğru yürüyüşleri ve birde buna denk bu kez Hakkari coğrafyasında gerillanın alan hakimiyetini sağlamaya başlaması tüm bu planları alt üst etmiş bulunmaktadır. Bu ise sıkışıklık demektir. Sıkışlık ise çoğu zaman duygularını kontrol edememek demektir. Böyle anlarda ani refleksler, yalanlar, kendini savunmalar derken bireyin oto kontrolünü kaybettiği anlardır.
İşte tamda böylesi anlarda bireyler neyse kendi renklerini dışarıya vururlar. Niyetlerini açığa vururlar. Kim olduklarını, ne düşündüklerini bir bir dile getirirler. Sizin ve bizim o bildiğimiz nezaket dolu yaklaşımları artık böyle ortamlarda gerçekleri açığa çıkmış kişilerde göremezsiniz. Çünkü bir kere bu tip kişiler raydan çıkmıştır. Kontrolsüzdür. Frensizdir. Ve bunun için aklına ilk geleni söylemeye başlarlar.
Böyle anlar “gerçekler çıplak olmayı sevdiği” anlardır. Bu bilinçli bir çıplak olma olayı elbette değildir. Ancak insanın renk verdiği, kendisini ele verdiği anlardır. Kendine Müslüman, kendine demokrat olan böylesine bir hükümetin yetkilileri nasıl da meğer saldırganlarmış? Meğerse ne kadar da ırkçı ve faşistlermiş?
Örneğin marangoz hatası: “Bunu kimsenin karıştırmaya ve benim sözlerimi oraya püskürtmeye yeltenmesin, hakkı yoktur, ağzına tıkarım o yazıları senin” diye biliyor.
Marangozun koruma meleği olan: “Herkes net olacak. Kimden yana olduğunu söyleyecek. Sen PKK terör örgütünden yana mısın yoksa bu milletten yana mısın?” hatırlayanlar bilir daha önce de sıkıştığında: “Ananı al da git” “ucube”, “tıksırıncaya kadar için”, “kadın mıdır, kız mıdır bilemem”, “burnunu sürtmek” ,“tükürdüklerini yalayacaklar”, “Dini Zerdüşt olanın ne ilgisi var bu işlerle” ve tabii bir de “bunları not ediyorum” diyecek kadar megolamanlığı açıkça ifade eden bir ruh hastası. Başka da Alevilerin cem evlerine “ucube” kelimesini kullanmasını hangi hastalıkla izah edebilir ki insan?
Ve birde tabii sözde hep mendille dolaşan kendince diğerlerine göre hümanist geçinen bir vampir var. “Siz hangi kanı taşıyorsunuz? Nasıl bunu yapabilirsiniz? Uzaydan mı geldiniz?” diye kendince Kürt siyasetçilerine yükleniyor. Aynı zatı birkaç ay önce Kürtlerin dili içinde çok renkli şeyler söylemişti:
“Şartlar elverirse Kürtçe sadece seçmeli ders olabilir. Yoksa ilköğretimden üniversiteye kadar Kürtçe bir eğitim yapılması mümkün değildir. Kürtçe anadilde eğitimin önünde anayasal engel var. İkincisi, anayasal bir engel olmasa, Kürtçe bir eğitimin kaliteli bir eğitim olabileceğine inanıyor musunuz? Bir medeniyet dili midir Kürtçe? Böyle anadilde eğitimi düşünmüyoruz. Anadilde eğitimin Türkçe olması hem beraberlik sağlıyor hem de Türkçe bir medeniyet dilidir.” Bu kadar faşizanca kelimeler kullanan bir ruh hastası: "Bu dinamik kıtanın, bu gayretli, çalışkan insanların geçmiş yakın tarihte yaşadıkları acılı, sıkıntılı günleri bildiğimiz için böyleyiz. Çünkü Türk milleti olarak biz sömürgeciliğe karşıyız. Tarihimizin hiçbir döneminde sömürgeci olmadık. İkincisi, ayrımcılığa karşıyız. Ne renklerinden ne inançlarından ne de kıyafetlerinden dolayı bir insanın bir diğerinden daha üstün değildir” diyerekte oldukça demagoji de yapabiliyor.
