Kürdistan’daki Direnişlere kısa bir bakış;
Kürdistan tarihini geçmişte öğrenirken, büyüklerimizin ne kadar büyük ve çok isyanlarda bulunduklarını bize büyüklerimiz öğretmişlerdi. Doğrusu bizde uzun yıllar bu isyanlara inandık.
Ne var ki insan araştıran, inceleyen ve çıkardığı sonuçlardan yola çıkarak öğrenen bir yarattıktır.
Biz Türk okullarında tarih adına Kürtlere ilişkin “şakiler”, “eşkıyalar”, “çeteler”in ne kadar çok isyana kalktıklarını ve bunun üzerine büyük Türk devletinin bunda öncesi de büyük Osmanlının bu “şakileri”, “eşkıyaları”, “çeteleri” hizaya getirmek için bir devlet yapılanması olarak bunların üstüne giderek tasfiye ettiğini öğrendik.
Duygusal olarak Kürtlüğümüzü okşadığını inkar edemeyiz. Ne de olsa büyüklerimiz bu devletlerin zulmüne karşı isyan etmişlerdi. Bu devletlere kafa tutmuşlardı. Karşı çıkmışlardı. Bu bağlamda isyanları hep dilimizdeydi.
Yukarıda dile getirdiğimiz gibi biraz tarihe derinlikli baktığımızda tabi bu arada Kürtlere karşı uygulanan politikalarının kimi belgeleri gün yüzüne çıktığında, hele hele suda bahanelerle yaşanan katliamları incelediğimizde yaşananların hiçte birer isyan olmadıklarını rahatlıkla görebildik.
İsyan kelimesini sözlükler: “Herhangi bir amaçla kurulu düzene veya devlet güçlerine karşı gelme, baş kaldırma, ayaklanma” olarak tanımlıyorlar. Bu tanımın içerisinde karşı durduğun ya da ayaklandığın güçler tarafından ezilmen de söz konusu olduğunda belli bir hukuka ya da bu ezilmenin gerekçesi rahatlıkla yapılabilir.
Direniş ise: “Direnmek işi veya biçimi, karşı koyma, dayanma, mukavemet” adı üstünde karşı koyma oluyor. Ancak direniş kelimesi geçtiğinde ağırlıklı olarak yaşanan bir haksızlığa karşı gösterilen mukavemet oluyor. Bu ise direnen açısından bir haklılığı ve meşruluğu doğururken ezen tarafından ise gayri meşruluğu ifade ediyor.
Yukarıda ki bu iki tanımdan yola çıkarak Kürdistan’da ne kadar isyanın ya da ne kadar direnişin yaşandığını anlatmaya çalışacağız.
Ortaçağ olarak adlandırılan bu dönemde Kürt emirlikleri fiilen bağımsızdır. Ekonomik yapılanma, sınıflaşma siyasi kurumlaşmaları itibariyle feodalizmi yaşıyorlardı. 16. yy.dan öncede Kürt beylikler bağımsız yaşıyorlardı. Osmanlı batıya yönelmişti. Sınırda çelişkiler yoğundu. Ancak Osmanlıyla içine girilen ittifaklaşmayla ve Osmanlının doğuya yönelmesiyle bağımsız olmaları devam etse de özünde bu tasfiye edilmelerinin başlangıcı oluyordu. Osmanlının idari ve siyasi örgütlenmesinin kurucu mantığı–ki bu işgal ettikleri sahalarda esnek ve yerele dayalı idare etmekti-ikincisi ise Kürt beyliklerinin İran Safevi devleti önünde bir set oluşturuyor olmalarıydı. Osmanlı Kürtlerle anlaşmasını onu doğuya açarak büyük güç haline getiriyor ve ayrıca doğuda gelecek tehlikeleri de bertaraf etmiş oluyordu. Yukarıda dile geldiği gibi Osmanlı Kürtlere federatif yaklaşmıştır. Özümseme yerine bütünleşmeyi esas alan Osmanlı ademi merkezci yaklaşmıştır. Kürtlere böyle yaklaşmasının başka bir nedeni de Kürtleri Safevi'lere kaymaması için kazanma istemi olmuştur. Daha sonra yapılan Osmanlı İran savaşlarında Kürdistan resmen 1639 Kasr-i Şirin antlaşmasıyla ikiye bölünecektir.
Bu ikili mekanizma birkaç yüzyıl boyunca Kürt beylikleri ile Osmanlı devleti arasındaki ilişki niteliğini belirledi. Ve Kürt yerel beylikleri merkez iktidar ile kurulan bu gevşek ilişkinin imkân verdiği bir özerk statü uyarınca Osmanlı devletinin idari ve askeri rütbeleri ile ödüllendirilmiş, payelendirilmiş Kürt aileleri tarafından yönetildiler.
Osmanlı devleti Avrupa’da daraldıkça toprak kaybettikçe yönünü doğuya çeviriyordu. 1683 yılında Viyana önündeki yenilgisi ile başlayan süreç 1699 yılında Karlofça ve 1718 yılında Pasarofça antlaşmalarıyla Osmanlı batıda artık duramaz hale gelmişti. Her geçen gün yeni toprak kaybı demekti. Osmanlı yönünü yavaş yavaş doğuya kaydırırken doğuda vergiler artıyordu, asker isteme artıyordu. Kendi içresinde de yenileme ihtiyacı duyuyordu. Bu yenilenmeye ıslahat denilecekti. Islahatı özellikle orduda başlattılar. Çok masraflı bir orduyu kaldırmak artık zor geliyordu. Ordu da bazı düzenlemelere ihtiyaç vardı. 1792–93 yıllarında. III. Sultan Selim tarafından Nizam-ı Cedid uygulamaya geçti. Açılım ekonomik idari alnında da düşünülüyordu. Ancak yeniçeri ordusunun 1807 de kazan kaldırarak III. Sellim yönetimine son Verdi.
Şunu hemen belirtelim Yunanlar ayaklanıyor batı da toprak kaybı devam ediyor, doğu da Mısır da kazan kaynıyor derken zayıflayan merkezi Osmanlı hükümeti ya da devleti güç kaybediyor, yereller Osmanlının siyasi idari örgütlenmesinde kaynaklı güç kazanıyor ve giderek Osmanlıyı tehdit eder hale geliyor.
1839 da Tanzimat fermanı diye bilinen Gülhane Hatı Hümayunun bu durumu daha da körüklüyordu. Osmanlı da değişiklikler yaşanan sorunlarda dolayı gündeme girmişti. 1826 da kurulan Enderun ordusuna karşı yeniçeriler isyana kalktı. Bu isyan bastırılarak ezildi. Yeniçerilik kaldırıldı. Geçmişte devşirmelerde oluşturulan Yeni Çeri Ocakları yerine öncelikle Müslümanlarda olan, yerele yakın özellikler aranarak Enderun birliklerini oluşturulmuşlardı. Ruslarla savaşlar yoğundur. Kuzeyden Akdeniz’e inmeye çalışan Ruslar Osmanlıyı sıkıştırmaktadır. Bunun karşısında batı “Bosporus'taki hasta adamı” ayakta tutmak için desteklemektedir.
Genel anlamda 1800'lerin başlarında itibaren Osmanlı kendisini nasıl yaşatacağının hesabı içine girmişti. 1808 yılında tahta II. Mahmut geçti. Mahmut dönemi Kürtler için çok önemli bir dönemeçtir. Kürdistan’ın klasik anlamda işgal edilmesi ve sömürgeleştirilmesi bu tarihte başlar. Öncesinde Osmanlının Kürdistan da klasik anlamda işgali ve sömürüsü yoktur. Kürt toplumu için önemli bir süreçtir. Osmanlı kaybetmiş toprakları, prestij bir anlamda doğuda acısını çıkartmaktadır. Yavuz Sultan Selim döneminde yapılan anlaşmalar çiğnenerek iç işlerine müdahalenin yanı sıra yükümlülükler fazlalaştırılarak Kürt Emirliklerine yüklenmektedir. Kürt Emirlikleri sıkışıklığı yaşıyorlar. Genelde Osmanlının bunalımı teferruatlı görülmese de güneyde Mısırlı Mehmet Ali Paşanın yükselmesi Kuzeyde Ruslar, batıda Yunan ve diğerlerinin yüklenmesi seziliyor, ya da görülüyor. Bu sıkışık ortamda Osmanlıya karşı direnişler patlak vermeye başlıyor. Yeni bir süreç başlamış oluyor.
Özcesi Osmanlı 1514’lerde Kürtlerle girilen ittifaka arayışına terk ederek, yeni bir politika belirlememiştir. Bu politikanın özü ise Kürdistan’ı işgaldir. Bu bağlamda Kürtler Osmanlıya karşı isyan etmemişlerdir. Kürtler Osmanlıya karşı ihlal ettikleri anlaşmalardan dolayı karşı durmuşlardır. Osmanlının işgaline karşı direnişe geçmişlerdir. Direniş esas itibariyle Osmanlı içerisinde kalarak Osmanlıyı yaklaşık 300 yıl önce imzalanmış olan anlaşmaya sadık kalma çağrısıdır.
-----
Direniş esas itibariyle Osmanlı içerisinde kalarak Osmanlıyı yaklaşık 300 yıl önce imzalanmış olan anlaşmaya sadık kalma çağrısıdır dedik.
Yeni süreç direnişlerle başlar. Neredeyse yüzyıl sürecek direnişler, parça parça Kürdistan’ın farklı sahalarında baş gösterir. Batı ve güneyde sıkışan Osmanlı, hâkimiyetini Kürdistan üzerinde kurmaya çalıştığında, ortaya çıkacak olan bir işgal hareketidir. Yüzyıllarca bağımsız ve özerk yaşamış olan Kürt Beylikleri ve Emirliklerinin, bu hâkimiyet girişimine karşı direnç gösterecekleri açıktır.
Hemen şunu peşinen söyleyelim; Kürt Emirlerinin ideolojik olarak Osmanlılarla herhangi bir çelişki ve çatışması yoktur. Bu bağlamda önceleri büyük oranda Kürt-Kürdistanlık dertleri de yoktur. Tamamen kendi Emirliklerinin çıkarları doğrultusunda bir direnç söz konusudur. Kürtlük bilinci bu bağlamda dediğimiz gibi çok cılızdır.
1800'lerin başlarında İngiliz Emperyalizminin, Ortadoğu’nun farklı sahalarında etkinlik sağladığı yıllardır. Daha doğrusu adım adım etkili olacakları yıllardır. Çökmekte olan hasta Osmanlının mirasına konmanın çeşitli hesapları yapılmaktadır. Fransızlar da eksik değildir, herkes kendisine bağlı misyonerler göndererek, kendi örgütlülüğünü yaratmaya çalışmaktadırlar.
Amin Malouf’un Tanios Kayalıkları kitabında bir olayla misyonerlerin nasıl çalıştıklarını ve neler yapmak istediklerine bir göz atalım:
Lübnanlı bir aşiret liderinin küçük bir oğlu vardır. Ona kâhyalık yapan adamın birkaç yaş büyük oğluyla birlikte uzaklarda bulunan bir okula gönderilirler. Okul İngiliz misyonerlerinindir. Etkili bir ailenin oğlunu yanlarına almışlardır. İlk iş bu durumu İngiltere’ye bildirmektir. İngiltere’den gelen cevap ise; “ne pahasına olursa olsun, mutlaka ama mutlaka bu çocukları tutun ve kazanın” dır.
Bu talimatı alan misyoner ve eşi titizlik göstereceklerdir. Ancak aşiret liderinin oğlu yaramaz birisidir. Toplumun ahlak ölçülerini zorlamaktadır. Öyle ki misyonerin eşine kabul edilmeyecek tacizlerde bulunur. Çizme aşılır ve misyoner bu genç ile kâhyanın oğlunu okuldan atar. Bu durumu İngiltere’ye rapor eder. İngiltere’den gelen cevap ise; “ne yaparsanız yapın o gençleri geri okula getirin” talimatı olacaktır. Misyonerler çocukları bedeli kavga da olsa, eşinin taciz edilmesine mal da olsa gidip getirecektir. Ne de olsa gelecek için ciddi yatırımlar vardır.
