Kürt toplumunda devlet sisteminden kopuş eğilimi gittikçe yayılıyor. Dahası bu kopuş eğilimi devlet düzeni ile de sınırlı kalmıyor, giderek Türkiye’den kopuş haline geliyor. Kürtler kendi özgür ve demokratik sistemlerini inşa etme yolunda yoğun bir bilinçlenme ve artan bir pratik duruş içinde. Bu eğilim sadece Türkiye ile sınırlı da değil, Kürdistan’ın bütün parçalarında bu eğilim gelişme gösteriyor. Başta PKK ve Güney Kürdistan Yönetimi olmak üzere bütün Kürt örgüt ve partileri de toplumdaki bu eğilimi dikkate almak zorunda kalıyor. Özellikle AKP’nin ince inkârcı ve şiddete kayan politikaları bu eğilimi daha çok güçlendiriyor. AKP’nin Kürt sorununu çözeceği umut ve beklentisinin kırılması Kürtleri bu tutuma yöneltiyor.
Bu durumu Kuzey Kürdistan’ın birçok alanında ve değişik toplumsal kesimler içinde görmek mümkün. AKP’den umudun kesilmesi insanları büyük bir tepki ve öfkeye yöneltiyor. Bu da mitinglere ve söylemlere yansıyor. AKP’nin BDP’ye aşırı ve faşistçe yüklenmesi, tutuklamalar sonucunda geriye kalmış olan bir avuç milletvekilini de “Dokunulmazlığı kaldırma” biçiminde tehdit etmesi Kürt demokratik siyasetini daha gergin ve sert hale getiriyor.
Bu gelişmeleri izleyen KCK, toplumun sistemden kopuşunu artırıcı çağrılar yapıyor. KCK Yürütme Konseyi Başkanlığı, kısa bir süre önce yapmış olduğu bir açıklamada Kürtleri “Okula, askere ve mahkemeye gitmemeye, vergi vermemeye ve devletle Türkçe konuşmamaya” çağırıyor. Özgür Kadın Hareketi KJB de Kürt kadınlarına yönelik böyle bir çağrıyı geçtiğimiz hafta yapmış bulunuyor.
Toplumun AKP ve TC sisteminden yaşadığı kopuş dikkate alınırsa, bu çağrıların önümüzdeki süreçte etkili olacağı rahatlıkla söylenebilir. Yeni öğretim yılı başlamak üzeredir. “Asimilasyoncu eğitime hayır! Kürtçe anadilimizde eğitim görmek istiyoruz!” sloganları ile yapılacak bir genel eğitim boykotu çok etkili olabilir. Kürt toplumu, gençlik ve hatta çocuklar buna önemli oranda hazırdır. Anadilde eğitim görme isteğine hiç kimse kolaylıkla karşı çıkamaz. AKP hükümetinin bu gerçeği “Kürtçe seçmeli ders” programıyla maskelemesi mümkün değildir. Hiçbir demokratik çevre “Anadilde eğitim görme” isteğini reddetmez. Dolayısıyla AKP’nin ince inkârcı ve imhacı politikalarını PKK’nin şiddet eylemlerinden çok Kürt halkının “Türkçe eğitimi boykot” kampanyası zorlayabilir.
Askerlik ve hukuk konuları da benzerdir. Kürt gencinin Türk ordusunda asker olması demek, Kürt halkı üzerindeki baskı ve katliam uygulamalarına iştirak etmek demektir. Bu bilinç toplumda ve gençlikte yaygınca gelişmektedir. Geçmişteki “Biraz asker, biraz gerilla” yaklaşımı şimdi gittikçe gerilla lehine değişmektedir. Gençlikte askere gitmeme eğilimi artarken, genel toplumda da çocuklarını askere göndermeme ve böylece baskıya ortak etmeme eğilimi gelişmektedir. Türk ordusu gittikçe Kürt asker bulmakta zorlanacağa ve Kürtlere güven duygusunu daha çok kaybedeceğe benzemektedir.
AKP yargıyı tümden ele geçirmiş ve ikinci bir ordu gibi siyasetin aracı olarak kullanmaktadır. Türk yargısı genelde bir güven yitimi yaşamaktadır. Toplumun adalete güven duygusu iyice zayıflamıştır. Kuşkusuz bu durum Kürtlerde çok daha ileri bir düzeydedir. Mevcut 12 Eylül askeri mahkemelerini andıran “KCK davaları” böyle sürdükçe Kürt toplumundan başka bir tutum beklemek de zaten mümkün değildir. Kürtler devlet hukuku yerine kendi toplumsal ahlak sistemlerini daha çok canlandırmakta ve gerçek adaleti toplum ahlakında bulmaktadır.
Vergi vermemek ve devletle Türkçe konuşmamak da bunlara benzer bir durumdur. AKP’nin toplumu “Açlıkla satın alma” politikasına karşı toplumsal ekonominin geliştirilmesi tek çare olmaktadır. Özgür ve demokratik yaşam ancak toplumsal (komünal) ekonomi ile mümkündür. “Devletle Türkçe konuşmamak” ise asimilasyona karşı kimlik mücadelesinin önemli bir alanıdır. Ayrı bir toplum olma gerçeğinin temsilini ve her an hissettirilmesini içermektedir.
Görülüyor ki, Kürt toplumu Türkçü devlet sistemine karşı topyekûn bir boykot konumuna geçiyor. Türkçü ve devletçi yaşamı reddederek Kürdî ve demokratik toplumcu bir yaşamı öne çıkarıyor. Bu tutumun yayılarak gelişeceği ve önümüzdeki süreçte siyaseti belirleyeceği anlaşılıyor.
Denebilir ki, bu durum iyi ve demokratik bir gelişmedir. Kürtlerin Türkçü ve devletçi sistemden koparak kendi kimliği ve kültürü temelinde demokratik sistemini yaratması en önemli demokratik değişim olur. Böylece Kürt sorununun demokratik çözümü gerçekleştiği gibi, Türkiye’nin demokratikleşmesi de önemli gelişme gösterir. Böyle yapmakta Kürtler geç bile kalmışlardır.
Şüphesiz Kürtlerin böyle davranışının bir boyutu demokratik çözüm gereği olurken, diğer boyutu da AKP politikalarının ince inkârcı ve imhacı gerçeğidir. Kürtlerin bu politikaları anlayarak AKP’den umutlarını kesmeleridir. Böylece Kürtlerde gerçekleri sorgulama bilinci derinleşmiş, bunun sonucunda da sistemden kopuş eğilimi gelişmiştir. Dolayısıyla bu durumun birincil sorumlusu olarak AKP’nin Türkçü ve devletçi politikalarını görmek gerekir.
Bu konuda en ibret verici olan Başbakan Tayyip Erdoğan’ın sözleridir. Her fırsatta Türklük adına “Tekçiliği” vurgulamaktan geri durmamaktadır. Bu söylemin Türk olmayanları dışladığı ve farklı arayışlara yönelttiği açıktır. Yine “Kürt sorunu yoktur” demesi, Kürt toplumunda demokratik çözüm umudunu tümden kırmıştır. Sorunu “PKK ve terör sorunu” olarak göstermesi ve kök kazımaktan söz etmesi, AKP’nin Evren ve Çiller dönemlerinde olduğu gibi bir şiddet politikasını esas aldığını göstermektedir. Bu da AKP’den ve devletten kopuşun önemli bir nedenidir. AKP, eski Kemalistler gibi “Kürdü de biz temsil ederiz” diyerek, Kürt toplumuna ait her türlü değeri reddetmektedir.
Bu noktada en hassas olan Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yaklaşımdır. Yaklaşık 410 gündür aile ve avukat görüşü yaptırılmamaktadır. Bu kadar uzun bir süre Kürt halkı Önder Abdullah Öcalan’ın durumu hakkında bilgi alamamaktadır. Dolayısıyla halk, sağlığından ve güvenliğinden endişe etmektedir. Bu durum Kürt gençliğinde ve kadınlarında çok büyük bir öfkeye yol açmaktadır. Bu da bir yandan Kürt direnişini arttırır ve şiddetlendirirken, diğer yandan Kürtlerdeki “Türkiye ile birlik” bilincini ve duygusunu kırıp kopuşa neden olmaktadır.