Tekrar marangoz hatası sonucu oluşmuş kişiliğe dönecek olursak:
“Neyiyle veriyor, belki resim yaparak tuvale yansıtıyor. Şiir yazarak şiirine yansıtıyor, günlük makale, fıkra yazarak oralarda bir şeyler yazıp çiziyor. Hızını alamıyor terörle mücadelede görev almış askeri, polisi doğrudan çalışmasına, sanatına konu yaparak demoralize etmeye çalışıyor. Terörle mücadele edenle bir şekilde mücadele ediliyor, uğraşılıyor. Terörün arkadan dolanarak arka bahçede yürüttüğü faaliyetler ki arka bahçe İstanbul'dur, İzmir'dir, Bursa'dır, Viyana'dır, Almanya'dır, Londra'dır, her neyse, üniversitede kürsüdür, dernektir, sivil toplum kuruluşudur.”
Evet, işte sıkışmışlık bireylerin rengini hiçbir perdeye yer vermeden açığa çıkartacak güçtedir. Özgürlük hareketi bu ruh hastası iktidar gücünü daha da sıkıştıracaktır. Sıkıştırdıkça gerçek kimlikleri gün yüzüne daha fazla açığa çıkacaktır. Hele birde sözde kürt geçinen hain, işbirlikçi keklik takımı yok mu? Bunları da açığa çıkaracaktır. Yine sözde kendilerini geçmişin demokratı bilenlerin o özündeki faşizanlıkları da açığa çıkaracaktır.
Evet, mücadele özgürleştiricidir. İnsanı tüm takıntılarından kurtarıcıdır. Bizleri yani özgürlük savaşçılarını tüm engelleyici bentlerinden kurtarırken, böyle içi ile dışı bir olmayanları da açığa çıkartmada tam bir çözümleyicidir.
Şimdiden faşizmin ve de böylesine faşist yapıların açığa çıkartılması halklar için bizim yapacağımız ve yaptığımız en hayırlı iş olduğunu da unutmadan ekleyelim.
Şıho Dirlik
- Ayrıntılar
Şemzinan’a bir general atanmış. Ama atanan general atandığı yere gelmemiş. Türk ordusunun büyük başarı elde ettiği, gerillaları silip süpürdüğü, güvenlik sorununun olmadığı bir yere gelmektense emekli olup evinde oturmayı yeğlemiş.
Bir asker, hele hele bir general emir komuta zincirinde aldığı bir talimatı yerine getirmiyorsa;
Ya bu göreve inancı yoktur
Ya bu görevi başaracağına inancı yoktur
Ya bu görevi verenlere inancı yoktur.
Birincisi görevi gerekli hale getiren siyasi, askeri ortam ve koşulların yanlışlığında ikna olmuş birinin göstereceği tutumdur.
İkincisi siyasi ve askeri ortam ve koşulların böylesi bir görevi gerekli kıldığına inansa da kendisinin bu görevi başaracağına dair inancı yoktur.
Üçüncüsü ise kısacası “sıkıysa siz kendiniz gidin” şeklinde özetlenebilecek bir tavırla birlikte görev yaptığı ve üstleri olan komutanlara duyduğu inanç kaybının ortaya çıkaracağı bir tavırdır.
Ama tabii ki daha önemli olanı o alandaki gerilla hakimiyetini kıramayacağını, bunun da bir yenilgi olduğunu çok iyi bilmesi ve son dönemlerine gelen bir general olarak ordu sicilini böylesi bir yenilgiyle kapatmama istemi.
O da çok iyi biliyor ki başarısızlığa uğrayan tüm silah arkadaşları şimdi çeşitli dava ve iddianameler nedeniyle Silivri’de, çeşitli cezaevlerinde başarısızlıklarının bedelini ödüyor. Yıllarca gerillaya karşı savaşmış, envai çeşitte katliam uygulamış, kendini askeri deha ilan etmiş, ordunun birinci adamı olmuş İlker Başbuğ bile gerillaya karşı başarı elde edememesi nedeniyle hesaba çekilmişse kendisinden hayli hayli hesap sorulacağını biliyor.