Bu misyoner çalışmasıdır. Hiç kimseye çaktırmadan adım adım geleceğin tohumluklarını-kendi himayesinde-Ortadoğu halklarının başına bela olacak temelde yetiştirmektedirler. Ne de olsa bunlar gelecekte İngilizlerin oluşturacakları Ortadoğu’daki işbirlikçi ve ajanları olacaklardır. Sorun burada bazılarının sübjektif ajan olmaları da değildir. Hayır! Beyni kazanılmış, yüreği kazanılmışlar gelecekte kendilerini yetiştirmiş olanlara sadık kalmasını bileceklerdir. Başkan Apo böylesine ele alınan tohumlukları “yetiştirme” ve “dayatma” diye isimlendiriyor. Bir nevi topluma zoraki dayatılacak, yetiştirilmiş Truva atı rolünü gelecekte oynayacak fethedicileridir bunlar. Daha sonra Dersim olayına geldiğimizde bu Truva atı rolünü Kılıçdaroğlular, Kamer Gençler, Burkaylar ve tabii ki böyle nicelerinin oynadıklarını hep birlikte göreceğiz.
Bu gerçekliğin ne kadar sonuç aldığını anlamak için Ortadoğu’nun bugününe bakmak yeterli olacaktır. Birçok Malik, Bey, Kral İngiliz-Fransız okullarının fideliğinde yetişmesinin ötesinde, birçoğunun anasının dış kökenli olması söylediklerimizin derinliğini gösteriyor. Elbette dış evlilikleri eleştirmiyoruz, burada dile getirilen emperyalist güçlerin Ortadoğu insanlarını hangi yol ve yöntemle ihaneti kökleştirerek teslim alınmalarına dönük çarpıcı bir örnek olması açısından veriliyor.
İngilizler özelde ve yerelde yaşayan Asurî, Süryani, Ermeni gibi Hıristiyan kesimleriyle ilişkilenerek, onlara çeşitli vaatler yağdırarak kendilerine bağlamaya çalışmaktadır. Aynı eksende çeşitli Kürt emirlikleriyle de ilişkilenmektedirler. Osmanlıyı zayıflatarak daha fazla kapitülasyonlara zorlamak ve tabiî ki istedikleri yere çekmek temel amaçtır. Misyoner çalışmaları oldukça başarılı olmaktadır. İngilizler, hem Osmanlı kartını, hem Kürt kartını, hem de diğer azınlık ve yereldeki kartları başarılı bir şekilde kullanmaktadır. Gerektiğinde birbirine kırdırtmaktan çekinmemektedirler.
Böyle karmaşık bir ortamda çok sayıda direniş gelişir. 1800 yılı boyunca onlarca direniş TC resmi tarihine göre isyan şöyle sıralamak yerinde olacaktır:
1805–1806–1808 Baban Direnişi,1818 Bilbaslar Direnişi, 1820 Sivas’ta Zaza aşiretlerinin Direnişi, 1820–37 yılları arasında Soran emirliğinin hâkimi Mir Muhammet Kürtçe isimlendirmeyle Muhammede Kore-Kör Muhammed’in Direnişi, 1830–33 Sincar dağı etrafındaki Ezidi Kürtleri ve Türkmenlerin Direnişi. 1832 sonrası Mardin Direnişi,;1834’te Mirza Ağa liderliğinde Osmanlıya karşı direniş,1834 Bitlis civarındaki Direniş, 1849’da bastırılır. 1838’te Botan beylerinden Sait Beyin Direnişi ve kalesinin alınması. 1842–47 Bedirxan Bey Direniş. Cizre-Botan Emirliğine Son verilmesi. 1853–56 Yezdan Şer Direnişi. 1860’ta Osmanlı Ordularının Dersim’e yönelik askeri harekâtları. 1880–81 Ubeydullah Nehri Direnişi
Bu yüzyılda Kürdistan’da kimi direniş göze batmaktadır. Bunlardan bir tanesi Baban Direnişidir. Baban Direnişini kısa bir göz atacak olursak:
Şehrezor ve çevresinde hüküm süren Baban Mirliği Güney Kürdistan eski ve güçlü mirliklerden biriydi. 1786 yılında merkezleri olan bugünkü Süleymaniye kentini kurdular. Baban emirliğinin önemi Osmanlı ile İran arasında sınır bölgesinde bulunmasından kaynaklanıyordu. Bu nedenle Baban, Osmanlı ile İran arasında sürekli yıpranıyordu. Baban emirliğinin kuvvetli, etkin ve iyi bir ordusu vardı.
Babanlarda, Abdurrahman Paşa 1789 yılında emirliğin başına geçti. Baban emirliğinin bağlı olduğu Bağdat valisi, Abdurrahman Paşa'nın Emirliğin başına geçmesini istemiyordu. Bağdat valisinin bu iç işlerine müdahale etme tutumuna karşı Abdurrahman Paşa kuvvet yoluyla emirliğin başına geçti. Emirliğin başına gelir gelmez de, Bağdat'ın emirlik içişlerine karışamayacağını ilan eder. Abdurrahman Paşa döneminde emirliğin güç ve etkinliği daha da artmış ve Abdurrahman Paşa tüm Kürt Coğrafyasının en etkin hükümdarı özelliğini kazanır.
Osmanlı imparatorluğu Abdurrahman Paşa’nın etkinliğinin artmasından daha fazla endişelenmeye başlar ve bu nedenle rakip bir aşiret reisini Süleymaniye emirliğine atar. Bu durum karşısında Baban beyliği 1806 direnir. Abdurrahman Paşanın 24 yıllık iktidarı boyunca emirlikte altı büyük savaş olmuştur. 1806'daki bu direniş daha kapsamlı ve geniştir. Direnen Abdurrahman Paşa yeni atanan Süleymaniye Emiri'ni öldürür ve Osmanlıya karşı büyük bir başarı elde eder. Fakat Osmanlı büyük bir güçle direnişin üzerine gider. Savaş zaman zaman İran Kürdistan’ına da taşırılır. Üç yıla yakın süren bu direnişte Abdurrahman Paşa kuvvetleri büyük başarılar elde etmiş ve kazanmak üzereyken, Abdurrahman Paşanın kardeşi Halit Paşa ve bazı akrabaları kendilerine ihanet edip, Osmanlı saflarına geçerler. Hareket bu nedenle 1808 de bastırılmış olur.
Kürt Teşisi yine dönmüştür. Direnmiş olanın en yakınında duran ve en yakınında olması gerekenler, rant elde etmek için karşıtlarının yanına geçerek arkadan hançerleme rolünü Enkidu vari yerine getireceklerdir.
Sözü fazla uzatmadan: Baban lideri isyan etmemiştir. Osmanlıdan kendisini ayrı görmemiştir. Tersine Osmanlının bir parçası olarak kendisini gördüğü için iç işlerine yapılan yanlış müdahaleye ve üç yüzyıl önce yapılmış olan antlaşmanın ihlallerine karşı kendi hakkı olan direnmeyi seçmiştir.
Devam edecek
Kasım Engin
- Ayrıntılar
27 Kasım 1978 yılında Lice’nin Fis köyünde partileşme kararını alan APOCU hareket bu gün 33 yılı geride değişti sorularına birçok açıdan cevap verilebilinir. Kuşkusuz birçok çevre bunu kendi bakış açılarına göre değerlendirmektedirler. Tabi ki en çok değerlendirmesi gerekenler hareket, halk ve biz militanlar olmamız gerekir.
Halk olarak 27 Kasım her yıl coşkulu bir bayram olarak kutlamaktayız. Kuşkusuz 27 kasım bizim için derin anlamı olan bir gündür. Dünya halkları tarihinde böyle önemli günlere rastlanılır. Kürt halkı tarihinde böyle bir gün tarihin seyrini değiştirecek niteliktedir. 27 Kasım baş aşağı giden bir gidişi tersine çevirdiği için halk olarak bizim için çok önemlidir. Çünkü 27 Kasım Kürdün kendini yeniden yaratmasının günüdür.
Önder APO’nun şöyle bir belirlemesi vardır “Kürdistan’da parti olmadan yaprak bile kıpırdamaz”. Bu belirlemeden de anlaşıldığı gibi Kürdistan gerçeğinde partisiz hiçbir şey yapılamaz. Sömürgeci güçler Kürdün dirilişinden korktukları için çıkan 28 isyandan sonra Kürdistan’da tam bir ölüm sessizliği yaratmışladır. Kürdü düşünemez, konuşamaz bir hale getirmek isteyip bütün değerlerini elinde almak isterler. Kürde ait olan her şey asimile edilmeye başlanır. Onlar için Kürt yoktur sanki. Geçmişin tozlu raflarından silinmeye çalışılır adeta. Tam da böyle bir gerçek karşısında partileşme kararı ve adımı atılmaktadır. 33 yıl öncesinin koşulları ve ortamını anlamak için o ortam ve koşulları iyi anlamak gerekir.
Cumhuriyet tarihinde başkaldıran isyanların bastırılmasıyla Kürtler için her şeyin baş aşağı ve bitişe doğru giden bir süreç hızla tamamlanmaktaydı. 1970lere geldiğinde Kürt halkı adına her şey bir sessizlik yaşıyordu. Tıpkı mezar sessizliğindeki ölüme benzer. Zaten TC devleti de Kürtleri Ağrıya gömdüğünü ve üzerini betonladığını söylüyordu. Gerçekten de Kürt halkının yaşadığı tam anlamıyla bir soykırım gerçeğini ifade ediyordu. Kürtlük adına tutulacak bir dal bile bırakılmamıştı. Adını, dilini, kültürünü ve tarihini unutacak bir gerçeklik yaşanıyordu. Türk sömürgeciliği bunu sadece kaba zorla yapmıyordu. İdeolojik, siyasal, kültürel ve askeri yöntemlerle bunu bir asimilasyon politikası şeklinde uyguluyordu. En kötüsü de Kürt halkının bunu kabul eder düzeye getirtilmesiydi. Bu yaşamın Kürdü bitirdiğini, yaşam adına yaşanılacak hiçbir şeyin kalmadığını gösteriyordu. Önderlik bu gerçeği şöyle tanımlamaktadır “adeta her şey ihaneti yaşıyordu. Köy kent dağ bayır yol yolcu yaşam adına ne varsa her şey ihaneti yaşıyordu.” Bu belirlemeden de anlaşıldığı gibi her şey özünden uzaklaşmayı ve ihaneti yaşıyordu.
İşte 27 Kasım böyle bir gerçeği tersine döndürme günüdür. Bitirilen yaşamı diriltme, yaşanmaya değer hale getirme günüdür. Kurumuş bir ağacı canlandırma, ölmüş insana ruh verme, kayadan gülü yaratma günüdür.
Geriye dönüp baktığımızda 33 yıl sonra bizim için değişen birçok şey olmuştur. Bitirilen bir halk gerçeğinden ayaklanmış bir halk gerçeğine ulaşmış bulunuyor. Bu gün Kürdistan sokaklarından milyonlar özgürlük için mücadele etmektedir. Yok sayılan bir gerçekten bu gün dünyaca tanınır, kimliğine sahip çıkan, bunun için ölümü pahasına direnen ve milyonlara ulaşan bir hareket ve halk gerçekliğini yakaladık. Kuşkusuz biz militanlar olarak 27 Kasım partileşme kararı alındığı zaman birçoğumuz daha dünyaya gözlerimizi açmamıştı. Ama bu gün bu bayrağın taşıyıcıları olarak ilerlemek istiyoruz. Çünkü biz PKK ile doğan ve büyüyen bir nesiliz, çocukluğumuzda bize PKK’nin her biri birer destan olan kahramanlıkları anlatıldı. Şimdi de geçmişimizden gelen bu gelenekle yarın ki nesillere de bunu aktarmak istiyoruz. Bunun bize yüklediği tarihi bir yük ve sorumluluk vardır. Önemli olan bu sorumluluğun bilincinde olmaktır. Bizim için başarının tek yolu 27 Kasımda gösterilen ruh, kararlılık ve inancı göstermektir. Bu günleri yaratanlara, Önderliğimize, şehitlerimize ve halkımıza ancak bu temelde cevap olabiliriz. Böyle tarihi ve kutsal bir günde Önder APO’nun ışıklı yolunda eskisinden daha güçlü, kararlı ve inançlı olacağımıza, başarıya kilitlenmiş bir duruşun sahibi olacağımıza eminiz. Bu Önderliğimize, şehitlerimize ve halkımıza verdiğimiz sözün bir gereğidir. Bizler Kürdistan’ın altın çocukları olarak sözümüzü tutacağız ve özgür yarınlarda tüm dünyaya bunları göstereceğiz.