Çok iyi bilinmeli ki, bu politika ile AKP adeta ateşle oynamaktadır. Her zaman belirttik: Türk-Kürt birliğinin, Türk-Kürt barışının ve ortak yaşamının harcı Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’dır. AKP’nin bu harcı görmezden gelmesi, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile görüşmeleri yürütmemesi, halkta AKP’ye karşı büyük bir güvensizliğe ve öfkeye yol açmaktadır. Bu da her düzeyde kopuş olarak yaşanmaktadır.
Tabi kopuşun en önemlisi duygusal kopuştur. AKP politikaları Kürtleri duygusal kopuş noktasına getirmiştir. Herhalde en büyük ve tehlikeli bölücülük budur. PKK’yi “Bölücü” olarak itham ederken, en büyük bölücünün AKP olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır. Bunu artık herkesin görmesi ve AKP’nin bu tehlikeli politikalarına “Dur” demeyi bilmesi gerekir.
Selahattin ERDEM
Yeni Özgürpolitika
- Ayrıntılar
PKK Kürdistan’da iktidarını kurmak istiyormuş, demokratik özerklik diyormuş, özyönetim diyormuş. Özcesi PKK ne yapıp yapıp buralarda bir parça toprakta hakim olmak istiyormuş. Ve buna benzer birçok şey dönemin modası olarak tartışılıyor.
PKK iktidar mı olmak istiyor, PKK demokratik özerklik mi diyor, öz yönetim mi diyor ya da ne yapıp yapıp buralarda özgür bir vatan parçası mı oluşturmak istiyor, bu sizi ne alaka eder? Velev ki bu söylediklerinizin hepsi doğru olsun. Peki, size ne diye sorma hakkımız yok mudur? Kürtleri sömürge statüsünde tutan siz değil misiniz? Kürdistan’ı İsmail Hocamızın dediği gibi uluslar arası sömürge statüsüne getiren siz değil misiniz? Öyle ki diğer dünya sömürgelerine tanıyan hakları vermeyen yine siz TC devleti değil misiniz?
Hem soralım hem cevaplandıralım. İki de bir 12 Eylül cuntasının uyguladığı faşizm dile getirerek hiçbir faşist kendisini temize çıkaramaz. Hele hele TC devleti tarihinde bugüne uygulanan faşizmin arkasına sığınarak hiç kimse kendisini aklayamaz.
TC tarihinin ilk günlerinde de Kürdistan onlar için bir sömürgeydi, 12 Eylül cuntası sonrası süreçte de Kürdistan onlar için bir sömürgeydi, şimdi de arada 90 kaç küsur yıl geçtikten sonra yine sömürgedir. Sömürge olarak görmenin temel bazı verileri vardır.
Öncelikli olarak 1924 yılı ve ardından çeşitli süreçlerde oluşturulan anayasaların hepsinde adım adım tekçilik tümden hakim olmuş ve ideolojik bir çizgi olarak kendisini kurumsallaştırmıştır. Özcesi TC devletinin faşizm uygulamalarının temelinde tekçilik vardır. 12 Eylül faşist cuntasının temelinde tekçilik vardır. Ve şimdi 2012 yılında yaşıyoruz ve dünyada paradigmasal gelişmeler olmasına rağmen halen tekçilikler varsa orada tek kelimeyle faşizm vardır. Ve bu faşizmin beslendiği zemin ise Kürdistan’ı sömürgeleri olarak görmelerinden kaynaklanmaktadır.
Evet, şimdi kim tekçilik yapıyor? Alenen meydanlarda kim tek devlet diyor? Kim tek bayrak diyor? Kim tek dil diyor? Kim tek vatan diyor? Kim tek din diyor? Bu sorulara kim “evet” diyorsa ve kim “ben söylüyorum” diyorsa orada bir faşist var demektir. Orada bir sömürgeci var demektir. Ve eğer böyle birisi yönetim erklerinde yerini alıyorsa orada bir sömürge valisi var demektir.
Şimdi biz birkaç soru daha sorarak yine cevaplar verelim.
Kürdistan sömürge midir?
Kürdistan inkar ediliyor mu?
Kürdistan’ın bayrağı ret ediliyor mu?
Kürtlerin dili ret ediliyor mu?
Kürtlerin diniyle alay ediliyor mu?
Kürtlerin vatanıyla bir çakıl vermeyiz diye alay ediliyor mu? Hem de bu Kürtlerin gözlerinin içine bakarak söylenmiyor mu?
Kürdistan’a güney doğu ve doğu Anadolu diye söylüyorlar mı?
Kürtlerin ulusal renklerine, “bez parçası” yakıştırmasını yaparak hakaret edilmiyor mu?
Ve tabii Kürdistan diye bir devlet olmaz ve kurulmasına karşıyız, izin de vermeyiz, kırmızıçizgimizdir deniliyor mu?
Bu yukarıdaki tüm sorulara verilecek cevaplar kocaman evetlerdir. O zaman bu kocaman evet cevaplarına karşı verilecek her türden savaş, kavga, ayrılık, ayrışma, kopuş meşrudur.
Hiç lami cimi yok, bilmem PKK böyle yapıyormuş, yok şöyle yapıyormuş hepsi boş söylemlerdir.
Kürdistan’ı sömürge görüyorsunuz, sömürge bir ülke gibi yönetiyorsunuz sonrada sömürgeciliğe karşı verilen direnişi teröristlikle, bilmem hangi şehirdeki bilmem kimi tehdit ediyorlarmış, bilmem yollara, barajlara engel oluyorlarmış gibi meşru olan eylemlerimizi gayri meşru olduğunu iddia ediyorsunuz.
Bunları geçin, siz ülkemizi tanıyacak mısınız tanımayacak mısınız?
Ülkemizde çekilecek misiniz çekilmeyecek misiniz?
Halkımızın doğuştan var olan haklarına saygılı davranacak mısınız, davranmayacak mısınız?
Her halkın hakkı olduğu gibi Kürt halkının da kendisini yönetmesinin önünde çekilecek misiniz, çekilmeyecek misiniz?
Tekrar söyleyelim; lami cimi yok bu yukarıdaki birkaç soruya vereceğiniz cevaplar evet ise oturup tartışabiliriz, konuşabiliriz. Yok, vereceğiniz cevaplar hayır ise siz bir sömürgecisiniz, siz bir kolonyal güçsünüz, siz bir işgalcisiniz ve siz bu ülkede çıkarılmak için her türlü yöntemle def edilmeyi hak ediyorsunuzdur.
Yine belirtelim; burası Kürdistan. Burada Kürt halkı kendi kendini yönetmek istiyor. Ve bu kendi kendini yönetme Kürt halkının en meşru ve doğal hakkıdır. Bu meşru ve doğal hakkı hiçbir güç ama bir güç baskılayamaz, engelleyemez, başka bir şekilde de gösteremez. Bu gayri meşru duruma karşı direniş ve duruşu da kimse terörize edemez.
K. Nuda
- Ayrıntılar
Faşizmin en belirgin özelliği insana karşı olan düşmanlığıdır. Ancak birde faşizmin doğaya karşı beslediği düşmanlık vardır. Kendi çıkarı için yok edemeyeceği insanlık ve doğa güzellikleri yoktur herhalde. Evet, faşizm insanlık ve doğa karşıtlığı ve düşmanlığıdır.
TC devleti sözün tam manasıyla faşizan bir yapıdır. İnsanlara karşı işlediği faşizan uygulamaları şöyle ya da böyle herkes biliyor. Kürtlere, Alevilere, solculara ve yine dindar çevreleri geçmişte nasıl baskılayarak tasfiye ettiğini dediğimiz gibi herkes biliyor. Onlarca katliamı bizatihi uygulayarak tarihe soykırımcı bir rejim olduğunu TC devleti simsiyah harflerle kendisini yazdırmıştır.