Tabii Şemzinan gerçeğini de unutmamak lazım.
Bir ayı bulan gerilla kuşatması karşısında devletin tüm imkanları, ordunun tüm askeri, teknolojik harekatlarının başarısızlığa uğradığı bir yer Şemzinan. Operasyon üstüne operasyon, hava saldırısı üstüne hava saldırısı, bombardıman üzerine bombardıman yapılmasına rağmen gerillaların elinden alamadılar o alanları.
“bitirdik”, “büyük zayiatlar verdiler”, “çok sayıda terörist öldürüldü” propagandalarıyla başarı ilanı yapanların operasyon yapılan alanlarda halen gerillanın yol kontrolü yaptığı, bunu rutinleştirdiği gerçeğini nasıl açıklayacakları ise muğlak.
Bu başarısızlığı yıkacak yer bulunamıyor. Siyaseti mi, orduyu mu, askerleri mi, istihbarat eksikliğini mi, teknoloji azlığını mı gerekçe yapacakları belli değil.
Geçmiş pratiklerine baktığımızda ordunun en temel gerekçesi bir komutanın başarısızlığıdır. Ya emirleri tam uygulamamış, ya hazırlıkları tam yapmamış ya da yanlış inisiyatif kullanmıştır. Ordu ve onun emirlerini veren siyaset suçlanamayacağına göre bu, en doğru yol olur.
E, tabii onca sene bu ordunun içinde yer alan bir komutanın tüm bunları görebileceğini de varsaymamak olmaz. Adam eceline susamamış. Birkaç senelik ayrıcalıklı yaşamı elinin tersiyle itebilmiş olması onun objektif bir değerlendirme yaptığını gözler önüne seriyor.
Tabii bu diğer komutanlara da bir emsal teşkil etmeli. Gerillayla karşılaşmak zorunda kalan tüm komuta ve asker gücü şimdiden hesap vermek üzere inceleniyor. Şimdiden bu kirli ve aşağılık savaşın başarısızlığının yükünü kaldıracak insanlar tespit edilip onlar hakkında araştırmalar yapılıyor. Eğer gerçekten de kendini, ülkesini, mesleğini düşünenler varsa sakın ha gerillayla karşılaşmaya kalkmasın. Sonu bu emsallerden daha kötü olacaktır.
Diğeri de tabii ki askerlerin sorunudur. “vatan hizmeti” yalanıyla kışkırtılan aile ve çocukları da artık şöyle bir silkelenip kendine gelmeli. Ortada vatan savunması diye bir şey yok. Bir işgal ordusunun öne sürülmek için hazırlanan zavallı askerleri söz konusu. Sizin çocuklarınız başka bir ülke olan Kürdistan’ı işgal etmek isteyen bir ülke yönetiminin ve ordusunun emrindeki piyonlardan başka bir anlama gelmiyor.
Bakın ve görün, komutanları dahi artık Kürdistan’da savaşmaktansa evinde oturmayı yeğliyorsa siz neden kendi çocuklarınızı bu savaşa gönderiyorsunuz? Bu kadar mı nefret ediyorsunuz çocuklarınızdan, bu denli bıktınız mı yaşamlarından?
Pir Kemal
- Ayrıntılar
Kim demiş ölüm var diye bize?