Burusk Rustem
- Ayrıntılar
Kürtleri halkların zamanı içine katıp özgür yaşam için ayağa kaldıran PKK, kuruluşunun 33. yılını geride bırakıyor. Kuruluşun mayalanma yılları olan ideolojik grup dönemi de dahil edildiğinde, hareket olarak aslında 40. yaşına girmeye hazırlanıyor. Kürt halkı gibi devrimsel gelişmeler yaşayan halklar için otuz dokuz yıl oldukça uzun bir zaman dilimidir. Böylesi gelişme süreçlerinde zamanın akışı daha da hızlanır. Oluşmanın hızı zamanı anı anına değerlendirmeye yöneltir. Özgürlüğün kendisi olan oluşmanın hazzını yaşamak isteyenler, zamanın en kısa parçası olan an’ın önüne çıkardığı görevlere sahip çıkıp karşılık vermek zorundadır. Bu temelde eylemleşen toplumda muazzam alt üst oluşlar yaşanır. Bütün eski elbiseler çıkarılıp atılır. Dev bir mıknatıs gibi kendine çeken özgür yaşamın yeni değerleri toplumu önüne katıp geleceğe taşır. Toplumdaki değişim ve dönüşüm görkemli bir derinlik kazanır. Eylemek özgürlüğü doyasıya yaşamaktır. “Hareket berekettir” sözü en çok da bu tür dönemler için geçerlidir.
Bu gerçeklerden de anlaşılacağı üzere, ancak bir toplumsal pratiğin içinde olan insanlar için zaman anlam ifade edebilir. Eylemek fiilini işletme imkânından mahrum olan ölüler için zaman yoktur. Müze haline getirilmiş mekânlarda tanınmış bazı insanların ölüm anını gösteren durdurulmuş saatler görürüz ya, kimliksiz köleliğe mahkûm edilmiş bir toplum için de zaman bu biçimde adeta dondurulmuş gibidir. Canlılığı, zekâsı ve özgürlüğünün kanıtı olan kendi oluşum dilinden kopmuş bir toplum zamanın dışına itilmiş demektir. Böyle bir toplum artık kullanılmaya müsait basit bir nesnedir ve başka oluşumların hizmetine girmiştir.
Nitekim PKK’nin ortaya çıkışı öncesinde Kürtlerin öldüğüne hükmedilmişti. Kürt halkının yaşadığına kanıt oluşturacak bir eylemliliği bulunmuyordu. Kapitalist sistem ve işbirlikçileri Kürtleri gerçekten de zamanın dışına itmişlerdi. Kürdistan’ı kocaman bir mezarlığa dönüştürüp üzerinde yaşayan Kürt toplumunu adeta bitkisel bir yaşama mahkûm etmişlerdi. Dinamik bir olgu olan toplum sürekli bir oluşum halini anlatsa da, soykırımcı imha ve inkâr sistemi Kürtler için bu gerçeği tersine çevirmiş; Kürt halkını kimliksel ve kültürel bakımdan tam bir yok oluş sürecine sokmuştu. Bu anlamda toplumda görülebilen hareketlilik çürümeye başlamış cesetteki hareketlilikten farksızdı. Yani bir toplum için düşünülebilecek en onur kırıcı bir ölüm söz konusuydu. Kürtlerin ayağa kalkıp yaşam mücadelesine atılması mucizelere kalmıştı; ama modernizmin dünyasında mucizelere yer yoktu.
“Kuru kütük yeşertilebilir mi? Kuru odun parçasını yeşertebilen, Kürt toplumunu da yaşam mücadelesine çekebilir.” Bilgeliği ifade eden bu soru ve arkasından gelen önerme, o dönemin toplumunda düşünen insanın Kürt gerçeğine bakışını çok iyi özetler. Öyle ya, akıllı insan, olmayacak duaya âmin demez; örneğin Genelkurmayın ‘akıllı Tuncelililer’ diye tanımladığı kişiler kategorisine giren Kemal Burkay hiç demez. Onun şevkle ‘âmin’ diyeceği dualar, Atlantik ötesindeki CIA ajanı ‘Gâvur İmam’ın özgürlük için direnen Kürtlere yağdırdığı beddualardır. PKK ise daha ilk adımında ‘akıllı köyün delileri’ni oynadı, aykırı ve ‘akılsızca’ görüleni başarmaya çalıştı. “Mevlam bu taşa can versin” diye yakarmak yerine, ‘taşı canlandırma’ya girişti ve başardı. Öldü denilen Kürt halkını sömürgeciliğe karşı direnmek üzere ayağa kaldırdı. Eskinin gölgesinden bile korkar hale getirilmiş halkını özgür yaşamda sonuna kadar kararlı bir halk düzeyine yükseltti. Sonuçta boyun eğdirilemez bir halk gerçeğini ortaya çıkardı.
Hasta insan bir gerçek sağaltıcıyı bulduğunda, orada üfürükçülükle tedavi yapmaya kalkışanlar barınabilirler mi? Burkay ve avenesinin Kürt sorununu çözüm yöntemi tam da üçkâğıtçı üfürükçülerin yöntemine denk düşüyordu. Burkay’ın tavrı Mehdi’yi beklemek gerektiğini telkin eden adamınkine denk düşüyordu. Geleceğini söylediği ‘Mehdi’nin de Deccal’ı andıran Erdoğan olduğu artık netleşmiş bulunuyor. Yani Yeşil Türkçü faşizmin kullandığı yeni bir itirafçı tipi olan Burkay bugün neyse geçmişte de oydu. Onun için bu tür oluşumları PKK’nin uyguladığı şiddet değil, halkın bu sahkekârlara haklı tepkisi bitirdi. Eylemenin değerini bilen halkın seçimi hemen her zaman pratiğe bakmaya dayanır. Kürt halkı da PKK’lilerin ne söylediklerinden çok, ne yaptıklarına ve nasıl yaşadıklarına bakarak kararını verdi. Kendilerini eylemin içinde tanıdı ve öncüleri olarak benimsedi.
Burkay gibi akıldaneler, ister Mehdi ister emperyalist ve sömürgeci bir efendi olsun, kurtuluşu hep bir dış gücün merhametine bağlarlar. Hatta belki de iktidar olan sömürgeci güçlerden biri bakarsınız insafa gelir, Burkay’ın hatırı için Kürtlere bir federasyon bile bağışlayabilir. Nitekim ona göre şu ‘PKK terörü’ olmasa, Erdoğan rahatlıkla Kürtlere böylesi bir bağışta bulunabilir. PKK bu aşağılık duruşu Kürt halkına küfür saydı. Kürdistan gibi uluslararası sömürge bir ülke ancak üzerinde yaşayan halkın özgücüyle özgürleşebilirdi. Burkay gibi sahtekâr takımının duruşu en fazla efendi değişimine götürecek bir sonuca yol açabilirdi. Oysa köle bir halk için özgürlük kendi eyleminin öznesi olmak, kendi iç yasalarına göre kendini oluşturmasını bilmekti. Özgür yaşam olarak hakikat kendini tanımakla başlar. Kendini tanımak ise öncelikle kendini potansiyelinin bilincine varmak ve bu potansiyeli harekete geçirmektir. Özgür yaşamla buluşturacak güç buradadır. Kışla kültürünün piç meyvesi Burkay istediği kadar aksini iddia etsin, PKK Kürt halkının, Kürt halkı da PKK’nin eseridir. PKK halktır ve halk da Burkay’ın Mehdi’sine karşı meydanlardadır.
Doğrudur, PKK tarihi Kürdistan adına ilk sözcükleri dillendirdiği günden bugüne kadar aynı zamanda ihanete karşı direniş tarihi oldu. Kürt halkının yok oluşun eşiğine kadar gelmesinin en önemli nedenlerinden biri, ihanetin kurt gibi kadim Kürt ağacını içerden sürekli kemirmiş olmasıydı. Kürtleri bitirme projesini başarıya taşımak isteyen düşmana en büyük cesareti hain takımı verdi. Düşünün: Düşman kendisi olmakta ısrar eden Kürt’e diz çöktürmek için her türlü terörü uyguluyor. Bu halkın Önderini aylardır alçakça bir izolasyona tabi tutuyor. Halka gaz bombaları, gerillaya kimyasal silahlarla saldırıyor. Kürt siyasetçilerini içeri tıkıyor. Gerilla cesetlerini paramparça ediyor. Kürt çocuklarını ‘dönemin özellikleri gereği’ hapishanelere yoluyor. Anaların şehit evlatlarının cenazesini mum dikilmiş kına tepsisiyle karşıladığı ve zulme biat etmeyeceklerini haykırdığı bir sırada, namus rüzgârının bile değmediği Burkay, yandaş medyada PKK’ye hakaretler yağdırıyor. Peki, bunu yapan hainin haini değil de nedir? Erdoğan’ın iyi havlayan köpeği olarak Kürt halkının özgürlük kervanına saldırmak başka türlü nasıl tanımlanabilir?
Burkay havlaya dursun, Mehdi’si Erdoğan da boş durmuyor; PKK’yi kötülemek için ishale yakalanmış gibi fır dönüyor. Elinde kala kala çakaralmaz silaha dönüşmüş devletçi İslam kalmıştır. Onunla Kürtleri kandırıp PKK’den uzaklaştıracağını sanıyor. Selefi Goebbels’in “Yalan söyleyin, bir inanan mutlaka çıkar” sözüne hayat buldurmaya çalışıyor. Bunun için de ağzını bir fosseptik çukuru gibi kullanıyor ve etrafa pislik saçıyor. Ancak ne yaparsa yapsın sonuç alamıyor. Çünkü Kürtlerin İslam’ı Medine İslam’ıdır. Kürtler onun yayılmacı ataları gibi İslam’ı siyaseten kabul etmediler. Bir devşirme olan Erdoğan’ın gerçek ataları İslam’ı belki de çok daha sonradan tanıdılar. Bu nedenledir ki, devşirme başbakan boşuna nefes tüketiyor.
PKK Hareketi gücünü ve güzelliğini Önder APO’dan alır. Bu nedenle bölgenin üç büyük ‘Kutsal Kent’inden ilki olan Urfa’nın gerçekliği PKK’ye damgasını vurmuştur. Urfa, Nemrut’a karşı koymuş Hz. İbrahim’in doğduğu yerdir, bir peygamberler diyarıdır. PKK’nin temelleri Ankara’da atılabilir ama temelin ruhunu oluşturan güç İbrahimî gelenektir, enbiyalar ve evliyalar geleneğidir. Tıpkı onlar gibi nemrutluğa karşı mücadele etmekte ve Kürt toplumunu insanlığın kutsal değerleri etrafında demokratik bir ulus haline getirmeye çalışmaktadır. Belgeler var, Kürdistan’da faaliyet yürüten sahte Şeyhülislam Fetullah’a bağlı derin ekibin sözcüleri de bu değerlendirmeleri anlamlı buluyor, Önder APO’nun İslam’a ilişkin değerlendirmelerinin kendileri için en büyük tehdit olduğunu belirtiyorlar. Erdoğan’ın küfür ve hakaretleri de Önder APO’nun görüşlerinden duyduğu korkuyu yansıtıyor.
Şehitler Partisi PKK öncülüğündeki Kürt halkı 34. yılda özgürlüğe her zamankinden daha yakındır.
Ali H. Yerkan
Özgür Politika
- Ayrıntılar
KİM MİLLİYETÇİ, Doç. Dr. ERGÜN YILDIRIM’a cevap
Milliyetçilik, ulus devlet hastalığının bir yaratımıdır. Ulus devlet ise, kapitalizmin bir hastalığıdır. Kapitalizm ise malum tüm insanlığın hastalığıdır.