Ancak TC devletinin kuruluşundan bu yana halkların değerlerini de tasfiye ettiğini herkes bilmemektedir. Halkların var oluşlarının en önemli kıstaslarında birini hiç şüphe yoktur ki yaşadıkları coğrafyaları oluşturur. Ve TC devletinin Kürdistan coğrafyasını nasıl yakıp yıktığını biz Dersim’de iyi biliyoruz. Birde 1990’larda binlerce köyü boşaltırken yakıp yıktığı ormanlardan biliyoruz.
Evet, faşizm doğa düşmanlığıdır dedik. TC devleti hem faşist bir yapıdır hem de işgalci bir yapıdır. Bunun için hem Kürt halkına düşmanlık temelinde kendisini şartlandırarak savaşmaktadır hem de Kürdistan coğrafyasını yok etmektedir. Bir yandan barajlarla bu güzelim coğrafyasının rengini ve biçimini bozarken bir diğer yandan her gün yeniden orman yakarak Kürdistan’ın hava deposu, ciğerleri olan ormanlarını yakmaktadır.
Birkaç gündür üst üste Gabar, Şemzinan, Şırnak, Lice ve de Dersim’de onlarca ormanı bilinçli bir şekilde yakmaktadır. Güya gerillanın bulunduğu yerlere top atışları yapmaktadır. Güya obüs atmaktadır. Halbuki arazinin bu yaz aylarında ne kadar kuru otlarla dolu olduğunu Ege’de yanan ormanlardan herkes bilmektedir. Yine Gabar’da arazilerimize fosfor atarak bilinçlice dediğimiz gibi yok etmeyi hedeflemektedir.
Bugün ki haliyle Kürdistan’da onlarca orman cayır cayır yanmaktadır. Ciğerlerimiz boğulmak istenmektedir. Halkımızın yakılan ormanları söndürme çabaları ise engellenmektedir.
Batıda bir orman yandığında dünyanın masraflarını yatırarak söndürmeye çalışan devlet söz konusu Kürdistan oldu mu, “nasıl olsa yakında burada çıkacağım” diyerek yakıp yıkmaktadır. Şimdi bizlerde sizlerin o seviyesiz seviyenize mi inelim? Şimdi bizlerde sizlerin o doğa karşıtı durumunuza ve seviyenize mi inelim? Elbette sizin o faşizan doğa düşmanlığınızın seviyesine inmeyeceğiz. Sizinle ahlaki ve politik değerleri koruma temelinde mücadelemizi sürdüreceğiz.
Bunun için bu faşizan yöntemleri bir an önce terk etmeye davet ediyoruz. Bir an önce terk edin bu yakmaları diyoruz.
“Savaşın kendi kuralları vardır. Bu kurallara savaşın bir tarafı olan her gücün uyması gerektiği uluslar arası sözleşmelerle teyit edilmiştir. TC devleti bu sözleşmelere imza atmıştır. TC devleti Cenevre sözleşmesinde savaşta uyulması gereken kuralları ihlal etmektir. Bu ihlallere her gün bir yenisini eklemektedir.
Bunun için uluslararası güçleri TC devletinin ve onun silahlı kuvvetlerinin savaş suçlarını gelip yerinde izlemesi için savaş alanına çağırıyoruz.
Yine çevreci örgütleri, ekolojiye dönük duyarlı çevreleri Kürdistan’da TC devletinin orman yakmalarına karşı durmaya ve bu konuda duyarlı olmaya çağırıyoruz. “
Evet, öncelikli olarak TC devletini bu doğa düşmanlığına son vermeye çağırıyoruz. Yine uluslar arası örgütleri TC devletinin bu coğrafyayı yok eden yakmalarına karşı durmaya çağırıyoruz. Yine tüm ekolojiye duyarlı olan çevreleri yerinde Kürdistan’da olup bitenleri görmeye ve katliama karşı durmaya çağırıyoruz.
K. Nurhak
- Ayrıntılar
Bu yazın çok sıcak geçeceğini belirtmiştik. Verilen sözler temelinde yaz sıcak geçmeye devam ediyor. Henüz yaz bitmedi ama bu kez sonbaharı da bir yaz sayarak özgürlük kavgasının sıcağıyla karşılayacağız. Yani bu yıl Kürdistan uzun bir yazı yaşamaya devam edecektir.
“Bir milimetre de, bir iğne ucu kadar, bir metre kare de” de hakimiyetleri yoktur diyen Akepe’nin en etkili ağızları konuşmalarını sürdürmeye devam etsinler. İki de bir “bunlar İran ve Suriye devletlerinden” yardım alıyorlar desinler, “intihar ediyorlar, son çırpınışlarıdır, bitti bitecekler” diye de önce kendilerini sonra da Türkiye halklarını kandırmaya devam etsinler. Yalanın mumu yadsıya kadar yanarmış misali, yadsıya kadar mumları yanmaya devam etsin.
Siz söyleyeceklerinizi söyleyin, ne de olsa söz söyleme sanatı üzerine sizden daha etkilileri yoktur. Dil uzmanısınız. Halkların psikolojisini iyi etüt ederek, halkları nasıl kandıracağınızı iyi biliyorsunuz. Ve nasıl ki insan öldürmesini iyi biliyorsanız, aynen öyle insan kandırmasını da iyi biliyorsunuz. Siz söyleyeceğinizi söyleyin ağzınız çuval değil ki bağlayalım. Birde ruh hastası olan İNŞ değiliz ki elin adamı iki söz söyledi diye söylediklerini ağzına tıkayalım.
Ama bizim de söyleyeceklerimiz ve yapacaklarımız vardır. Hem de öyle çok ses çıkarmadan, çok gürültü yapmadan.
HPG açıklamasında aslında yapacaklarımız ve söyleyeceklerimiz dile getirilmişti. Açıklama, “2 Eylül günü saat 22.00’da gerillalarımız tarafından Şehit Adil ve Şehit Nuda isimli bir devrimci harekat başlatılmıştır. Harekat kapsamında Şırnak’ın Beytüşşebap ilçesi ve çevresinde bulunan Bayrak, Beboskê, Çeper askeri üsleri, Tugay binası, Mezra Alayı, jandarma karakolu ve güvenlik tepesi, polis ve özel harekat timlerine ait binalar ve güvenlik mevziileri, Beytüşşebap kaymakamının evi, hükümet konağı ve tüm devlet kurumları gerillalarımız tarafından hedeflenmiş, Beytüşşebap’a gelen tüm yollar da denetim altına alınmıştır” diye geçiyor.
Biz tüm bu yapılanlardan ziyade bu ilçede bulunan kaymakam’a ilişkin bir iki şey söyleyeceğiz. Bu kez; bodrum katına girerek, zırhlı bir kapının arkasına sığınarak, “karanlıktan” da faydalanarak elimizden kurtuldun.
Bu kez seni ele geçiremedik, bu kez sadece aracını yaktı gerillalar, bu kez halkımızın kanıyla el ettiğin evinde bulunan eşyalara el koydular. Ama söz sana ki gelecek sefere başına çuval geçirerek, seni götüreceğiz. Ve sadece seni değil, ülkemizde ne kadar işgalci devletin memurları varsa hepsini tek tek, adım adım, aceleye getirmeden, öyle sizin psikolojik harp uzmanı Akepe kurmaylarınız gibi büyük laf etmeden, sakince, sessizce bunu yapacağız.
Yine belirtelim, Kaymakam bu kez kurtuldun ya gelecek sefere ne yapacaksın? Herhalde her zaman Tugay’da kalmayacaksın. Tugay’da zaten kalan generalleriniz var, albaylarınız ve cümle cemaat buralarda Kürt halkına zulüm işleyen komutanlarınız var.
Sözü açmışken birkaç şey daha söyleyelim: Daha önce onlarca kez HPG ve KCK açıklamalarda bulundu, TC devletine memurluk yapmayın dedi, TC devletine çalışmayın dedi, eğitim sistemiyle Kürt çocuklarını asimilasyona tabi tutmayın dedi, ülkemizin tüm coğrafik yapısını değiştiren barajları yapmayın ve buralarda çalışmayın dedi, askerlerle çalışmayın, onlara erzak götürmeyin, yol yapmayın dedi. Tabii birde ülkemize gelip askerlik ve polislik yapmayın dedi. Ve birde çok uzun süre önce sömürge sisteminin temsilcileri olan valilere, kaymakamlara ülkemizi terk edin dedi.