Biz ölüme ölümle meydan okumuş, ölümde yaşamı yaratmış olanların hikâyelerine tanıklık ettik tarih boyu. Çünkü biz dirilişlerini direnişlerle yaratan bir halkın çocuğuyduk. Nasıl diyordu Apê Musa? “Direnmek yakışırdı Kürde, yaşamanın bir diğer adı direnmektir…” Evet, bizde yaşamanın diğer adı direnmektir. Direnmenin diğer adı yaşamak değildir. Yani yaşamak için direnmezsin, direndiğin için yaşarsın. Tıpkı şimdi bizlerin yaşadığı gibi, Kürt halkının yaşadıkları gibi…
14 Temmuz direnişinin bir yıldönümünü daha geride bıraktık. Kürt halkı bu yıl da bu tarihi günü adına yakışır görkemlilikle karşılandı. Amed meydanlarında Kürt halkı T.C’nin baskı ve zulmünü yine direnerek karşıladı. “ Biz size tarihinizi hatırlama fırsatı vermeyiz, alanlara çıkmanıza izin vermeyiz” diyen, her yıl Kürt halkının onurunu kıramaya çalışarak onu teslim alamaya çalışan devlet, halktan bir kez daha cevabını aldı. Çünkü halk biliyordu, bu yalnızca mitinge verilmemiş bir izin değildi. Bu tarihin Kürtler aleyhine akmasına izin vermemekti. Çünkü Kürt halkı bundan bir yıl önce bu izin vermemelere “ ey devlet sen bizim irademiz değilsin, bizim irademiz Önder APO’ dur” demiş ve bu temelde Demokratik Özerkliğini ilan etmiştir. Aynı şeylerin olacağını bilen ve bundan korkan devlet halkı baskıyla, şiddetle, sopayla yola getirebileceğini düşünmüştür. Oysa karşısındaki Kürt halkının artık korkmadan, iradesini beyan eden bir halk olduğunu nasıl olmuşsa unutuvermiştir. Yine bundan birkaç ay önce cezaevindeki çocuk – özgür- tutsaklar küçücük bedenleri ile dayatılan onursuzluğa cevap oldular. Kendi bedenlerini ateşte tutuşturarak, direniş geleneğinin küçük neferleri olduklarını tüm dünyaya duyurdular. Bilir misiniz düşmanı en çok ne korkutur?
Özgür yarınlar!
Çünkü özgür yarınlar, özgür insanlar onların sonu demektir. Kendi sonlarını Kürt çocuklarının yüreklerinde, beyinlerinde gördükleri için hiçbir insanlık dışı durumdan çekinmeden sizlere saldırmayı kendileri için, gelecek karanlık günleri için en iyi yöntem olarak bilir ve uygularlar. Hem de en çirkin olan uygulamaları. Aslında barbarların insanlık dışı birçok yaklaşımını bilirdik ama bu gün T.C devletinin, özelde AKP faşist hükümetinin Kürt çocuklarına yaptıkları uygulamaları, tacizi, tecavüzü, işkenceyi barbarlıkla tanımlamak çok yetersiz olacaktır. Dünyanın hiçbir ülkesinde çocuklar Kürdistan’da olduğu kadar acı çekmemiştir. Şimdi soruyorum, “hangi ülkenin çocukları annesinin konuştuğu dili öğrenmek istediği için, oyunlarına sarı, kırmızı, yeşil renkler kattığı için, barış, özgürlük istediği için tutuklanır, tutuklanmakla kalmaz işkenceye, tecavüze maruz kalır?”
Tüm bu gerçeklikler tek bir şeyi kanıtlıyor; koskoca devlet, Kürt çocuklarının küçücük bedenlerinden korkuyor. Çocuklarımızdan korkuyor. Çünkü zaferin onlarda gizli olduğunu biliyor. Onlar yaşı küçük, yürekleri, dünyaları büyük çocuklar. Sadece kendi sorumluluklarını yüklenmemiş, bir ülkenin, bir halkın ve insanlığın sorumluluğunu da yüklenmişler. Devrim yaratmak isteyenler genelde, “bizler geleceğimiz olan çocuklara daha özgür yarınlar bırakmak için bu amansız savaşa koyulduk” der. Ama Kürdistan gerçekliğinde bu daha farklıdır. Bu amansız savaşı verenler yalnızca büyükler, kadınlar, erkekler değildir. Bu savaşı bir komutan edasıyla veren yüzlerce, binlerce çocuk vardır. Kürdistan’ın her bir çocuğu kendi özgürlük savaşını kendisi verir, kendi yarınlarını kendisi yaratır. Bu yakıcı gerçeklik, bizleri büyük yürekli çocuklar karşısında mahcup kılmakta, görev ve sorumluluklarımızın bir kez daha farkına vardırmaktadır. Bu yıl da Kürt çocukları düşmana “oh!” dedirtmediler. Kemal Pir’e, M. Hayri Durmuş’a, Akif Yılmaz’a ve Kızıl yıldızlara ardıl oldular ve Kürt halkında direnmenin yaşama nasıl dönüştüğünü gösterdiler.