Kürt özgürlük hareketi olarak ilk günden başlayarak her zaman her türden milliyetçiliğe karşı durarak, bulunduğumuz tüm sahalarda halkların kardeşliğine olan inancımızdan ötürü tüm halklarla ilişki içerisinde olduk. Bunun içindir ki Kürdistan’da bizden çok önceleri var olan birçok örgüt tarafından Kürt olmamakla, Kürt yurtseveri olmamakla itham edildik. Ve nitekim bu hareketin öncüleri ayaklarını Kürdistan’a ilk bastıklarında karşılarında sadece bilinen bir milliyetçilik görmediler bilakis milliyetçiliğin birkaç kategori gerisinde bulunan ilkel milliyetçiliği buldular. Ve bunlar tarafından hedeflendiler. Sizin o dilinizde indirmediğiniz Burkay’ınız, Güçlü’nüz de dahildir.
Şunu söylemeye çalışıyoruz, bu hareketin oluşum mayasında anti milliyetçilik vardır. Bu hareketin mayasında sosyalizm ve onun bireylerde yarattığı sosyalist kültür vardır. Siz sosyalizmi beğenmeye bilirsiniz ama sosyalizmi ve sosyalistliği milliyetçilikle eleştiremez ve itham edemezsiniz. Çünkü sosyalistlik milliyetçiliğin panzehiri olarak ortaya çıkmış ve mücadele sahasına atılmış bir ideolojidir.
Son zamanlarda Türkiye ortamında giderek artan bir kara propagandayla karşı karşıyayız. Ve gülünç olan yönü o dur ki bu kara propagandayı bilimsellik kılıfı giydirilerek yapılıyor olmasıdır. Yine gülünç olan yönü o dur ki bu kara propagandayı yapanlar AKP’ye yakın duranlardır. Gazeteci olarak yapanı da, bilimci olarak geçinen de, öğretim üyesi olarak geçinen de hepsinin ortak noktası iktidara yakın durarak, iktidarın elini güçlendiren çaba ve uğraş içerisinde olmalarıdır.
Örneğin en son “iki milliyetçilik iki mitoloji” başlıklı yazısıyla Doç. Dr. ERGÜN YILDIRIM isimli YTÜ İnsan ve Toplum Bilimleri Öğretim Üyesi bir makale kaleme almış. Sözde milliyetçiliği eleştiriyor, sözde her türden milliyetçiliğin geri yönlerini ortaya koyacak. Ve sözde ulus devleti eleştiriyor. Ve sözde ulus devletin tahribatlarını yazacak. Ne var ki bunları yaparken de bizlerin yani özgürlük hareketinin ne kadar milliyetçi olduğunun ispatına kalkışıyor. Bunu yaparken de Türk milliyetçileriyle paralellikler kuruyor, bizleri aynı kefeye koymayı da unutmuyor.
Türkiye cumhuriyeti devleti kurulduktan sonra kendisine sağlam limanlar bulmak için ne kadar milliyetçi hatta faşizan söylemlerde bulunduğunu bugün herkes biliyor. Bu faşizan söylemleri ispatlayabilmek için ise bir sürü sözde “bilimsel” veri icat ettiler. Türklüğün dünyanın en eski dili olduğunda tutun da tüm dillerin bu dilden türediğine kadar, yine Türk halkının en eski ve dünyanın en seçkin halkı olduğunu da tabii ki unutmadan bunu yaptılar. “Bir Türk dünyaya bedeldir” den tutun da “ne mutlu türküm diyene” kadar ki sözleriyle adeta ne kadar faşizan olduklarını gösterdiler.
Yukarıda dile gelen öğretim üyesi Kürt özgürlük hareketinin milliyetçiliğini ise Zerdüştlüğe olan yaklaşımlarından yola çıkarak kendince ispatlamaya kalkışıyor. Kürtlerin tarihsiz bir halk olduğunu birkaç yıla kadar belki de herkes kabul ederdi. Yine Kürtlerin bir belleklerinin olmadığı da birkaç yıla kadar söylenirdi. Belki birçok değerli Kürt ya da Kürt olmayan tarih bilimci Kürtlere dönük çok değerli çalışmada yürütmüştü. Ancak bunları bilenler yoktu, bilenler sınırlıydı. Özelde Kürt halkı bu tarihi bilgilerde yoksundu. Bu bağlamda PKK ve onun önderliği yeniden bir tarih bakışı ortaya çıkardığı da doğrudur. Tarihin birçok belgesini irdeleyerek Kürtlerin hangi süreçlerde neler yaşadıklarını tüm tarihi belgeleriyle gün yüzüne çıkartıldı. Bu bağlamda yeni bir Kürt ve Kürdistan tarihi yazıldı. Elbette yazılmaya devam da edilecektir. Bu tarihi incelerken bu topraklarda devrimler yapmış çok değerli önderleri de elbette incelemiştir.
Kürtlerin tarihinde önemli bir kişilik Zerdüşt’tür. Ve gerisinde bıraktığı Zerdüştlüktür. Zerdüştlüğün ne olup olmadığına girmeyeceğiz. Ama Zerdüştlüğün uzun yıllar Kürtlerin neredeyse tek dini olduğunu da söylemeliyiz. Yıllar yılı Kürtler bu dinle yaşamışlardır. Kaldı ki bu din yada inanış Hıristiyanlık ve İslamiyet öncesi bir inanıştır. Kürtler işte eğer kendi kişiliklerini bulmak istiyorlar ise kendi tarihlerinde olup biten tüm evreleri bir bir inceleyerek onlarda bıraktıkları karakter hatlarını bilince çıkarmazlarsa o zaman kendi kişiliklerinin derinliklerine inemezler. Kendileri olamazlar. Bu bir kere felsefik bir arayıştır yapılan. Elbette bunun tarihle ilgili olan yönü de vardır. Senin tarihinin bir parçasını gün yüzüne çıkararak eğer faydalanacağın yönlerin varsa neden bundan faydalanmayacaksın ki? Bu en normal olan insani yöndür. Lakin Kürtler bugün İslami inanışa ağırlıklı olarak bağlılar. Sınırlı sayıda yezidi, sınırlı sayıda hallaci, sınırlı sayıda kakailer ve belki de islamiyetin farklı bir versiyonu olan aleviler de vardırlar. Yezidiler dışındaki inanışlar zaten kendilerine Müslüman gözüyle bakıyorlar.
Şimdi şu soruyu soralım: kendi tarihini araştırarak kendi kırılmış, parçalanmış ve ayak altına alınmış kişiliğini bulmanın kime ne zararı vardır? Tarihi bilgileri ve verileri gün yüzüne çıkarmanın kime ne zararı olabilir ki? İşte herkes için normal olan tarihi bir araştırma her neden ise Kürtler için kabul görmüyor. Her ne hikmet ise bir sürü hakaret konusu yapılabiliyor.
Şimdi biz birkaç soru soralım: özgürlük hareketinin düşüncelerini, bakışını, eylemlerini, dilini ne bilelim felsefesini beğenmeye bilirsiniz, hatta bunun karşısında sert durabilirsiniz de, azgınca saldıra bilirsiniz de bu sizin taktiriniz. Ancak elinizi vicdanınıza götürerek sorun kendinize:
Hangi bir gün özgürlük hareketinin milliyetçilik yaptığını gördünüz?
Hangi bir gün milliyetçiyiz dediğini duydunuz?
Hangi bir gün milliyetçiliği övdüğünü gördünüz?
Hangi bir gün Kürt halkının başka halklardan daha iyi olduğunu, seçkin olduğunu duydunuz?
Hangi bir gün ne mutlu kürdüm diyene dediğini duydunuz?
Hangi bir gün bir Kürt dünyaya bedeldir dediğini duydunuz?
Hangi bir gün başka halkların dilline dil uzatmış?
Hangi bir gün başka halkların tarihiyle, insanıyla alay etmiş?
Hangi bir gün halkların kardeşliği dışında bir şey söylemiş?
Evet biz Kürt halkını seviyoruz. Evet biz Kürt halkı için canımızı vermeye de hazırız. Nitekim binlerce yoldaşımız bu uğurda canlarını verdiler. Evet ülkemize hayranız. Topraklarımızı seviyoruz. Bu topraklar için canımızı vermeyi hiçbir gün esirgemedik.
Ancak kimse yukarıda dile getirdiklerimize inandığımız için bir gün ağzımızda başka halklara dil uzattığımızı görmemiştir. Ve görmeyecektir de. Çünkü biz dünyanın ne kadar halkları varsa hepsinin yanında yer alanlardanız. Biz sınırların olmadığı bir dünyayı hayal eden sosyalistleriz. Kimisine göre hayali ve ütopik sosyalistler de olsak, sosyalistiz. Buna inandık ve yollara çıktık. Evet halkların kardeş olduklarına ve halkları birbirine kırdıranların egemenlerin olduklarına ve son iki yüzyılda özelde kapitalist modernist ulus devletçi yapıların vurucu silahı olan milliyetçiliğin halkları birbirine karşı kırdırdığına da inanıyoruz. Ve halkların asla ama asla bir birlerine karşı düşman olamayacaklarına, bu düşmanlıklarda bir çıkarlarının olmadıklarını da hep dile getirdik.
Şimdi durum buyken özgürlük hareketini milliyetçilik hem de geç bir milliyetçilikle eleştirmek tek kelimeyle insafsızlıktır.
Kürt halk önderliği milliyetçiliği ele alırken:
“Milliyetçilik kapitalizmin dinidir. Milliyetçilik kapitalizmin egemenliğine götüren yoldur...
Milliyetçilikle, sınırlı bazı reformlarla küçük bir azınlık devlet desteği ile modernleşirken, toplumdaki taaşup, gerilik adeta mekân ve zaman dışı en hastalıklı, alık, uçuk bir zihniyet yarattı.
Milliyetçilik kapitalizmin dinidir. Milliyetçilik kapitalizmin egemenliğine götüren yoldur. Filistin ve İsrail milliyetçiliğinin Filistin’i ve İsrail’i ne hale getirdiği ortada. Türk milliyetçiliğinin Türkiye’yi getirdiği nokta belli. Enver Paşa milliyetçiliği Osmanlı’yı kaybettirdi.” Milliyetçilik engellenemezse Kudüs’te yaşanan bu durum yarın Kerkük’te de yaşanabilir. Çünkü milliyetçilikte sağduyu yoktur, kimse kimseyi dinlemez, demokratik diyaloga kapalıdır.”demektedir.
Bunun için işte biz diyoruz ki:
Milliyetçilik nerede var ise orada yukarıdaki iki durum yaşanan gerçekliktir. Milliyetçilik özünde kendi dışını tanımamadır. Bu da özünde kendini tanımamadır. Kendini tanımayan, kendisini bilmeyen, kendisine abartılı yaklaşır. Bu kendine abartılı yaklaşımı, dışındakini rette kadar götürür, küçümser. Bu da özünde aşağılık kompleksleri yaratır. Bu hastalıklı bir durumdur.
Bu hastalıklı yaklaşımlar ‘dünyalar benimle biter’, ‘ben olmazsam bu yaşam yaşanılmaz’, ‘seçkin insanız, seçkin halkız, tanrı bizi göndermiş’ der ve sonunda ‘Bir Türk dünya ya bedeldir’ noktasına kadar götürür. Özcesi milliyetçilik bir sapkınlıktır ve insanlığın yüreğine saplanmış bir hançerdir. Yani bir urdur. Ve insanlık, bu sapkınlıktan kendini kurtarmak zorundadır.
Yukarıda dile gelenler ışığında yukarıda ismini verdiğimiz bilim adımına açıkça sormak gerekiyor: kim milliyetçidir? Yine bir soru daha soralım başka halkların dilini küçümseyen sözde sizin o Nakşiler mi milliyetçi yoksa bizler mi? Yine soralım başka halkların topraklarını işgal eden ve bunda ısrar eden sizin sözde sahte Nakşi iktidarınız mı milliyetçi yoksa bizler mi? Yine soralım başka halkların kültürünü küçümseyen, dilini yasaklayan, isimlerini değiştiren, okul kurmalarına izin vermeyen, kendi kendilerini yönetmeye izin vermeyen sahte Nakşi iktidarınız mı milliyetçi yoksa bizler mi?