Özgürlük hareketi ve gerillası bunları söylemeye söyledi ama halen bazıları bu söylenenleri yeterince dinlememiş. Özelde de Beytüşşebap kaymakamı dinlememiş.
İşte bunun için diyoruz ki eğer canına bir şey gelmesini istemiyorsan ülkemizi bir an evvel terk.
Yaşamak istiyorsan ülkemizi hemen terk et.
Onurlu kalmak istiyorsan dediğimiz gibi ülkemizi terk et. Aksi taktirde gelecek seferde bu kez evine gelirken balyozları da beraberinde getirir ve ne yapıp yapıp seni kendimizle mutlaka götürürüz. Sadece seni kendimizle götürmekle kalmayız, hayır seni Katolara götürür halkımızı da buraya çağırarak mahkemeni Beytüşşebap halkı huzurunda yapıp cezan neyse keseriz.
Evet, tüm bu söylediklerimizi göze alıyorsan kal, yok bu söylediklerimizi göze almıyorsan, almayacaksan hemen yarın ülkemizi geç olmadan terk et.
Rojhat Bluzeri
- Ayrıntılar
Yıllarca ve defalarca yazılıp söylendiği ve daha bu kış sıkça dillendirildiği gibi ‘bitirilmiştik.’
Masa üzerlerinde hazırlanan planlar, türlü proje ve operasyonlar, katliam ve politikalar bitirememiş meğer.
Yine, her yerde ve hep varız.
Dün Şemzinan’da, bugün Bêşebap’ta, yarın…?
Yalanlarla, perdelerle, sis bulutlarıyla, yasakla, tehditle gizleyemezsiniz. Yenilginin psikolojisi yüzlere, mimiklere sinmişken, çaresizliğin öfkesi gözlerde çakmak çakmak dururken, ağzını açan nefretini ve tiksinilecek iğrençliğini tekrar tekrar gösterirken elbette ki bir neden aranacak.
“Neden” diye sorulacak. Lakin gerçeklere bu denli uzaktayken cevap bulunamayacak.
***
Bir arkadaşımızın tanıdığı anlatmış. 1999 depreminde Sakarya’daymış. Depremden hemen sonra yardımına koşmuş depremzedelerin. Orta yaşlı bir adamı altında kaldığı beton bloklarından çıkarmaya çalışıyorlarmış. Bele kadar çıkarmışlar. Gözle görülür bir yaralanma da yokmuş. Hatta altıyla üstüyle tüm bilinci açıkmış.
Van’lı olan ve yardıma koşanlar arasında bulunan arkadaşımızın tanıdığı. “Koşuşturup duruyorduk. Elle, kazmayla var olan gücümüzle bir insanı yaşama döndürmenin derdine düşmüştük” diyor. Üzerine düşen fakat tam olarak vücuduna temas etmeyen beton parçasını kaldırdıktan sonra adamın doğrulmasıyla yüzüne görmenin sevincini yaşadıklarını anlatıyor arkadaşımızın tanıdığı.
Sonra ne mi oluyor?
Adam konuşmaya başlıyor.
Peki, ne söylüyor? İlk sözleri ne oluyor sizce?
Kayıplarını mı soruyor? Annesini, babasını, karısını, çocuğunu mu merak ediyor? Sağ kalan oldu mu diye kaygılanıyor mu? Kendisinin yaşayıp yaşayamayacağını mı soruyor?
Hayır! Adamın ilk sözleri tam olarak şöyle: “Bu felaket Kürtlerin başına da geldi mi?”
***
Bu denli geri, ilkel, şovenist, kafatasçı bir iktidarın yüzde elli oy aldığı bir ülkedeki insanın yukarıda anlatılan depremzedenin tavrına sahip olmasına şaşmamak gerek.
“Canım, o adam AKP’den önce söylemiş” demeyin. Kürtlerin zararlı, kaçınılması gereken cüzamlı yaftası alması yeni değil. Bir devlet politikası olarak yüzlerce yıllık geçmişe sahip.
Yok sayılan; kimliği, tercihleri, aşkları, sevinçleri, düğünleri, cenazeleri, oyunları, kitapları yasaklanan bir halk Kürtler.
Her şey bir yana dünyanın en geri ülkesinde bile olmayan “dil yasağı”nı üreten bir ülkede halen “kardeşlik ve birlikte yaşamak”tan söz edebilen hoşgörüde bir halk. Dilini konuşamasa da, her gün katliamlarla yüz yüze kalsa da, Ceylanları havanlarla, Enesleri bombalarla, Aydınları kurşunlarla katledilse de yine de “barış”, yine de “kardeşlik” diyebilen erdeme sahip bir halk.
***
Ama bir yere kadar!
Artık Kürtlerin bu taleplerini dillendirmediği rahatlıkla gözlenebilir. Ve artık geçmiş yılların oyalanarak kaybedilmesi gibi bir sonucu, bunun yaratacağı artı zulmü ve can acısını yaşamak istemediği de dosta düşmana anlatılıyor.
Bu yüzden panzerlerin ve özel timlerin en gelişmiş teknolojiyle donatılmış silahlarının gölgesinde bir ana, yüreğinin bir parçasını sahipleniyor. Onun için çarpışan, ırkçılara, faşistlere, işgalcilere karşı çarpışarak şahadete ulaşan oğlunu sahipleniyor.
Orada; Şemzinan’da, Çele’de, Gever’de, Bêşebap’ta yoldaşlarımız tarih yazarken, faşist işgalcileri Kürdistan topraklarından defederken işte bundan güç alıyor.
Bir ananın yüreğindeki sevgiden.
O ana Kürtlerin bir özetidir. O ana da bütün Kürtler gibi korkmayı çoktan bıraktı.
Özgürlüğü için ayağa kalkmış, bu uğurda her türlü bedeli ödemeye hazır bir halk her şeye kadirdir. Ve bunu her gün yeniden gösteriyor. Bêşebap bunun son göstergesidir.
Halk, devrimcileriyle buluşuyor. Gerillalar ve halk el ele Özgür Önderliğe, Özgür Kürdistan’a yürüyor.
İşte gerillaların her yerde ve her zaman var olmasının nedeni analarından devraldıkları cesarettir. Analarının ve halkının asla ama asla onları yalnız bırakmayacağına duyduğu inanç ve güvendir. Bir kaynak, gerillaların dayandığı bir dış güçten söz edilecekse buyurun bakın, gücümüz çıplak bir halde ortadadır.
O ana var oldukça, analarımız var oldukça gerilla da hep olacak. Ve nasıl ki o ana silahların, düşmanın, işgalin gölgesi altında onuruna, davasına sahip çıkıyorsa Kürdistan gerillası da üzerin gelecek her türlü düşmana inat, adım adım, hırsla, intikamla ülkesini ve halkını özgürleştirecek.
Kimsenin hiçbir kaygısı olmasın özgür Kürdistan çok yakında…
Pir Kemal
- Ayrıntılar
Yalan olur da bu kadar da olur mu(?) diye insan yeniden yeniden kendisine sormak zorunda kalıyor. Hadi diyelim biriler ısrarla yalan söylüyor, yalan üreten bir makine gibi çalışıyor, özenle bu yalanları hazırlayarak piyasaya sunuyor, bunun için adam ayarlıyor. Birileri bu işi bir plan ve program dahilinde yapmaya yapıyor da peki birileri de neden ısrarla bu yalanlara kulaklarını sonuna kadar açıyor, dinliyor. Haydi dinlemeye dinliyor anladık peki neden inanıyor?
Şemdinli’de devlet yoktur dedi bir siyasetçi. Peşinden gelişen ise bir linç kampanyası oldu.