14 Temmuz’da tarih bir hiçbir zaman yok sayamayacağı bir hakikatin gerçekleşmesine tanıklık etti. Yok, sayılan değerler bu tarihi günde direnişe geçti ve 15 Ağustos’taki dirilişe doğru yol aldı. Yani bir direniş, bir dirilişi yarattı.
Hem de öyle bir diriliş ki, yalnız bir halkı değil bir dünyayı, bir tarihi karanlık uykulardan uyandırdı. Bu birbirine yakın tarihlerin anlam ve önemi de bir o kadar birbirine yakın. Biri direniş, bir diğeri diriliş tarihidir. Hem de her gün bir deniz gibi daha derin anlamlar kazanan ve büyüyen bir diriliş…
Tarihin insanlık adına yarattığı tüm olumlu gelişmeler, insanlık düşmanı sistem tarafından görmezlikten geliniyor ve ters yüz ediliyordu. İnsanlık için direnişe geçenler cayır cayır yakılıyor, idam ediliyor, kıyımlardan geçiriliyordu. Bundan da en büyük nasibi istisnasız Kürt halkı alıyordu. Sen hem insanlığın var olmasını sağlayacak, toplumsallaşmayı yaratacaksın hem de tarihte yok sayılacaksın. Hangi yürek, vicdan ve beyin kabul görebilir ki böylesi bir gerçek-siz-liği? Bunlar karşısında bir tek seçenek kalıyordu Kürt halkına, o da direnmek. Demirci Kawa ile başladı direniş öyküsü, bir akın oldu, aktı binlerce yıl Çağdaş Kawa’ya uzandı. Artık umutlar tükenmiş, Kürt olmak ya da insan olmak diye bir şey kalmamıştı. Her şey toprak altı yapılmış ve bu halk toprak ile bütünleşmesin, özünü, özgürlüğünü bir daha bu özgür topraklarda bulmasın diye, tüm benliği ve varlığı betonlarla örtülmüştür. Yazılan yalan tarihler donabilir, o yalanları yazanlar da gerçek tarih içinde yok olabilir ama insanlık ve insanlığa yol açanlar asla tarih içinde yok olmazlar. Çünkü onların kökleri asırlık çınarlar gibidir. Bir şekilde kendisini yaşatacak, yaratacak bir yol bulur ve yeniden kök salarlar. Tıpkı bir akarsu gibi, önüne ne kadar engel bent konulursa konulsun bir yerlerden sızar ve yatağını bulur.