Evet bu sorulara öncelikli olarak her bilim adımı ya da bilim kadını kendisine sormalıdır. Aksi durumda sizlerin bilimsel kimliğiniz tartışmalık olur. Aksi taktirde tarihte bizim tanıdığımız Sümer rahiplerinden bir farkınız kalmaz. Aksi taktirde halkların gözlerini boyamaya dönük özel uğraş içerisinde çalışmış olan müneccimlerden bir farkınız kalmaz. Bu bağlamda lütfen eğri otursak da doğru yazalım.
Sabri Dirlik
- Ayrıntılar
Hiç kuşkusuz bugün Türkiye’de tartışılan en temel konulardan biri, belkide birincisi KCK oluyor. Yargıdan aydınlara, polisten siyasetçilere kadar herkes kendi penceresinden görüş belirtiyor. Herkes kendi kulvarından bir KCK tanımı yapmaya ve bunun “Nasıl tehlikeli bir şey” olduğunu anlatmaya çalışıyor. Tıpkı Mekke’de şeytan taşlar gibi bir şey! Tek yanlı KCK salvoları sürüp gidiyor. İşin garip tarafı, açıktan KCK savunusu yapan sadece bir kişi var. Gerisi hep eleştiriyor, yine eleştiriyor ve doymuyor “Niye Kürtler eleştirmiyor” diyor.
Görüntüye bakınca, olup bitenler boşluğa kurşun sıkar gibi bir şey. Ama tabi gerçek böyle değil. KCK boşluğu ifade etmiyor. Dolayısıyla “KCK eleştirileri” de boşluğa kurşun sıkmak olmuyor. Tersine KCK’yi eleştirenler ne yaptıklarını çok iyi biliyorlar. KCK’de Türkiye’nin en yakıcı gündemi ve en temel sorununun çözüm anahtarı oluyor.
En son KCK tartışmalarına Başbakan Tayyip Erdoğan da katıldı. “KCK operasyonlarının doğru olduğunu ve devam edeceğini” söyledi. KCK’yi eleştirmeyenleri “KCK gerçeğini anlamamakla” suçladı. “TC’ye paralel ikinci devlet olan KCK’nin asla kabul edilemeyeceğini” ifade etti.
Doğru bulunur bulunmaz, ama Tayyip Erdoğan’ın yargı arkasına gizlenmekten vazgeçerek görüşlerini açıkça söylemesi iyi olmuştur. Böylece de “KCK Davası” ve bu temelde geliştirilen operasyonların, “Hukuki bir suç nedeniyle” değil de, tamamen siyasal kararlar temelinde yürütüldüğünü bizzat Başbakan’ın kendisi ifade etmiştir. Belliki bu bir itiraftır, siyasal amaçlarla hukukun kullanıldığının itirafı. “AKP yönetimi demokrasiyi geliştiriyor, diğerlerinden daha iyidir” diyenlere duyurulur.
Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “KCK’nin anlaşılmadığı” tespitine biz de katılıyoruz. Fakat bunu söylerken de Tayyip Erdoğan’ın KCK’yi anlamadığını görüyoruz. Çünkü “TC’ye paralel devlet” diyor. Oysa KCK (Koma Civakên Kurdistan) kendisini “Demokratik toplum yönetimi” olarak ifade ediyor. “Devlet olmadığını” ve hatta “devlet olmaya karşı olduğunu” açıkça söylüyor. Fakat her türlü yönetimi devlet sayan ve devletten başka yönetim tanımayan anlayışa göre kuşkusuz “Alternatif veya paralel devlet” oluyor.
Tayyip Erdoğan böyle yaparken, başka bazıları da PKK ile KCK’yi aynı sayıyor. Böyleleri “PKK eşittir KCK” diyor. Halbuki bu yaklaşım da kökünden yanlıştır. Biraz Kürt mücadelesini izleyen herkes bunu açıkça görür. PKK bir felsefik-ideolojik çizgi, eğitilmiş bir militan kadro topluluğu; KCK ise çeşitli biçimlerde kendisini örgütlemiş bir toplum, demokratik toplum oluyor. KCK’nin Türkçe’ye en doğru çevirisi “Kürdistan Demokratik Toplumlar Topluluğu” biçiminde yapılıyor. Dikkat edilirse KCK’de “Toplumlar topluluğu” olma esas, yoksa PKK’deki gibi “militan kadro topluluğu” olmak değil. Kuşkusuz bu noktada PKK de KCK’nin içinde yer alır, ama örgütsel olarak KCK PKK’nin içine girmez ve sığmaz.
PKK ile KCK’nin eşit olmadığını tarihsel süreç de doğrular. Geçmişte de PKK ile birlikte ERNK (Enîya Rizgarîya Netewî Kurdistan-Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi) vardı. PKK Kürt sorununu devletçi paradigma temelinde çözmek isterken halk hareketi ERNK idi. ERNK, PKK’nin etkilediği, yönlendirdiği taraftar halk kitlelerini ifade ediyordu. Ancak ERNK ile PKK aynı değildi. O zamanda ikisinin aynı ve eşit olduğunu söyleyenler vardı. Örneğin, o dönemde de TC hükümetleri “PKK eşittir ERNK” diyorlardı. Fakat bunu kimseye anlatamadılar, örneğin Avrupa’ya kabul ettiremediler.
Birebir aynı olmasa da, eğer benzetmek gerekirse KCK geçmişin ERNK’sine benzer, yoksa PKK’nin eşiti olmaz. Tabi ERNK ile de aynı değildir. ERNK devletçi paradigmaya dayalı iken, KCK demokratik toplum paradigmasına dayalıdır. ERNK tümüyle PKK’nin etkilediği Kürt halk kitlelerini içerirken, bu konuda KCK çok daha geniştir. İdeolojik olarak PKK etkisinde olsun olmasın, Kürdistan’daki örgütlü tüm halk kitlelerini kapsamına alır.
Beğenelim beğenmeyelim, KCK bugün Kürt sorununun çözümü için PKK’nin önerdiği toplumsal ve siyasal modeldir. PKK’ye göre en demokratik olan modeldir. Bölünmeyi değil, ülke ve toplum birliğini esas alır. Devleti red ve yok etmez, devlet artı demokrasi formülü ile toplumsal yönetimin paylaşılmasını içerir. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın belirttiği gibi “Paralel devlet” değil, “devlet artı demokrasi” ya da “devlete paralel demokrasi”dir. Eğer bir ülkede demokrasi olacak ve devletin yanında bir de örgütlü demokratik toplum olacaksa, işte bu KCK olacaktır. Demekki KCK olmazsa demokrasi de olmaz. Aynı zamanda Kürt sorunu da çözülmez. Dolayısıyla Tayyip Erdoğan’ın “KCK olmaz ve yok edilecek” demesi, Türkiye’de gerçek anlamda demokrasi olmayacak anlamına gelir.
Bazıları diyorlar ki, “Sözleşmesini okuduk, KCK’nin kendisi demokratik değil.” Olabilir, KCK’nin demokratik olmayan yanları bulunabilir. Kendisi “Demokratik toplum sistemi” olduğunu iddia ediyor, ama bu iddiaya ters düşen yönleri olabilir. Elbette bunları açığa çıkarmak, tartışmak ve değiştirerek demokratik hale getirmek gerekir. Birincisi, KCK bir Tanrı buyruğu değil, kul yapımıdır! Onu yapan insanlardır, demokratik amaca uygun düşmezse değiştirilip amaca uygun hale getirilir. İkincisi, hem teori hem de pratik olarak KCK tam şekillenmiş değildir, henüz bir tasarı ve taslak düzeyindedir. Dolayısıyla pratikleşme sürecinde gerektiği kadar değişime açıktır.
Yine KCK’ye bakarak bazıları, “PKK Türkiye’nin bir bölümünü kendisi yönetmek istiyor” diyor. KCK’nin veya demokratik özerkliğin böyle anlaşılması da doğru değildir. Oysa PKK açıklamalarında “Şurayı ben yönetmek istiyorum” yoktur, ama “Kürt halkı öz yönetimini kurmalı ve kendi kendini yönetmeli” vardır. Hatta bu istem sadece Kürtlerle sınırlı da değildir. Daha genel olarak “Sivil toplum örgütleri gelişsin, demokratik toplum örgütlensin ve tüm kesimleriyle halk kendi kendini yönetsin” biçimindedir. Zaten gerçek demokrasi ve özgürlük de bu değil midir?
Artık her yerin Ankara’dan yönetildiği, her işi devletin yaptığı, her şeyin merkezden halledildiği devir sona ermiştir. Herkesin yönetime aktif katıldığı ve kendi kendini yönettiği demokrasi devri başlamıştır. Dolayısıyla tüm kesimleriyle bütün halklar ve onlar gibi Kürtler de özgürce örgütlenecekler ve demokratik yönetimlerini geliştireceklerdir. Bunun adı KCK mi, başka bir şey mi olur, o kadar önemli değildir. Önemli olan özgürlükçü ve demokratik özüdür. Dolayısıyla Kürtler de kendi kimlikleriyle özgürce örgütlenecekler ve kendi demokratik yönetimlerini özgürce geliştireceklerdir. Bunun başka bir yolu yoktur.
İyi veya kötü, beğenilir veya beğenilmez, ama PKK, en önemli sorun olan Kürt sorununun demokratik çözümü için bir model önermektedir. KCK veya demokratik özerklik bu çözüm projesini ifade etmektedir. Ancak bunu beğenmeyen ve durmadan eleştirenlerin, AKP dahil siyasi partilerin, gazetelerde yer tutan yazar ve çizerlerin, Kürt sorununun çözümü için hiçbir projeleri yoktur. Kendi projeleri yok, başkasının var olan projesini eleştiriyorlar. Peki “Sizin projeniz nerde?” diye sormazlar mı insana? Yeni anayasa yapıyorum diyen AKP, bu yeni anayasada Kürt sorununu nasıl çözecek, demokratik hak ve özgürlükleri nasıl yerleştirecek? Hele bunları bir açıklasın da, KCK’yi beğenmeyen AKP’nin demokrasi ve Kürt sorununu çözüm projesini görelim!
Ne olursa olsun, artık PKK ya da KCK taşlamakla partiler ve yazarlar hiçbir yere gidemezler. Karşıtını suçlayarak toplumu aldatma devri artık sona ermiştir. Kürtler ve tüm Türkiye toplumu özgürlük istiyor, demokrasi istiyor, barış istiyor. Kürt sorununun demokratik siyaset yoluyla çözümünü istiyor. KCK de öz ve içerik itibariyle işte bu çözümü ihtiva ediyor.
Öz itibariyle KCK olmazsa Kürt sorununun demokratik ve birlikçi çözümü olmaz. Dolayısıyla KCK olmazsa Türkiye’nin demokratikleşmesi ve birliği olmaz. KCK’sizlik Türkiye’nin parçalanması ve faşizm demektir. Şimdi bu gerçekleri görmenin ve tabulardan kurtularak düşünebilmenin zamanı!..
Selahattin ERDEM
Özgür Politika
- Ayrıntılar
"Allah'ım, birliğimizi sağla, aramızı te'lif buyur, bizi vifak ve ittifaka muvaffak kıl. Hidayet ve ıslahını murat buyurduğun insanları ıslah eyle, kalb ve kafalarına salah ver. Şayet düşmanlık yapanlar arasında ıslahını murat buyurmadığın ve kendileri hesabına ıslah istemeyen kimseler varsa, onların da altlarını üstlerine getir, birliklerini boz, evlerine ateş sal, köklerini kurut ve işlerini bitir." diye niyaz etmelidir” diyor Fetullah Gülen. Bu “evlerine ateş sal, köklerini kurut ve işlerini bitir” diye dile getirdiği fetva bizim için yani gerilla için verilen bir fetvadır. Böyle olunca bizim de bu külliyen katliamcı ve faşizan sözlere karşı söyleyecek birkaç sözümüz olacaktır. Ne de olsa bizim yaşamımızı bire bir ilgilendiriyor.