23 Temmuz 2012 günü Şemdinli’de gerillalarımız bir devrimci hareket başlattılar. İsmini de Şehit Rubar Mardin ve Şehit Rozerin Mardin (Piran) harekatı koydular. Şehit Rubar Mardin ve Şehit Rozerin Mardin yoldaşlarımız geçen yıl hava saldırılarında vahşice katledilen iki komutan yoldaşımızdı.
Devrimci harekatlarımızın amacı işgal TC ordusuna ve işgalci TC devletine karşı bir operasyondur. Ülkemizi işgal etmişinizdir o zaman bizim sizlere karşı geliştireceğimiz mücadele, bir direniştir. Ve biz bu direnişimizi bir adım daha ileriye götürerek alan hakimiyetin kurma direnişi diyoruz. Bu operasyonların ya da harekatların temel nedeni bir türlü bizim varlığımızı kabul etmeyen, inkar ve imha siyasetini farklı adlar altında ısrarla sürdüren soykırımcı bir rejimin, var olan sorunları siyaset kanalıyla çözme girişim ve çabalarımızı ret ederek, yok etme siyasetinde ısrar etmesinin sonucudur. Daha dün televizyonlarda “Kürt meselesi diye bir mesele yoktur, artık bu aşılmıştır” sözü esasta faşizmin ta kendisidir. Ve bu sözleri sarf eden kişi hem de dünya barış günü diye adlandırılan bir 1 Eylül gününde söylemiştir.
Evet devrimci halk savaşının asıl nedeni bu faşizan zihniyete, soykırımcı zihniyete, alavere dalavere Kürt Mehmet nöbete zihniyetine karşı bir duruştur.
Şimdi Şemdinli ve dediğimiz gibi birçok başka sahada giderek artan bir devrimci duruş içerisindeyiz. Karakollarınız olabilir, yoğun bir askeri gücünüz de olabilir. Ancak kalacağınız yer ancak ve ancak o karakollardır. O kendinizi sakladığınız üslerinizdir. Alan hakimiyeti diye tabir ettiğimiz gerçeklik zaten budur. Siz orada olabilirsiniz ancak karakollarınızda olabilir ve kalabilirsiniz. Dışarıya çıkamazsınız. Çıktığınızda her an sizi vuracak gerilla güçleri etrafınızda hazırdır. Bunu bileceksiniz. Nitekim her gün birkaç kez hemen Şemdinli’nin yanı başında yol kontrolü yapılıyor. Dediğimiz gibi hemen Şemdinli’nin yanı başında bu yapılıyor. Hakkari şehir merkezinin hemen dibinde istediğimiz zaman istediğimiz kişiyi alabilir ve istediğimiz askeri gücünü vururuz.
Evet, alan hakimiyeti dediğimiz durum budur. Bugün bu dağdayız. Yarın diğer dağdayız. Ancak siz gelemeyeceksiniz. Gelseniz de ancak Diyarbakır ve Malatya’da kalkan uçaklarınızla gelebileceksiniz. Birde saklandığınız üslerinizde top ve obüs kullanabilirsiniz. Başka da yapabileceğiniz bir şey yoktur. İşte arazi hakimiyeti budur.
1 Eylül günü RTE’nin “400 kilometre PKK'nın kontrolü altındadır” diyor. “Bir defa bu tespit bu ifade çok çok büyük bir yalan” diyor. Bu söylenenlerin yalan olup olmadığını gelip kendin görebilirsin. Hem de İlker Başbuğ’la çıktığın tepeye yeniden çıkabilirsin. Bir arkadaşın belirttiği gibi “Şam uzak Şemzinan’da mı uzaktır?” Yalansa gelip görürsün sonra da açıklamanı yaparsın.
Ancak o kadar yalan üreten bir makine haline gelmişler ki, söyleyeni kendilerince söylenenleri unutturmak için “Yalanın ötesinde sen kimden yanasın? Teröristten veya terörden yana mısın? Yoksa bu ülkede terörü yok etmek isteyenlerden yana mısın?” diyerek karşısındakileri o eskiden “hırpo” diye tabir ettikleri Kürt sanıyorlar. Hırpoluk 30 yıl öncesinde kalan –her ne kadar sömürgecilerin kullandıkları hakaret içeren bir yakıştırma da olsa-bir Kürt karakteridir. Sömürgecinin karşısında hep hazırda duran, pısırık, cesareti kırılmış, kendisi olamamış ve öz güvensiz kişinin karakteriydi. Artık hiçbir Kürt hem de en zayıf bildiğiniz, en beceriksiz sandığınız, en ürkek bildiğiniz önünüzde diz çökmez. Bunu bileceksiniz.
Evet, Şemdinli Gerçeği işte biraz da budur. Artık hiçbir kürdün önünüzde dize ve hizaya gelmeyeceği bir gerçekliktir. Bu gerçekliği 30 ağustos zafer bayramını Şemdinli’de kutlanma biçimine bakarak görebilirsiniz.
Devlet yanlısı bir gazete güya 30 ağustos zafer bayramını haber yapmıştır. Ve birde başlık atmışlar: “Şemdinli'de bir bayram sabahı.”
“30 Ağustos Zafer Bayramı, İlçedeki devlet protokolünün tam kadro katıldığı tören, saat 09.00'da Cumhuriyet Meydanı'ndaki Atatürk Anıtı'na çelenk konulmasıyla başladı. Saygı duruşu ve İstiklal Marşı'nın ardından törene katılan devlet erkanı arasında bayram kutlaması yapıldı. Şemdinli'deki zafer kutlaması yaklaşık 10 dakikada tamamlandı. …Önceki yıllarda bayrak asmaya zorlanan ancak bu yıl herhangi bir zorlamayla karşılaşmayan Şemdinli esnafının bayrak asmaması dikkat çekti. …vatandaşın ilgi göstermediği gözlendi.”
“Şemdinli'deki zafer kutlaması yaklaşık 10 dakikada tamamlandı” diyen devletin gazetesidir. Törene katılan sadece ve sadece devlet erkanıdır başka da katılan yoktur. Bu haberi yapan gazete muhabirinin söylediği gibi: “vatandaşın ilgi göstermediği gözlendi” alan hakimiyeti diye tanımlanan gerçeğin kendisi zaten budur.
İşte Şemdinli gerçeği budur.
Hayri Engin
- Ayrıntılar
TC devleti yatıp kalkıyor “biz doğu Anadolu’yu kalkındırmak istiyoruz ancak terör örgütü buna izin vermiyor ve üstelik hepsini tahrip etmeye çalışıyorlar” diyorlar.
Bizler TC devletinin Kürdistan’da yaptığı yatırımlarının çoğu-istisnalar kaideyi bozmaz derler- -ülkemizi kalkındırmak için değildir. Bilakis ülkemize yatırım olarak yapılanlar tüm projeler askeri amaçlıdır. Örneğin yaklaşık yapılması planlanan 1000 tane süper karakoldan bahsediliyor. Bilmem ne kadar askeri havaalanında söz edilmektedir. Karakollara ya da askeri üs olarak kullanılacak sahalara götürülen yollardır. Ve bir de tabii barajlardır.
Biz bu yazıda sadece barajlara ilişkin birkaç şey belirtmek istiyoruz. Güya TC devleti Kürdistan’a barajları arazilerin sulaması ve de bölgeye elektrik verilmesi için yapıyormuş. Ve tabii bunu yaparken de bölgeyi kalkındırıyormuş. Bunun için RTE: ”Barajlara konulan ad ne biliyor musunuz? Terör barajı. Adı böyle koyuyorlar. Barajdan ne çıkacak, su ve elektrik enerjisi vesaire gidecek. Bunun yanında buralarda çok ciddi istihdam olacak. Bu istihdamda da o bölgenin insanı, benim Kürt kökenli kardeşim istihdam edilecek” diyor. Hem de söylenenleri tüm bir Türkiye halkının önünde dile getiriyor. İzleyenlerde oluşan: “bak bu devlet Kürtler için her şeyi yapıyor ama bu teröristler hiçbir şeye izin vermedikleri gibi tahripkar rol oynuyorlar” kanısıdır.