İşte Kürt halkı için de böyle bir gerçeklik yaşanmaktaydı. Ölümle yaşam arasında ince bir çizgi ya direniş yaratılarak yaşam gerçekleştirilecek ya da ölüme mahkûm olunacaktı. PKK böylesi bir gerçeklik içinde çıkış yaparak Kürt halkında uyanışı gerçekleştirdi. Bu uyanış 14 Temmuz’da direnişe geçti. Büyük bedellerle yaratılan bu direniş 15 Ağustos tarihinde kahraman komutanımız Ağit yoldaş öncülüğünde bir dirilişe geçti. Bu gerçekliği hazmedemeyen düşman kendisini ve diğer gerici güçleri ikna edebilmek için pervasızca “birkaç çapulcu dağa çıkmış hallederiz, bize kafa tutmak ne demek onlara gösteririz” diyorlardı. Öyle olmadığı anlaşılınca birkaç yüz eşkıya, sonra dünyanın başına bela olan birkaç bin terörist olduk. İlk günden itibaren “bitirdik, bitiriyoruz, ‘ya bitecek, ya bitecek” denildi. Her zaman olduğu gibi başı boş bir isyan gözü ile bakıldı ama kısa bir süre içinde öyle olmadığı anlaşılınca bütün hesapları alt üst oldu. Çünkü artık Önderliğiyle, şehitleriyle, halkıyla, Özgürlük hareketiyle ve gerillasıyla bu büyük bir hakikat olarak tüm dünyayı ve insanlığı kasıp kavuruyordu. Hakikat düşmanları için kaçınılmaz gerçeklik 15 Ağustos Dirilişi ile başlamıştı. Orada sıkılan kurşun kesinlikle salt T.C devletine ve askerine sıkılmamıştır. Orada sıkılan kurşun tüm geriliğe, ahlaki politik toplumun yarattığı milyonlarca değerlere düşmanlık yapan herkese, her kesime sıkılan bir kurşundu. En fazla da Kürt halkına eziyet çektiren onun tarihsel değerleriyle oynama ve bununla kendisini yaşatma cüretini gösterenlere sıkılan bir kurşundu. Bugün hala bu kurşunun intikamı alınmak istenmektedir ama bu bir türlü gerçekleşmemektedir. Arttık Kürt halkı her alanı kendisine serhildan alanı yapmakta, serhildanlarla da yetinmemekte, her alanda demokratik örgütlenmesini yaratmaktadır. Önderliğimizin savunmaları ekseninde “ Demokratik Özerkliği” ilan etmiş, irade beyanında bulunmuştur. Sokakları, caddeleri, camileri kısacası tüm yaşam alanlarını ahlaki politik toplum gereklerine göre örgütlemeye çalışmaktadır. Hem de her gün binlerce kadrosu tutuklanırken bunları gerçekleştirmektedir. Çünkü artık bu derya olup akan akıntının önüne almak mümkün değildir. Herkes bunu farkında olmasına rağmen, bir tek gözünü karanlık bürümüş, kendisine yalanı, aldatmacayı esas almış, faşist AKP hükümeti görmemektedir. AKP –faşist- hükümeti gözlerini açarsa hangi yenilmez gerçekliklerle karşılaşacağını biliyor. Bu yüzden gözlerini her gün büyüyen Kürt hakikatine kapatmış, kulaklarını Kürtlerin özgürlük çığlığına karşı tıkatmıştır. Kürt halkı gibi gerilla da tüm alanları kendisi için savaş ve intikam alanı yapmakta, 15 Ağustos tarihinde Agit yoldaş öncülüğünde gerçekleşen dirilişe ardıl olmaktadır. Tıpkı Ronahi, Andok ve Eriş yoldaşlar gibi. Bu kahraman yoldaşlar bugün bile Agit yoldaşın mücadele ruhunun asla yok olmadığını kanıtlarcasına düşman üzerine gittiler, düşmana kâbus oldular. “ Bitti, bitecek” denildikçe, bizler bin olduk, çoğaldık. Her Agit bir Ronahi, her Ronahi bir Eriş, her Eriş bir Andok ve her Andok bir JÎN oldu. JÎN Kürt halkına kendi bedeninde, adı gibi yaşam sundu. Bu arkadaşlar IV. Stratejik hamlenin öncülük bayrağını kaldırarak zafere yol aldılar.
Artık büyüyen, gelişen bu hakikat deryası yok sayılamaz, bu mümkün değildir. Dün nasıl Kemaller Amed zindanında direniş yarattılarsa, Agit yoldaş Gabar’da gerçekleştirdiği gerillacılıkla dirilişi yarattıysa, bugün de Kürdistan’ın çocukları zindanlarında yeni bir 14 Temmuz yaratmakta ve Erişler, Jînler düşmana 15 Ağustos’un tarihi anlamını bir kez daha hatırlatmaktadırlar…
Bizlere düşen, bu eşsiz değerlere sahip çıkmak ve diriliş ruhunu yükselterek dört bir yana yaymaktır. “Ya bitecek ya bitecek” diyenlere her gün yeni bir zaferle cevap olmaktır…
Derşin MİRZA
- Ayrıntılar