Fetullah’ı biz bir cemaat lideri olarak biliyorduk. Belki tuhaf bir cemaat lideri ama sonuçta bir cemaatin hem de etkili bir cemaatin lideri diyelim. Uluslar arası ilişkileri olan, güya dinler arası uzlaşmayı savunan, radikal yani kökten dinciliğin uzağında daha ılımlı gören bir çizgisiyle de biliyorduk. Yine evangelizmin Siyonizm güdümünde olarak dünyayı adım adım ele geçirmek istediğini de az çok biliyorduk. Fetullah’ın, bu evangelizme çok yakın durduğunu da biliyorduk.
Tüm bunları bilmesine biliyorduk ama yine de Fetullah’ın bir cemaat lideri olduğunu ve buna göre hareket ettiğini, çizgisini benimsemesekte Türkiye ve Kürdistan’da bir realite olduğu için dikkate alınması gerektiği, bunun için eleştirilerimizi yaparken bile saygı ölçülerine de dikkat edilmesi gerektiğini de biliyorduk. Ancak en son hem de konuşmalı yani yalanlanması, tekzip edilmesi imkânsız bir biçimde: “altlarını üstlerine getir, birliklerini boz, evlerine ateş sal, köklerini kurut ve işlerini bitir" sözleri sıradan ya da etkili bir cemaat liderinin sözleri olamaz. Buna birde: “Ayıptır bu, otuz senedir bir avuç şakinin hakkından gelemiyorsun. Çoklarının dediği gibi, mensup olduğumuz Birleşmiş Milletler ve NATO içinde önemli güce, kuvvete ve mekanize birliklere sahip sayılı devletlerden biriyiz” sözlerini eklediğimizde kiminle karşı karşıya olduğumuz gayet açıkça ortaya çıkmış oluyor.
Bu yukarıda ki sözlerde ortaya çıkan:
Birinci sonuç: bu zatın hiçte bir cemaat lideri olmadığı.
İkinci sonuç: geleneksel devletçi olduğu.
Üçüncü sonuç: Kürt halk düşmanı olduğu.
Dördüncü sonuç: faşizan bir zihniyete sahip olduğu.
Beşinci sonuç: bir orducu olduğu.
Evet, Fetullah yukarıda dile gelen 5 hususu birebir temsil ediyor. Belki de daha başka hususları da temsil ediyordur. Onları da başka bir yazıda irdeleyebiliriz.
Birinci sonuca ilişkin, bir kere bir cemaat lideri böyle askeri sahaya dönük hatta politik sahaya dönük bu düzeyde pervasız görüş sunamaz, fetva veremez.
İkinci sonuca dönük Fetullah’ın söylediklerini geçmişin, bugünün klasik faşist devleti tam 90 yıldır söylüyor ve yapıyor.
Üçüncü sonuca ilişkin, “onların da altlarını üstlerine getir, birliklerini boz, evlerine ateş sal, köklerini kurut ve işlerini bitir" sözleri sadece ve sadece Kürt düşmanlığıdır.
Dördüncü sonuca ilişkin, bu kadar insan kanına susamış olan olsa olsa bir faşist olabilir.
Beşinci sonuca ilişkin ise ne kadar TC ordusuna hayran olduğunu ve bu ordunun nelere muktedir olduğunu kendisi dile getiriyor.
Yukarıda bunların tümü netiyken, Fetullah bunları bizatihi kendi ağzıyla kamuoyuyla paylaşmışken, hele birde Kürdistan’da polis ve AKP faşizmi diz boyu pratikte uygulanırken Fetullah’ın bu ölüm fetvasını ciddiye alacağız. Öyle sadece söylenmiş sözler olarak değerlendirmeyeceğiz. Abacı, kebeci, ara yerde sen neci(?) diyemeyiz ki! Sürç-i-lisan da diyemeyiz. Öyle horozlar vardır ki öttükleri için sabahın olduğunu sanırlar misali ciddiye alamamazlık edemeyiz ki! Ya da Mürüvvette endaze olmaz mı diyeceğiz? Belki de hepsini diyeceğiz ama derdimize tümden derman olacağını sanmıyoruz. Çünkü söylenenler öyle açık ki, öyle faşizan ki, öyle insanlık düşmanı ki unutulamaz, yutulamaz türdendir.
Hele siz bir de bu deniz ötesi mi, büyük okyanus berisi mi, ortası mı, kenarı mı artık ne derseniz deyin bu zatın 12 Eylül 1980 faşist cuntası rejime el koyduğunda söyledikleri: “Daha köklü ve daha gönülden bir hareket gerekliydi ki, milli bünyeyi kemiren yıllanmış seretanlar (kanser) bertaraf edilebilsin. Ve işte şimdi, bin bir ümit ve sevinç içinde, asırlık bekleyişin tuluû saydığımız, bu son dirilişi, son karakolun varlık ve bekasına alamet sayıyor; ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe bir kere daha selam duruyoruz…” sözlerini bilirseniz bu zatın zihinsel olarak halen 12 Eylül faşizminin karakterini birebir yaşadığını yani yurt dışına çıksa da halen bu zihniyeti yaşattığını göreceksiniz.
Durum bu kadar netiyken ve asıl hedef tahtasını bizi oturtmuşken ve bizi baş düşman olarak ilan ederek fetva vermişken herhalde bizim de eli kolu bağlı kalacağımız düşünülemez. “Onların da altlarını üstlerine getir, birliklerini boz, evlerine ateş sal, köklerini kurut ve işlerini bitir" sözleri bu bağlamda bir savaş ilanı oluyor. Faşizme kendisini yatırmış bir cemaatin savaş ilanı. Kaldı ki Kürdistan’a gönderdikleri polisler ve en son emniyet müdürleri de bu ilanın yani savaş ilanının somut adımları oluyor.
Evet, bu durumda kellelerine -hem de uçurulması için-fetva çıkarılanlar ne yapacaklardır diye sorulabilir. Ve hedef tahtasına konulan bu özgürlük savaşçılarının verecekleri cevaplar elbette önemli olacaktır. O da: Söyleyeceğimiz tek bir cevap vardır: ya bu sözleri denizin öte yakasındaki zat geri alır, Kürt halkından ve onun gerillasından özür diler ya da bu faşizan zihniyete karşı gerekli olan neyse o yapılır. Bundan da kimsenin kuşkusu olmasın.
Kasım Engin
- Ayrıntılar
Sömürgeci Türk devletinin kuruluş felsefesi Kürt ulusunu soykırıma uğratarak ortadan kaldırmaya dayanmaktadır. Bunu da önce katliamlarla ezerek, sürgünlerle ulusal yapısızı dağıtarak, alevi-sunni, aşiret vb. çelişkilerle bölüp-parçalayarak, ondan sonra geri kalanını asimlasyon sistemiyle yok etmeye çalışmıştır. Sistemin temelinde ulus-devlet vardır. Kürt ulusunu ve diğer azınlık halkları içinde eritmeye dayalı bir politika sımsıkı yöntemlerle uygulanmıştır. Ancak Kürdistan özgürlük mücadelesi bunu başarısızlığa uğratmıştır.
Kürt ulusu bu vahşi politikaya karşı isyan ettiğinde, “medeniyet götürüyoruz, özgürlük, demokrasi götürüyoruz” adı altında isyanlar ezilmiş, Önderleri idam edilmiş, halk örgütsüzleştirilerek korkutulmaya, sindirilmeye çalışılmıştır. (Onun için olacak ki, Nuri Dersimi "Medeniyet"denilen kahpenin peşine sığınarak bize uluyanlar, demiştir.) Dünyaya da böyle yansıtılmıştır. Hemen hemen dönemin gazetelerine ve yetkililerin söylemlerine bakıldığında bu tez önemle, resmi ideolojinin-propagandanın bir ifadesi olarak işlenir. Kürtler uygarlıktan nasibini almamış, geri bir halk, Önderleri şaki olarak nitelendirilmiştir. Her türlü hakaret yapılmıştır. Kürt ulusu, isyan Önderlerine karşı kışkırtılmaya çalışılmıştır.
Şimdiye bakalım, sömürgeci devletin Başbakanı Tayyip Erdoğan ve diğer yetkililer Kürdistan özgürlük hareketinin yönetimine her ağzını açtığında alçak, terörist, dinsiz vb. diyerek aşağılamaktadır. Kürt halk Önderi Abdullah Öcalan’ın üzerinde kendi yasalarını çiğneme pahasına yoğun bir tecrit uygulamaktadırlar. Hemen hemen her hafta adeta Kürt halkıyla alay edercesine, “gemi bozuk, deniz uygun değil” vb. demektedirler. Kürt halkının özgürlük mücadelesini, “ Daha iyi eğitim almasın, gelişmesin” diye yapılıyor demektedir.( Kürt halkının asimlasyonunu iyi eğitim olarak değerlendirmektedirler) Zaten Kürt ulusunu, “ Kürt kökenli vatandaşlarım” diye nitelendirmektedir. Kürt ulusu, Kürdistan ve onun kendi varlığı, yaşamı ve geleceği üzerinde söz sahibi olma hakkını tanımamaktadır. KCK adı altında yürüttüğü soykırım operasyonlarını ise daha da yoğunlaştırarak sürdürüceğini açıkça ilan etmektedir. Herkesi de, öncelikle Kürt halkını, Kürt halkının özgürlük mücadelesine küfür etmeyen, AKP’nin kılıcı olmayan herkesi de tehdit etmektedir. Sömürgeci sistemin şeyhüslamı Fethullah Gülen ise açıkça, ABD’nin kucağında oturarak Kürt halkının soykırım fetvasını vermektedir. Tayyip Erdoğan ve sömürgeci-katil ordusu-polisi ise, bu fetvanın gereklerini gerek siyasi soykırım operasyonlarıyla Kürt yasal siyasetçilerini cezaevinde rehin tutmakta, gerekse de Geli Teyare de olduğu gibi kimyasal silahlarla Kürdistan özgürlük gerillalarını katletmek için kullanarak yerine getirmektedir. Tüm bunları ise demokrasiden-özgürlüklerden vazgeçmeden yaptığını açıklayabilmektedir. Tam bir alay etme!
Bu nasıl demokrasidir ki, tarihin en eski köklü halkı-ulusunun adı yoktur, anayasal güvencesi yoktur, bu nasıl özgürlüktür kü, Kürt ulusunun haklarını savunan Kürtler hemen hemen hergün işkenceye uğruyor, rehin alınıyor. Çocuklar katlediliyor!
Özellikle Van-Erciş’te gerçekleşen son deprem tam bir sömürgeci Türk devletinin katliamına dönüşmüştür. Öncesinde yardım yapmayarak, dış yardımı engelleyerek bir katliamı gerçekleştirmiştir. Son depremde ise, AKP hükümet yetkilileri evinize gidin, bir şey yok, deprem olmaz vb. telkinlerde bulunmasının ardından kayıplar yaşanmıştır. Nasıl olsa ölen, Kürtlerdir, ağlayan Kürt halkıdır, analarıdır! Halk bu duruma isyan ettiğinde, Vali yi protesto ettiğinde ve Başbakan yardımcısı Beşir Atalay’ı dinlemediğinde, halka hem de depremzade insanlarımıza sömürgeci devletin faşist polisleri vahşice saldırmışlardır. Depremzedeye jop!
Öyleki hem Kürdistan özgürlük gerillalarını kimyasal silahlarla katlediyor, hem de halkımızın sahiplenmesini engellemek için bin bir demogoji yapmaktadır. Bayram süresince bile Kürdistan özgürlük hareketine saldırılarını sürdürmüş, liberalleri, demokratları, yurtseverleri tehdit etmeye devam etmektedir.
Özellikle Kuzey Kürdistan’ın bazı illerine yapılan emniyet müdür atamaları sömürgeci AKP hükümetinin kendisini nasıl bir topyekün savaşa hazırladığını göstermektedir. Bu yeni atamalar, tasfiye ve imhayı politikasına işaret etmektedir
Dikkat edilirse bir taraftan sömürgeci AKP hükümeti bunları yaparken ve aynı temelde yapılacakları planlarken, öte yandan anayasa konusunda özellikle BDP’yi anayasa komisyonunda tutmak için yoğun bir çaba içinde bulunmaktadır. Bununla yapılacak yeni inkar anayasasının, yani Kürt soykırımının ipini bu kez Kürtleri de katarak çekmeye çalışmaktadır.