Sözü uzatmayacağız sadece ve sadece kendi yandaş basınlarında çıkan bir haberi buraya alarak Kürdistan’da yapılan barajların ne amaçla yapılmak istendiğini dile getireceğiz. Biz Kürdistan genelinde coğrafyamızı tahrip eden, kültürel mirasımızı ve tarihi zenginliklerimizİ yok eden faşizanca amaçlara değinmeyeceğiz bile.
Dha’nın haber başlığı aynen şöyledir: “PKK'nın geçiş yoluna baraj kuruldu!”
Normalinde bu başlığı buraya aldıktan sonra yazıyı geniş tutmanın belki de bir anlamı yoktur. Nedeni ise zaten TC devletinin yaptığı barajların ne amaçla yapıldıklarını netçe söylenmiştir. Dediğimiz gibi belki de denilecek ki bu başlığın dışında söze gerek yoktur.
Evet, gerçekten de söze gerek yoktur. Yukarıdaki başlık bile tek başına RTE’nin ne kadar büyük yalan söylediğini açıkça gözler önüne sermektedir. Neden Kürdistan’da inşa edilen barajların gerçekten de tam birer terör barajı oldukları, tam birer soykırım projeleri olduklarını inanmayanlar için biraz da açmamız gerekir.
Haberin devamında:
“Hakkari-Şırnak güzergahının, Kuzey Irak sınırı sıfır noktasında Devlet Su İşleri tarafından yaptırılan ve PKK'lıların Türkiye'ye sızmalarını önlemede büyük ölçüde etkili olacak 11 barajdan tamamlanan 3'ünde su tutma işlemlerine başlandı.
Hakkari sınırları içerisinde 4, Şırnak sınırları içerisinde 7 olmak üzere DSİ tarafından 2008 yılında yapımına başlanan barajlardan, Şırnak ve Silopi ile Aslandağı Barajları tamamlandı. Şırnak ve Silopi ile Hakkari sınırları içerisinde yer alan Aslandağı Barajları’nda su tutma işlemine de başlandı. Uludere Barajı’nın kazıları ise devam ediyor. Heyelan riski bulunan Ballı Barajı için yeni bir yer seçildi ve temel kazısı için proje hazırlandı. Kavşaktepe Barajı temel kazıları ve inşaatı devam ederken, Musatepe Barajı için Şırnak-Hakkari Karayolu’nun tamamlanması bekleniyor. Temel kazısında sorun çıkan Çetintepe Barajı’nda ise çalışmalar devam ediyor.
Kuzey Irak sınırına sıfır noktada bulunan barajların su toplamaya başlaması ile PKK’lıların geçişleri de büyük ölçüde zorlaşacak. PKK’lıların Katır üzerinde ağır silah, mühimmat ve gıda maddelerinden oluşan lojistik desteğin önü de kesilmiş olacak. Birçok mağaranın da sular altında kalacak olması PKK’nın harekat alanını daraltacak.
Barajların yakınlarındaki hakim tepelere yapılan beton ve her türlü saldırıya dayanıklı mevzilerden oluşan kulelerde ise 24 saat gözetleme yapılacak, tespit edilen hareketli noktalara anında müdahale edilecek. Arazi yapısı nedeniyle kanlı eylemlerden sonra derin vadi, mağaralar ve ağaçlık alanlardan gizlenerek kaçmayı başaran PKK’lıların, barajların tamamlanması ve su toplamasıyla birlikte artık eskisi gibi büyük gruplar halinde eylem yapması da ortadan kalkacak.”
Yukarıda barajlar neden yapılıyormuş gözler önündedir. Sınıra sıfır noktasında yapılan barajlar herhalde arazi sulamak için ya da elektrik sağlamak için yapılmıyor. Ve birde yukarıda dile getirilen birkaç barajdır. Toplamında Hakkari ve Şırnak bölgesinde yapılan, yapılması planlanan tam 90 adet baraj vardır. Yani Kürdistan coğrafyasını su altında bırakma projesi demek daha doğru olur.
Geçmiş yıllarda Ecevit bir ara Şırnak ve Hakkari için tampon bölge oluşturmada söz etmişti. Yani bir nevi buraları boşaltarak insansız birer tampon bölge oluşturmayı önermişti. O zaman bu düşüncelere karşı büyük tepkiler oluşmuştu. Şimdi aynı proje bu kez daha tehlikeli ve sinsice Akepe hükümeti devreye koymuştur. Bu barajları Kürdistan’ın o coğrafyasında inşa etmeyi başarırlarsa bu binlerce Kürdistanlı insanın sürülmesi anlamına gelecektir. Nasıl ki 90’larda köy yakarak, yıkarak 4000 köyümüzü boşaltmışlar ise bu kez güya birde yaptırım yaptıklarını söyleyerek ikinci bir göçertme dalgasını başlatacaklardır. Biz ülkemizin coğrafyasının erozyona uğratılmasından, iklimsel bozukluklara yol açmasından söz bile etmiyoruz. Yine gerillanın yollarını kendilerince kapatmasından da söz etmiyoruz. Bu barajlar oluşturulursa burada yaşayan tüm insanlarımızı göç ettirmek zorunda bırakacaklardır. Bu coğrafya da verimli ve işlenen araziler vadilerdir. Zaten yükseltileri genelde sert arazi ve yaylalıktır. Hayvancılık yasaklandığına göre geri sadece ve sadece vadilere az bir şey ziraattır. Bunu da bu barajlarla yok ederek ülkemizi boşaltacaklardır.
Yıllar önce Mao Zedung “denizi kurutarak balıkları yakalama” demişti. TC devletinin yeni hükümranları olan Akepeliler gerçekten tam bu mana da topraklarımızı “deniz” altında bırakarak yaşamsız bırakmayı hedefliyorlar.
Plan açıkça bu olmasına rağmen hiç sıkılmadan, utanmadan halkın karşısına birde başbakan sıfatını taşıyan RTE: “Bunlar o bölgenin kalkınmasını da istemiyorlar” diyerek en büyük yalanı söylüyor.
Evet, yeniden belirtelim; Kürdistan’da barajlar kesinlikle ekonomik amaçlı yapılmıyor. Hele hele halkımıza elektrik götürmek için hiç yapılmıyor. İstihdam dedikleri birkaç haini zenginleştirerek Kürt özgürlük hareketine karşı kullanmaktır. Başka da kesinlikle hiçbir ekonomik yatırımı yoktur.
Tekrardan dile getirelim: Kürdistan’da barajlar coğrafyamızın yapısıyla oynayarak halkımızın göçertilmesini hedefleyen sinsi bir faşizan planın hayata adım adım geçirilişidir.
Şıho Dirlik
- Ayrıntılar
Ünlü anarşist Bakunin; “Devlet bütün kötülüklerin anasıdır” der…
Hem tarihsel süreç içerisinde, hem de günümüzde Bakunin’in bu sözünü haklı çıkartacak onlarca örnek var!
İnsanlığın acılı tarihinde devletin kötülüklerini yazmaya çalışmak ve bunların üzerine araştırma yapmak neredeyse imkansıza yakın bir konu olmaktadır.
Neden mi?
Çünkü dünyadaki bütün devlet mekanizmaları; kendini gizlemeye çalışır. Kötülüklerinin ortaya çıkmaması için elinden geleni yapar. Dezenformasyondan tutun da, yasal-hukuki kılıflara kadar bunların gizlenmesi ve gizli kalması için elindeki bütün gücü ve enstrümanları kullanır.
Devletin kötülüklerine ve acımasızlıklarına en ilginç örneklerinden bir tanesini günümüzde Türkiye devleti sergilemekte!
Geçtiğimiz günlerde Malatya Adli Tıp Kurumunda çalışan biri; “çatışmalarda yaşamlarını yitiren gerillaların organları devlet yetkilileri tarafından gizlice çalınmaktadır” diye bir açıklama da bulundu.
Böylesi bir durum; devlet dediğimiz o çalkantılı düzlemde ve özellikle de Türkiye devleti nezdinde acımasızlığın/alçaklığın sınırsızlığını da gözler önüne sermektedir. Savaş halinde bulunan ve kendisine düşman olarak belirlediği güçlere yönelik bu yaklaşımı geliştirmesinin mantıklı ve insani hiçbir açıklaması yoktur!
Devletin bu yaklaşımlarının ve yaptıklarının açıklama ihtiyacı hissettirmemesi başlı başına garabet bir durumdur. Fakat bundan daha önemlisi ve acınası ise; basın adına çalışanların-yazanların, STK olarak geçinen toplulukların sessizliği olmaktadır…
Ortada gerçekten de hatırı sayılır bir çifte standartlık var!
Nasıl mı?
Örneğin şimdi bu yazının konusu; devletin gerilla cenazelerinden çaldığı organlar değil de, PKK’ye ve Kürtlerin değerlerine yönelik hakaretvari açıklama da bulunan herhangi birine yönelik, onun anladığı dilden üslubu benimseyen bir yazı olsaydı ne olurdu?
Ortalıkta müthiş bir fırtına kopar ve her yerden açıklama üstüne açıklama gelirdi; “PKK sivilleri tehdit ediyor” diye. “Farklı sesleri susturmak için elinden geleni yapıyorlar” diye. Bu yönde sözde insan haklarına saygılı, sözde demokrasinin gereği (!) olarak bir sürü ıvır-zıvır ortalığı kaplardı. Hatta bazıları “albayraklı” kravatları takarak açıklamalarda bulunurdu. İmza kampanyaları-kınama açıklamaları havada uçuşurdu…
Durumun ciddiyeti ortada… Bu savaşa dair yazanların-çizenlerin ve STK olarak açıklamalarda bulunanların, bu dönemde takınacakları tavır oldukça önemli olacaktır. Burada tavır olarak kastettiğimiz; Erdoğan’ın dediği gibi “herkes tarafını belirlesin” mantığında değil.
Bu kesimlerin gösterecekleri tavır; kendi kimliklerine yönelik bir samimiyet olacaktır! Kendi aydın ve duyarlı gerçeklikleriyle, kamunun vicdani olma yolundaki iddiaları hakkında, bu süreçteki tutumları bir kilometre taşı olarak belirleyici konumuyla tarihteki yerini alacaktır…
Dünyanın herhangi bir ülkesinde böylesi bir durum ortaya çıksaydı gerçekten de yer yerinden oynardı. Günlerce bu konuya dair yazılı/görsel medya konunun üzerine gider ve insan olmanın gerektirdiği yaklaşımı sergilerdi…
Ama elbette bu normal olan bir ülke de geçerli olabilir. Burası gibi bir yerde devlet organ mafyacılığına soyunduğunda, basının susması/STK’ların dut yemiş bülbül olması çok da acayip değildir.
Peki bu durum değişir mi? Zor, hem de çok zor…
Toprak Cemgil
- Ayrıntılar
Anam zamanında “elin ağzı torba değil ki kapatasın” derdi de, anlamazdım. Anlamayı da bırakalım bir insan neden bu kadar çok başkası hakkında onca doğru olmayan şey söylere de şaşıp kalırdım. Bu durumları anama aktardığımda ise anam bana yukarıda yazdığım deyimi hep söylerdi.
Anam söylediğini şimdi daha iyi anlamaya başladık ancak yine de bu kadar yalana, bu kadar dolana, bu kadar insan gözlerinin içine baka baka kızarmadan, bozarmadan yalanın sunturlusuna doğrusu halen alışamadım. Sanırım bu özgürlük dağlarında bu alışamamayı tüm özgürlük savaşçıları yaşıyorlar. Nedeni basittir; özgürlük savaşçıları geldikleri toplumun negatif yönlerini değiştirmek için çıkmışlar dağlara. Bunun için harbi olmayı severler. Hele birde özgürlük hareketini oluşturan Başkan Apo’nun “her şey açık olmalı, gerçekler çıplak olmayı sever” ilkesine denk bir eğitim aldıktan sonra yapılan sadece ve sadece aleni yaşamaktır.
Bakın direk konuyla bağı yok ama yine de yazalım. Özgürlük savaşçılarının dağlarda özel bir şeyleri yoktur. Çantaları, defterleri, rüyaları, hayalleri, özlemleri herkese açıktır. Öyle ki özgürlük dağlarında açık olmayan bireyler garipsenir. Kapitalist kültür taşımacılığıyla yani bireycilikle eleştirilirler. Yine feodal toplumun o insanı dar kılan, dar, bölgeci, biriktirmeci, mahalli gibi özelikleri de hep garipsenir. Büyük işler herkes için dururken, benim olsun da isterse küçük olsunu kimse ama kimse kabul etmez. Özgürlük savaşçılarında ilke, büyük olsun ama hepimizin olsundur. Hatta tüm dünya insanlığının olsundur.
İşte böyle katılan, böyle yetişen özgürlük savaşçılarının en garipsedikleri hususların başında kesinlikle yalan gelir. Olmayanı olmuş gibi gösterme gelir. Kürtçede biz buna “vır” diyoruz.
TC devleti ne kadar da çok meğerse “vır” haber yayıyor.
Sıralarsak şimdi en moda vırları:
a-Gençleri daha doğrusu çocukları zoraki dağlara katmaymış.
b-Gençleri parayla dağlara almakmış
c-Şemzinan’ı ele geçirmek istemiş de gerilla halk katılmadığı için bundan vazgeçmiş.
d-Gerilla halkı serhildana kaldıracakmış ancak Kürdistan halkı serhildana kalkmadığı için bu kadar şiddetli bir mücadeleye girişmiş.
e-Kürt halkı Türkiye’de ayrılmak istemiyormuş. Ancak gerillalar Türkiye’yi bölmek istiyorlarmış.
f-PKK son eylemlilikleriyle en zayıf olduğu sürecini yaşıyormuş.
g-PKK intihar etmiş.
h-PKK başka devletlerin istedikleri eylemleri yapıyormuş.
I-Kürt halkı, eğer gerillanın silahı olmasaymış tek destekleyeni olmazmış.
i-Uluslar arası devletler PKK’ye her türlü yardımı yapıyormuş.
j-PKK dağılıyormuş.
Evet, TC devletinin söylediği onlarca yalanı daha fazla sıralayarak yazabiliriz. Adamlar sadece yalan söylemiyor, yalanların en kuyruklu olanlarını söylüyorlar.
Bir iki şey söyleyelim:
Askere gençleri zoraki, hem de gitmediklerinde büyük para cezaları kesen, zindanlara atan kimdir?
Şam uzak mişarda mı uzak? Gidin Şemzinan halkının kiminle olduğunu kendisiniz görün, kendiniz sorun.
Türkiye’de Kürtlerin doğuştan haklarını vermeyen kim? Dillerine hakaret eden kim? Her gün topraklarını bombalayan kim? Başka bir deyimle bölen kim, bölücü kim?
PKK’nin en zayıf mı tarihinin en güçlü aşamasını mı yaşıyor (?) gidin Şemzinan’a, gidin Çele’ye ve tabii birde gidin Çolemerg’e o zaman görürsünüz, kimin zayıfladığını kimin intihar ettiğini.
Dünyanın tüm ülkelerine af buyurun ama dilenci gibi dolaşıp yardım isteyen kim? ABD’nin dostluğuyla övünen kim?
Birde gerillanın silahı olmasaymış hikayesi. Biz açıkça bir şey söyleyelim; Askerlerinizi, polislerinizi ülkemizde çekin bakalım Kürt halkından kaç oy alacaksınız? Dahası bakalım Kürt halkı sizinle birlikte yaşamak ister mi yoksa kuyruğunuza teneke mi takar?
Kendi cephemizde siz polislerinizi ve askerleriniz ülkemizde çekin yani ülkemizde çekilin, bizde başka ülkelere gidelim. Görelim bakalım bu halk kimi isteyecektir? Sizin o güvenliksiz dolaşamayan ihanetçi ve işbirlikçi bakan ve mebuslarınızı mı yoksa halkın kendi seçtiklerini mi bağrına basacak?