Öte yandan Güney Kürdistan Federal hükümetini de, hemen hemen hergün baskı altına alarak, ekonomik vaatler vb. adı altında PKK’ye saldırtmak için ne gerekiyorsa onu yapmaktadır.
Bir taraftan da, zaman ve yeni şafak yazar-çizerleri, yani sahibinin sesi yazarlar ve kendisine sözümona liberalim diyenler hepsi de, sözümona PKK’nin demokratik özerklik programını eleştiri adı altında, saldırılar yaparak, bunun Kürtlerin yararına olmayacağını, özgürlük ve demokrasiyi ortadan kaldıracağını vaazetmektedirler. Öylesine yazıyor, konuşuyorlarki, insan bir an, “ ne kadar Kürtlerin seveni varmış, ne kadar Kürtlerin özgürlüğünden, demokrasisinden yana olanlar varmış ta haberimiz yokmuş” diyesi geliyor. Kürtlere herkes akıl veriyor. Ama hepsinin de sahibinin sesi olduğunu bildiğimizden, bunların bir de bu cephede Kürt ulusal birliğini engellemeye çalıştığını anlıyoruz. Sanki Kürtler sömürgeci Türk devletinin, AKP-Fethullah faşizminin altında bir soykırım tehdidi ve tehlikesi altında değil, sanki hergün yurtseverler, aydınlar rehin alınmıyor, sanki dağlar- köyler bombalanmıyor, sanki hergün sokaklar-caddeler bir işkencehaneye dönüşmüyormuş gibi… Bunu kendilerine iş edinmişler. Paralarını bu iğrenç işten yemektedirler.
Sömürgeci Türk devletinin kuruluş felsefesini, fethullah Gülen-AKP islam örtüsü altında Kürtleri parçalayarak sürdürmek istemektedirler. En son Fethullah Gülen denilen soykırım plancısının fetvası da her şeyi daha açık etmiştir. Takke düştü kel göründü! Kendisini bazı Kürtlere kabul ettiren Fethullah Gülen’in nasıl bir deccal olduğu, boğazında sakladığı dişlerini nasıl açığa çıkardığını, Kürtlere nasıl havladığını herkes gördü! Bir de gerçekten halkımızın islamı bu sahte İslamcılardan dinlemeye ögrenmeye ihtiyacı varmı? Türk egemenlerinin islamı ne amaçla kabul ettikleri, bilinmiyor mu? Fetih ve sömürgecilik için!
Tüm bunların yanı sıra, gençlerin, kadınların, emekçilerin, köylülerin, aydınların, sanatçıların harekete geçmemesi, serhıldanları yükseltmemesi için çok bayat bir numarayı yine pişirip Kürt ulusunun önüne koymaktadırlar. Kürt kamuoyunda, insanlarında bir beklenti yaratmak amacıyla yeni dönemin Kürt soykırımcısı ve katili Tayyip Erdoğan, "Silahların bırakılması halinde birçok şeyin olumlu istikamette gelişeceğini rahatlıkla söyleyebilirim. Kazanılacak haklar varsa parlamentoda dile getirilir. Bu hakların gereği de orada verilir".
Tüm bunların bir anlamı vardır: Kürt halkını, siyasetçilerini oyalamak ve parçalamak! Yoğunlaşan AKP Faşizminin saldırıları halkımızın daha büyük ve daha niteliksel bir serhıldana kalkmasını engellemektir.
Tayyip Erdoğan’a demezler mi, ulan a... sen kimi kandırıyorsun, Kürt halkını belleksiz ki sanıyorsun? Kürdistan Özgürlük Hareketi bu güne kadar kaç kez ateşkes yaptı? Kürt halk Önderinin hazırladığı protokolleri elinin tersiyle iten sen değil misin? Barış için protokolleri hazırlayan Kürt halk Önderine seçim meydanında “ ben olsaydım asardım” diyen sen değil misin? Meclise gelip Kürt halkı adına konuşacak milletvekillerini sen hala cezaevinde siyasi rehin olarak tutmuyor musun?
Sömürgeci Türk devletinin kuruluş ve hala devam eden felsefesinde “ en iyi Kürt ölü Kürt’tür” yaklaşımı esastır! Öyle arada bir “ benim Kürt kökenli kardeşlerim” sözleri ise Kürdü bölme, parçalama, özgürlük hareketinden uzaklaştırmaktan başka bir anlamı yoktur!
O halde sömürgeci AKP’nin Kürt soykırım planı-programı açık! Sözlerini de sakınmadan söylüyorlar! En son ırkçı rejimin içişleri bakanının Kürt sorunu konusundaki, arıyorum arıyorum, öyle bir sorun bulamıyorum, göremiyorum” dedikten sonra acaba hiçbir Kürdün sömürgeci AKP hükümetinden bir beklentisi kaldı mı? Daha ne desinler?
Şimdi sıra Kürtlerin kendi sözünü ve eylemini serhıldanlarını yükselterek söylemesini gelmiştir! Neden sömürgeci zulmü kabul edelim, neden inkarı kabul edelim, neden kimliksizliği kabul edelim, neden bu dehaklara sabır edelim, hergün hergün özgürlük savaşı yürüten gençlerimizin cansız parçalanmış bedenlerini görelim?
Ve neden Çağdaş Kawaların Dehhaklara başkaldırdığı gibi başkaldırmayalım ve neden Önder Apo ile birlikte Newrozu daha erken kutlamayalım!
Çok mu zor, mümkünü zor mu gözüküyor?
Karar verdikten, buna göre kendi birliğimizi ve kendi topraklarımızı ve değerlerimizi savunma bilinci temelinde örgütlendikten sonra, bu ülkeyi işgalcilerden kurtarmak neden zor olsun?
Herdem Serhıldan
- Ayrıntılar
“Naziler komünistler için geldiğinde sesimi çıkarmadım; çünkü komünist
değildim.
Sosyal demokratları içeri astıklarında sesimi çıkarmadım; çünkü sosyal
demokrat değildim.
Sonra sendikacılar için geldiler, bir şey söylemedim; çünkü sendikacı
değildim.
Benim için geldiklerinde, sesini çıkartacak kimse kalmamıştı.”
Bu sözler Martin Niemoller’e ait sözlerdir. Hitler faşizmi döneminde Hitler Almanya’sına inanarak hizmet eden yine bu nasyonalist sosyalistlere içten inanmış bir Alman. Birinci dünya savaşında yenilen Almanya’nın birçok ülke toprağının örneğin Elsass Lottringen gibi Entente güçlerine geçmesiyle, Almanlara verilen ya da yüklenen ağır cezalarla adeta Almanların burnunu sürterek korkunç acılar çektiren bu emperyalist güçlere karşı sözleriyle yola çıkan Hitler faşizmi birçok kişiden müthiş bir umut yaratmıştır. Buna bir de birçok emperyalist devletlerde özelde de İngiltere’de yaşayan Yahudilerin bu drama yol açtıkları da eklenince anti semitist yaklaşımlar puan toplamıştır. Onuru kırılan bir halkın onurunun yeniden inşası için güçlü bir günah keçisi gerekirdi. Yani toplumun tüm dertlerinin yükleneceği bir keçi. Bu günah keçisi rolünü en uygun olarakta Yahudiler gösterilmiş ve kısa zaman içerisinde bu günah keçisi rolü atfedilenler katli-vacip sayılmış ve üstüne üstüne gidilmiştir.
Evet hitler faşizmi, faşizan politikalarını uygularlarken temel dayanakları birinci dünya savaşında Almanların yaşadıkları acılar, eziyetler yani mağduriyetler olmuştur. belki de bu mağduriyetler gerçekten bir halka büyük acılar da yaşatmıştır. İşte hitler faşistleri bu mağduriyeti iyi kullanarak 1933 yılında legal seçimlerle başa gelmiş hem de çok büyük bir oyla bunu başarmışlardır.
Önceleri seçimle işbaşına geldikleri için demokratik kültürün temsilcisi olmuşlar ardından da giderek sisteme yerleştikçe, ele geçirdikçe akıl almaz komplolarla nasyonalist sosyalistlerin önünde engel olabilecekleri tek tek bertaraf etmeye başlamışlardır.
Önce Yahudiler, ardından komünistler, sonra ayrı yaşayanlar, daha sonra sosyal demokratlar, sendikacılar, bilim adamları, ayrı düşününeler derken ne kadar farklı renk ve ses varsa hepsi tek tek hedef haline getirilerek elimine edilmiştir. Bu eliminasyon içerisinde geçmişte nasyonalist sosyalistlere yakın duranlar bile olsa bu elimine etme devam etmiştir.
Bir yandan bu tasfiye etme, yani tekleştirme, tek tipleştirme sürdürülürken, diğer yandan güya ekonomik kalkınma adına stabilize yollar, askeri sanayiye yatırımlar, işsizliği giderme adına on binlerce hatta belki de yüz binlerce Yahudi’nin mal varlığına el koyarak güçlü bir sanayi oluşturma çalışması yürütülerek korkunç sanal bir ekonomik kalkınma topluma pompalanmıştır.
Hiç şüphe yoktur ki bununla nasyonalistler yetinmemişlerdir. Almanların ne kadar seçkin bir halk olduklarını gece gündüz işleyerek birinci dünya savaşında onuru kırılan Alman halkına müthiş bir milliyetçilik pompalayarak kendilerine bağlamışlardır.ve Avrupa’da Almanların ne kadar önemli olduklarını her Alman bireyine neredeyse yedirmişlerdi.
Evet nasyonalistler başka şeylerde yaptılar. Her Alman’a adeta yeniden bir kimlik vererek Alman ırkının ne kadar önemli ve yüce bir ırk olduklarını empoze ettiler. Bununla Almanları tutsak aldıklarını söylemek çokta yanlış olmaz. Hitler faşizminin yarattıkları o faşizan sistemden hiç söz etmiyoruz bile. Yani hitler faşizminin oluşturdukları gaz ocakları, toplama kampları, ıslah evleri, insan yağından sabun yapmaları dediğimiz gibi hiç anlatmıyoruz. Nasyonalistlerin Alman toplumuna yedirdikleri şoven ve ırkçı hava ile yarattıkları sahte ekonomik kalkınmanın yanı sıra Avrupa’da seçkin halk olma durumu Almanları yanına alarak gözlerini boyamaya yetmiştir.
Şimdi Türkiye’de hitler faşizminin yolunda ilerleyen bir AK Faşizmi vardır. Recep Faşizmi vardır. Ve bu faşizmi mağduriyet üstüne kurdular. Birçok Türk aydınını da yanına alarak bunu yapıyorlar. Nasıl ki hitler Alman kilisesini yanına alarak bunu yapmışsa Recep faşizmi daha doğrusu Fetullah Recep faşizmi de cemaatleri yanına alarak bunu yapıyor. Recep Fetullah faşizminin günah keçileri ise Kürtlerdir. Çünkü Kürtler olmazsa Ortadoğu’da Türkiye’nin ve Türklerin önünü alacak hiçbir güç olamaz. Kürtleri ise temsil eden özgürlük hareketi vardır. O zaman ilk elden bu özgürlük hareketi tasfiye edilmelidir. Tabii ki bu salatanın yanına birde hayali ve sanal bir ekonomi başarı vardır. Stabilize edilen Otobanlar. Parlayan bir Türkiye vardır. Öyle ki dünyanın en büyük ekonomilerinin içerisinde yerini alan bir Türkiye. Nasıl ki Yahudilere karşı pogramlar başladığında neredeyse hiçbir Alman aydın, yazar, çizer, liberal, ses çıkarmadı hatta Yahudileri katli-vacip ilan ettiler. Aynı benzer bir yol üzerinde Recep Fetullah faşizmi ilerliyor.
Ancak korkarız ki Martin Niemöller gibi itiraf etme imkanı bile bulunmayacaktır. Martin Niemöller en azından “Benim için geldiklerinde, sesini çıkartacak kimse kalmamıştı” demişti. Ama dediğimiz gibi birçok aydın, liberal, yazar, çizer korkarız ki Recep Faşizmi yarın köklü olarak yerleşirse artık bunu söyleme imkanı bile bulunamayacaktır.
Rojhat Bluzeri
- Ayrıntılar
Yıl 2000 yılı.
Aylardan ise Mayıs ayı idi.
Ben Cudi Dağında Helena Pir zirvesindeyim.
İlk defa nokta olarak kullandığımız Qijîk noktasındayız.
Karşımda ise bana bakan Bajare Nuh yani Şırnex şehri var.
Kolumda silahım, yanımda küçük bir telsiz ve bir dürbün de var.
Dürbünle Şırnex yolunu ve Cudi arazisini keşfediyorum.
Arasıra küçük telsizden Devşirme Türk Ordusu’nun telefonlarını da dinliyorum.
Ruh halleri nedir?
Subayları ne düşünüyor?
Aileleri ne düşünyor?
Bu yöntemle savaştığımız düşmanı tanımaya çalışıyorum.
Daha 2000 yıl önce Çinli Savaş Stratejisti Sun Tuzi, savaş stratejisi için çok önemli bir belirlemede bulunmuştu. O kitabı da hiç yanımdan ayırmıyordum.
Zaten cep kitabı büyüklüğünde olduğu için ya sırt çantamda ya da cebimde taşır ve devamlı tekrar tekrar okurdum.
O kitapta da Sun Tuzi şöyle diyordu.
“Eğer sadece kendini iyi tanırsan savaşı yüzde eli, eğer düşmanını iyi tanırsa yine savaşı yüzde eli, eğer hem kendini hem de düşmanını iyi tanırsan savaşı yüzde yüz kazanırsın”.
Ben hem bu sözün hem de savaş hakikatinin bir gereği olarak düşmanı çok iyi takip ederdim.
Derdim ki, eğer karşımda savaşan bir düşman varsa onu iyi tanıyıp analiz etmeliyim, ona karşı hem daha kararlı ve keskince savaşıp kendimi savunmalıyım ki, görevimi zaferle yerine getireyim.
Bu amaçla dünyanın en kalleş ve teres ordusu olan Devşirme Türk Ordusu hakkında her türlü veriyi toplardım.
İşte bu nedenlede telsiz frekansından telefonlarına da girerdim.
Türk ordusunun telefonlarını dinleyince nasıl bir ordu olduğunu epeyce aşina oluyordum.
Ben, sadece o telefonlardan birini anlatıp günümüzle bağlantılandıracağım.
Ben, bu amaçla Helena Pîr de ki Qijîk Noktası’nda küçük telsizin telefon frekansları bölümüne girmiş, gerilla için önem arz eden bir telefonu dinlemeye çalıştım.
Şırnex’te askerde olan Ankara’lı bir askerin annesi oğlunu arıyordu.
Oğluna diyordu ki “eee oğlum sakın ola tehlikeli yerde askerlik yapma ha.
Komutanla aranı iyi tut ki cephe gerisinde karargahlarda kal.
Eğer sınıra gönderirlerse çatışma çıktığında kendini geride tut.
Ön cepheden kaç. Oğlum korkuyorum, şimdi diyorum ki keşke askere gitmeseydin. Boş yere ölmenden korkuyorum”.
Asker de annesi verdiği cevapda şöyle diyordu.
“Anne bende ölmekten korkuyorum. Ama anne ben senin oğlunum. Hiç tehlikeli yerde görev yaparmıyım.
Mütahit olan dayım geldi. Benim karargah komutanım olan binbaşıyla görüştü. Ona yüzmilyon lira para verdi. Komutanda bunun karşılığında beni sınıra göndermedi, karargahtaki mutfakta görevlendirdi”.
2000 yılında PKK ateşkes sürecinde iken bu kadar korkan ve gerillanın hakimiyetinde bulunan alanlardan askerlik yapmamak için her türlü hilekarlığa baş vuran asker aileleri ile askerlerin durumu şimdi daha vahim.
Kimse o cenaze törenlerinde bazı asker ailelerinin ve bazı ırkçıların“devletimiz sağolsun”, “Her Türk asker doğar” şeklinde söylediği klişelere kanmasın.Aslında dense ki, “Her Türk askeri korkak doğar ve titreye titreye…” bu slogan Türk ordusunun gerçeğini anlatan yegane slogan olur.
Kürdistan’da askerlik yapan askerler ile Türk ordusunun korkaklık düzeyi en üst seviyede bulunuyor.
Bakın Çele eylemine katılan HPG gerillası Nupelda Engin ne diyor. “Biz eylemde karakolların içine girince Türk askeri kaçacak delik arıyordu. Korkudan titriyorlardı. Köşelere pineklemişlerdi. Türk ordusunun savaşacak cesareti kalmadığı için her türlü ağır tekniği kullanıyorlar. Yenildikleri için kimyasal silah kullanıyorlar. Onların kimyasal silah kullanması bizi daha da biliyor. Şehidlerimizin intikamını alacağız”.
Kimyasal Necdet, Devşirme Erdoğan ile çeteci Yeşil Türk Irkçsısı arkadaşı Naim Şahin afra tafra kesiliyorlar. Ama Nupelda Engin’in anlatımlarıyla açığa çıkıyor ki, Türk ordusunun hali per perişan. Ve HPG gerillası karşısında savaşacak cesaretten yoksundur.
Elleri öyle titriyor ki, o eller tetiği çekemez durumda.
Özgür Bilge
- Ayrıntılar
Bin yalanı ısrarla bir doğru ettirmek için ne kadar da çok yalan söyleniyor. Bu kadar yalan söyleyenleri dünyanın hiçbir yerinde bir araya getiremezsiniz. Getiremezsiniz çünkü bu kadar yalancıyı dünyanın tümünde toplasanız bulamazsınız.
AKP, Fettulah cenahı ve son zamanlarda teslim olmuş, kendilerine yeni liman arayan kimi iradesi zayıf liberaller de bu kesimlerle el birliği yaparak yalanların şampiyonluğuna oynuyorlar.
Mafyayı herkes bilir. Tarihçesine çok girmeden, mafya denildiğinde ilk elden akla uyuşturucu ticaretiyle uğraşan kişiler geliyor. Derinliğine içyapısını bilmesekte, yazılan kimi kitaplarda, yine izlediğimiz filmlerde, belgelere geçmiş kimi soruşturmalarda şunu biliyoruz ki; örneğin İtalyan mafyasının bir işleyiş biçimi vardır. Buna yer altı dünyasında herhalde bir raconu var diyorlar. Evet, mafyacıdır, uyuşturucuyla insanları zehirlemektedirler, bir sürü gizli cinayetler işlemektedirler, birçok yerde gördüğümüz gibi devletlere kafa tutmaktadırlar. Ancak mafyacıların dediğimiz gibi bir raconu vardır. Her şey sadece istedikleri gibi yapılmıyor. Her şeyin bir raconu var, kuralı var, alt üst ilişkileri var, vurma biçimleri var, kaçıracaklarsa insanları, onun da bile bir biçimi var. Örneğin ayaktan vuruyorlar, kimi yerde bu topuktan vurma biçiminde oluyor. Evet, kirli işlerle uğraşıyorlar ancak bu kirli işlerine rağmen bir sistemleri, bir dilleri, bir ahlakları ve de ilkeleri vardır.
Mafya böyledir. Ancak daha sonra 1990’larında Sovyetlerin yıkılışı ardından yeni Rusya’da gelişen bir mafyacılık vardır. Yıllardır piyasalarda olmayan, görmemiş, aç gözlü, görgüsüz, gözü kara ve her şeyden çokta yeni yetme. Hani derler ya dünya görmemiş ya da sonra da görmüş diye. İşte böyle Rusya’da –belki de KGB ya da başka örgütlerde öğrendikleri de vardır-ortaya çıkan mafyacılık ahlaksızca, fütursuzca, hesapsızca, ilkesizce, insani değerlerde kopuk, gözü kara, aç gözlü, adeta susamışçasına paraya yönelmişlerdir. Kendi çıkarları için yapamayacakları kötülük kalmamıştır. Bu durumu daha iyi anlamak isteyenler oralarda olup biten çeteciliğe bir baksınlar. Belgeleri çok fazladır. Böyle bir gözü karalık ya da ahlaksızca, pervasızca kendi çıkarları için insanlık değerlerini hiçe sayarak atağa geçen bu mafyacılık, bu kadar negatif enerjiyi nereden alıyor ya da bu negatif duyguları tetikleyen enerji kaynağı nedir diye sorulacak olursa verilecek tek bir cevap vardır: Yeni yetmelerin açlık güdülerini tatmin etmek için ortaya çıkan yeni fırsatlar diye biliriz. Gözü karaca işin içine girmeleri, ortaya çıkan bu yeni durumdan, bu yeni vurgun imkânından doğar. Yıllardır baskılanmış olanlar, önleri kesilmiş olanlar, kendi egolarını açığa çıkarma imkanları bulamayanlara bir kere kendilerini konuşturtma, kariyer edinme, ekonomik değer vurma olanağına kavuşsunlar ortaya çıkacak olan işte Rusya mafya tipi mafyozolar olacaktır. Şuna inanın: İtalyan, Meksika mafyacıları -ve belki de başka ülkelerdeki mafyacılar da dahildir-Rusların bu aç gözlü, ahlaksız mafya tiplerinden kesinlikle rahatsızdırlar. Ve inanın bu aç gözlü, yeni yetme düşkünleri mafyacı olarak kabul da etmezler de.
Neden bu kadar geniş yeni yetme, gözü dönmüş, hırslı, kariyer peşinde, aç gözlü ve ahlaksızca insan değerlerine saldıran bu Rusya mafyasını anlattık diye soracak olursanız, aynen Rusya’da ortaya çıkan yeni yetme mafya tiplemesi Türkiye’de de vardır da ondan. Türkiye’deki Rus mafya tipi oluşum Erdoğan’ın öncülük ettiği AKP ismindeki örgüttür. Biraz da Fettullahcılıktır.
Dikkat ederseniz bu oluşumun içerisinde yer alanların tümü neredeyse yeni yetmedir. Hepsinin ortak noktası vurguncu olmalarıdır. Hepsinin önüne yeni fırsatlar konulmuştur. Siyasetçiyse siyaset alanında, yazarsa yazı alanında, gazeteciyse gazetecilik alanında, kültürcüyse kültür alanında, şair ise şairlik alanında, bilim adamıysa bilim alanında, ticaretçiyse ticaret alanında, asker ise askerlik alanında, polis ise polis alanında, yargı üyesiyse yargı alanında, sporcuysa spor alanında, öğretim üyesiyse üniversite alanlarında özcesi bu oluşum içerisinde yer alanların en belirgin ortak noktaları önlerinin bu denli ilk kez açılmasıdır. En belirgin olan ortak noktaları yeni yetme, aç gözlü, pervasız, saldırgan, gözü kara olmalarıdır. Hatırlayanlar, YÖK başkanı Yusuf Özcan’ın görevin başına getirildiğinde, Abdullah Gül’e ne söylediğini bilir. Adeta bir ispiyoncu gibi söyledikleri herkesin kulaklarında şimdi de çınlıyor. (Sorun YÖK’ü savunmak değildir. İlk günden beri bu faşizan, anti demokratik kurumun kaldırılması gerektiğini savunduk, bundan böyle de bu yaklaşımımız sürecektir. )
Evet, aynen Rusya tipi yeni yetme mafyozolar gibi bir oluşumdur AKP. Erdoğan ise bu yeni yetmelerin, aç gözlülerin, çıleklerin, saldırganların, pervasızların, gözü karaların en ilerisinde olanıdır.
Bu oluşuma ve onun içerisinde yer alan, ya da yakınında duranları ortak özelliklerine hakikaten yakından bakın, bu oluşumla tanıştıktan önceki konumlarına bakın, mal varlıklarına bakın, ekonomik düzeyleri neydi ona bakın, bir de bu oluşumla ilişkilendikten sonra konumlarına, mal varlıklarına, ekonomik düzeylerine bakın. Bunlar yapılırsa Rusya türü yeni yetme mafyacılarla bu ruhu kara olan insanların özelliklerinin ne kadar birbirine yakın olduğunu göreceksiniz.
Kasım Engin
- Ayrıntılar