Özcesi artık bıktık sizin o asılsız, mesnetsiz, kızarmadan yalan ve atmasyonlarınızdan. Gerçekten yeter artık. Çok fazla ama çok fazla sıkıyorsunuz.
K. Nurhak
- Ayrıntılar
Olmaz olmaz. Tecelli ya da teselli değil. “Olmayacak ne var ki” demek de sadece işin en kolayı. Olmazı olur kılacak yürek, beyin; inanç, irade, liyakat, azim ve bitimi olmayan çaba gerek.
Olmazların olurlara döndüğü yerlerde kolay yoktur. Silik bir kimlik sahibidir o sadece; sesi çıkmaz ve ne fazla tanıyan ne de fazla bilen olur. Ağızdan kolay çıkan her söz düşüncesizce söylendiği için nasıl hafifse; kolay iş yapmak da öyledir. Kolayların olduğu yerde zorluklar Kaf Dağı kadar uzakta mekan tutar, zaman belirler kendine. Kolaylıkların olduğu yerde zorluklar bilinmez o yüzden. Düşten ve hayalden ibaret sanılır sadece.
Olmazı yaşamak belki de özgürlüğün en kadim sırrı. Sır ise baştan sona yalnızlık kokar. Bu burcu burcu kokunun içinde hakikati çekersin içine. Hakikat kendinle paylaşa bildiğin kendin. Ve kendin olduğunda geriye bir tek kendin kalıyorsun. Ezeli bir yolculuktur bu; tanıktır birçok erkan sahibi, yol insanı buna.
Ve, ve kendin olduğunda işte o zaman herkesten bir parça olabiliyorsun. Kendin olmanın türküsü tıkladığında gönül kapını nedense olmazlar ile ilgisi yüksek olan korkular açar kapıyı bizlere. Korku bazen kendinden kaçmanın adı olur. Bazen kendini kendine anlatamamanın diğer bir yüzü.
Ama bilirsen kendini ve kendini kendin yapanı, içine salacağın korku yoktur aslında. Engelin yoktur kendine, olmaz yoktur senin için. Yani o zaman korkuların bir gün bir şekilde burkabileceği bir bilek güreşçisi yoktur ortalıkta. Kendin olarak kaldığın sürece.
Herkes gelebilir üstüne ama yeter ki kendindeki tüm parçaları topla kendine; olmaz olmaz o zaman. Kim bilir, kimler nasıl gelecek üstünüze kim bilir kaç beklenti teknen batacak? Ve boğulmak üzere bulacaksın kendini derin sularda. Ama yine de tutunacak bir kendin olmalı ki kıyıya varmaya gücün yetsin, ruhun seni kıyının kendisi olarak görsün evvela. Mutlaka ulaşılacaktır ve ulaşma yolunda tükenecektir son nefes. Ve bu da ulaşmanın bir biçimi oluyor zaten.
Bilmeyendir, anlamayandır, hükmedendir korku salan; kendini erbap sanıp da olmayanın bulaştırdığı bir hastalıktır korku. Hep kendinde kalan, karşıya geçemeyenin ince hastalığıdır. Karşıya geçmek için köprü sahibi olmak gerek. Kendi yüreğin kadar başkalarının da yüreğini anlamak için başka yüreklerle kurabileceğin bir köprü olmalı ekseriyetle.
Kendi kendine kalmak, kendi halinde kalmak en başta kendini anlamamaktır ya da yarınsız bir kendin kalmıştır elde, avuçta. Daha fazlası yüktür sana. Lüzumu yoktur bir kişi daha anlamanın. Biraz daha ileriye gitsen korkunun çanları çalar, dur işareti verir ya da geri çekil; pes en değerli hazinendir dercesine. Korkarsın biraz daha ilerisi için.
Oysa Önderlik denince hep diyalog gelir akla. Karşılıklı ilişkilenebilme yeteneği, lakin bu korkmadan toprağa atılan tohumların filizlenmesinden kaynaklıdır. Korkusuzluk ise kendin olmanın cesaretini taşıyabilmenin ta kendisi. Bir halkın hepsiyle; kadın, erkek, yaşlı, genç, çocuk herkes ile kurulan köprünün sahibi insan.
Ve bu köprüden geçerken kendini yük hissetmiyorsun, günahsız bir çocuk gibi masumluklarla doluyorsun. Ya da en masum yanlarına, en güzel olana, iyiye doğru yürüyor olarak görüyorsun kendini. Kalbin delice atıyor Önder Apo için. O’ nun yüreğindeki yerine koşuyorsun adeta.
Neden hep zorlandığımız anlar da, korkularımız yüreğimizi titrettiği zaman da, O içimizdekini ararız. O içimizdeki, yani Önderlik. Çünkü bir şeyleri anlama çabası insanı O içindekinin peşinden koşmaya götürtüyor. O’nu buldukça korkusuzlaşıyorsun. Korkmamak için gerekli olan anlam gücünü buluyorsun.
Bir hasret ayrılan için ne anlama gelirse, bahar da açan çiçekler insan ruhunda nasıl bir titreşim ise öyle bir şeydir anlamak bir şeyleri . Hele bu bir de kendi içiniz ise o zaman tanrısallık yakın komşunuz olur. Her başınız derde düştüğünde tıkladığınız kapı bir bakıma.
Yakın oldukça O’na korkusuzum. Anladıkça, çözdükçe, ben oldukça korkusuzum. Olmaz olmazı öğrendikçe korkusuzluğum bir o kadar büyüyor içimde.
Oysa zalimlik ile gaddarlıkla en çok hangi ürünler elde edildi; korku, büzülmüşlük, sinmişlik. Yani taşıyamadığın bir kalbin sana ait olması. Belki ait olması bile fuzuli bir kavram oldu. Taşımakta zorlandığın için angaje olarak sana emanet edilmiş titrek, kırılgan, ürkek, sağır-dilsiz, elsiz-ayaksız bir yürek. Böylesi bir yüreğin yanında bahsedilecek bir beyinden, kafadan her halde hiç bahsedilemez.
İnanmak korkuya karşı kullanılan en yaygın aspirin bir bakıma. Reçetelerin en başındaki derman. İnanarak yapmak, inandığını yapmak ise reçetesiz ve aspirinsiz olabilmek demek yani hastalanmamayı becerebilmek.
İnanmak yani olmasının kesin gerekli olduğunu bildiğin, hissettiğin ve bir o kadar da uyguladığın şey. Bütün benliğin ile yaşam sorumlulukların karşısında verebildiğin bir karar bazen. İnanç soyut olduğunu düşündüğümüz ama bir o kadar en somutlaşan yanlarımız oluyor. Her somutluğun içinde bir de kendini nebze nebze işlemiş, motiflemiş inanç vardır.
İnançsız insan korku bakışlıdır, kaygı yürüyüşlüdür. Suçlar örneğin, kendisi suçlu olduğu için. O yüzden Önderliğe inanmak bizi korkusuz kılıyor. Yüreğimize hiç bir korku zelzelesinin yıkamayacağı köklülük iniyor. Ve bu kök daha bir derinleşiyor. Hem de hiç durmadan.
Ve bu günlerde Şemzinan’a, Çele’ye ve yaygın gerilla eylemliklerimize her baktıkça korkmadan yürümenin ışıltısı çarpıyor yüzüme. Ve ışıltının arkasındaki asıl ışık kaynağımız Önder Apo’ya dönük olan yüreğimizin ve beynimizin korkmadan yürüyüşü. Yani inancı, bağlılığı ve O’nun bizimle kurduğu köprüye varıp O’na yürüyoruz.
Yine de O bizi anlıyor; çünkü biz bir tek O’nda anlam buluyoruz, O’nun bize kattığı anlam değer oluyor ve yüceliklere kanat çırpıyoruz.
Usul usul birikiyor cesaret, anlam olma dorukları, inancın ördüğü zafer.
Korkmadan…
Ve usul yerini buluyor. Olmaz olmaz.
Nupelda ENGİN
- Ayrıntılar
